Tüketimde Ortodoksi ve Heterodoksi sorunu (1)

Süleyman Seyfi Öğün

Şurası muhakkak ki; Türkiye'de kapitalist mübâdele tarzı büyük kitleler üzerinde inandırıcılığını hâlen sürdürüyor. İnsanlar kapitalizmin fırsatları üzerinden hayat beklentileri kuruyor. Bu beklentilerin ağırlıklı olarak dünya nimetlerinden pay almaya ve bunu arttırmaya mâtuf maddî bir temeli olduğu muhakkak. Refah kavramı bunu âdeta bütün boyutlarıyla anlatıyor. Öte yandan refah artışı itibarıyla kapitalizm; günlük hayat göstergelerinde de sağlamasını yapmış durumda. 2000'li yıllardan başlayarak bu beklentilere kavuşan ve diğerleri için de örnek olan azımsanması ve küçümsenmesi zor bir nüfus diliminin varlığını da görmek gerekir. Merkezlerden kenarlara doğru yaygın bir ağ oluşturan bu 'kentli' orta-alt , orta-orta ve orta-üst demografik dilimler, son on yılda yürüttükleri faaliyetlerde hayli başarılı oldu ve özgüven kazandı. Türkiye, bütün kronik iç ve dış sorunlarıyla birlikte son derecede dinamik bir manzara sergiliyor. Bu dinamizmin nereye kadar gideceğini bilemiyorum. Ama Türkiye'nin önündeki çeyrek yüzyılını, sorunların bu düzeyleri aşmadığı göreli bir istikrar varsayımından hareketle düşünecek olursak; çocuklarımız ya da torunlarımızın, maddî zenginlikler îtibârıyla, veçhesi çok farklı bir Türkiye'de yaşayacağını kestirebiliriz. Eski ve çok yakın bir dostumla Sultanahmet Meydanı'ndaki Ramazan Şenlikleri'ni gezerken aklımdan geçen ve dilime dökülenler bunlardı. Türkiye artık çok daha zengin, çok daha müreffeh bir ülke. Yer yer, genel geçer ekonomik kurallara kafa tutan hayli tuhaf başarıları da var. Cârî açık sorununa rağmen büyüme devam ediyor. İhrâcat dinamik bir artış kazandı. İşsizlik ise bir süredir kontrol altına alınmış durumda. Küresel krizleri şimdiye dek çok az sorunla atlattık, vs...

Bu yazıda üzerinde duracağım konu sözü edilen zenginleşmenin kültürel sonuçlarıyla ilişkili. (Hoş, böyle derken zorlanıyorum. Çünkü ne Homo Economicus, ne de Zoon Politicon'un insan hayatlarının ideal tiplemeleri olduğuna inanırım. Benim için sadece Homo Culturalis vardır. Bu da; 'kültür bir sonuç değildir; hayat ise zaten serâpa kültüreldir' demenin açılımı. Kapitalizm, Karatani'nin çok önemli olarak vurguladığı üzere, bir üretim ya da tüketim tarzı değildir. Onu, üretim ve tüketimi, yeniden-üretimde birleştiren kültürel bir mübâdele tarzı olarak okumak daha anlamlıdır. Ama bu kuşatıcı (holistik) bakışı bir süreliğine rafa kaldırıp, yaygın bakışta görüldüğü üzere, kültürü bir temsiller ve yansımalar dünyası olarak sınırlayacağım. O zaman soruyu şöyle de sorabiliriz: Bu zenginlikler, içimizde hangi tasarruf örüntülerini harekete geçiriyor? Onların üzerinden nasıl bir hayat düşlüyor ve nasıl bir hayat kuruyoruz? Bu zenginliklerle ne yapıyoruz? Bu yapıp etmelerle aslında ne yapmış oluyoruz?

Hiç kuşkusuz bu değerlendirmede, zenginliğin paylaşımında yaşanan sorunlar ihmâl edilecektir. Çünkü zenginlik farkından doğan sorunların ne olduğundan çok, nasıl algılandığı önemlidir. Algı ve yorum düzeyinde eşitsizlik, 'eşitsizlik olarak eşitsizlik' ya da 'nesnel eşitsizlikten' daha belirleyicidir.

Türkiye'de zenginliğin nasıl kullanıldığı veya nerelere yatırıldığı sorunun kültürelliğini odağa getiriyor. Bu konuda özel tercihlerin o kadar önemli olmadığını, hassas PİAR ölçümlemelerinden türetilen vasatlar dikkate alınarak şekillendirilen tüketim örüntülerinin belirleyici olduğunu ileri sürenler mevcuttur. Arzı önplâna çıkaran bu bakışa esastan îtiraz etmeyeceğiz. Ama değerlendirmeyi bununla bitirmek basitçiliktir. Şöyle bir örnekten hareket edelim: Türkiye'de insanların eli para tutmaya başladığı an 'bir ev', 'bir araba' ve 'bir yazlık' isteyeceğini kestirebiliriz. Bu üçleme bir bakıma, tüketim dininin 'Teslisi'dir. Bu aynı zamanda mübâdelenin arz dairesindeki yüzüdür. Ama iş bununla bitmiyor: 'Nasıl bir ev? Nasıl bir araba? Nasıl bir yazlık?' gibi sorular tüketim dinin farklı mezheplerini ifâde ediyor. Bu soruların dallanması ve budaklanması, mübâdelenin talepler dairesindeki kültürelliğini daha da baskın kılan bir çeşit heterodoksiyi doğuruyor. Tüketim heterodoksisi, ihtiyaçlar ile tatminler arasındaki ilişkinin doğrudan olmaktan çık(arıl)masını ve dolaylılaş(tırıl)masını ifade ediyor. Maslow gibi ihtiyaçtan yola çıkarsak ilk elde tüketim ortodoksisine ulaşırız. Kitle kültürü bu ortodoksinin metinlerini kurar. İhtiyaç-tatmin arasındaki dolaylılık ise tüketim heterodoksisiyle tanışmamızı sağlar. Odağına 'estetik' sorunların yerleştiği; tercihler çeşitliliği içinde alabildiğine renklenen ve kendisini 'kültürel' olarak tescil eden dünya, tüketim heterodoksisinden başka bir şey değildir. Hemen kaydedelim; Kültür, ihtiyaç-tatmin ilişkisi dolaylılaştıkça bir fazlalıktır. Bu fazlalılığı artık-değerin tarihine eklemleyerek ve de popüler kültürün şerhleri ve tefsirleriyle birlikte düşünmek en doğrusudur. Bu konuya devam edeceğim.

YENİ ŞAFAK