Tükeniş

Ekrem Dumanlı

Bir dönem sol, gücünü mağduriyetten alırdı, şimdi mağruriyetten alıyor. "Devletin sahibi benim; siz kim oluyorsunuz" dercesine yaklaşıyor insanlara.

Bir zamanlar sol, "ezilen halklar"ın mücadelesini verirdi. En azından söylemi oydu. "İşçi sınıfının hakları"nı savunur, "eşitlik"ten dem vurur, "düzen değişmesi" üzerinde dururdu. Bu nedenle sempatiyle karşılanır, kendine kitlelerden destek bulurdu. "Tam bağımsız Türkiye" sloganıyla özgürlük arayışlarını ortaya koyar, "Kontrgerilla" baskılarına karşı çıkar ve bu haliyle bir bakıma insan hakları mücadelesi verirdi. Vakıa, o günlerde de inandırıcılık problemleri vardı; ancak "halk çocuğu" portresi ile belli bir kitlenin yüreğine dokundukları da aşikârdı.

Maalesef Türk solu, Berlin Duvarı'nın altında kaldı. Yükselen sosyal demokrat çizginin, dünyada daha evrensel bir dil kullandığını fark edemedi. O hâlâ "Cumhuriyetin kurucu unsuru"; dolayısıyla da "rejimin aslî bekçisi", "statükonun yılmaz savaşçısı" sayıyor kendini. Güya devletin yanında, halkın karşısında. Nerde kaldı "insanı yaşat ki devlet yaşasın" felsefesi?

Dünya değişiyordu. Türkiye bu değişimden geri kalamazdı; nitekim kalmadı. Daha çoğulcu, daha katılımcı, daha şeffaf bir düzen arıyordu insanlık. Bu yeni durum, global çark arasında herkesin kendi öz değerlerine yönelmesini de kaçınılmaz kılıyordu. Materyalizm derinden derine sorgulanır oldu ve insanlar bir zaman sonra varlık gayelerine yeni anlamlar verebilmek için manevî limanlara sığındı. O genel yönelişe iştirak etmeyenler de kendi tercihlerine devam etmekle beraber bu yeni duruma saygı gösterdi. İnanç özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğünün bir parçası haline geldi.

Türkiye'de sol "inanca saygılı laiklik" anlayışını bir türlü yaşatamadı. Dinden hep korktu, dindardan hep çekindi. Ta baştan aldığı pozitivist ve materyalist tavır, insanlara "yaşam biçimi" dayatmaya izin veriyordu. Oysa insanların hayat tercihleri, ferdi özgürlüğün bir parçasıydı ve onları döve döve bu tercihten vazgeçirmeye hiç kimsenin hakkı yoktu. Sol, en başta da CHP, bu gerçeği ihmal etti. Ve halktan bariz kopuşlar yaşadı.

Sol, merhametini kaybetti; o yüzden üniversite kapısına gelmiş genç kızların eşikten içeriye adım atamamaları, onların uykusunu kaçırmadı. Yürekleri sızlamalıydı oysa. Sol, şefkatini kaybetti; o yüzden darbelerden çok çektiği halde (modern/post modern/yargı yoluyla yapılan) her darbeye alkış tuttu. Sol, basiretini yitirdi; o yüzden parti kapatmanın ne denli acı bir olay olduğunu bizzat yaşadıkları halde, siyasi rakibinin kapatılmasını ellerini ovuşturarak beklemek durumunda kaldı. Sol, dirayetini kaybetti; o yüzden yıllarca eleştirdiği Gladyo'yu karşısında görünce "Ergenekon da neymiş; fasa fiso" demek zorunda hissetti kendini. Sol, merhametini o kadar kaybetti ki başörtüsüne "Nazi Gömleği" diyebildi; üstelik eğitim özgürlüğünü unutarak...

Artık solun arkasında efsane "örgüt tabanı" yok. Olamaz da. Çünkü idealist "halk çocukları" çoktan tükenip gitti. Şimdi Yüksek Yargı'nın gölgesinde çakırkeyif nutuklar atıp, laikçilik sopasıyla varoş sakinlerini döven elitist bir zümre var. Onlara göre e-muhtıra da kutsanacak bir şey, "Ergenekon terör örgütü" de. Anadolu'da her sofranın bereketi, her evin nuru sayılan Kutlu Doğum'un sahibiyle bile problem yaşıyorlar...

CHP, kurultay yapacakmış. Ne değişecek? Deniz Baykal tarihî bir fırsatı elinin tersiyle itiyor maalesef. Torunuyla bayram namazına gidebilme yürekliliğinde bir CHP lideri, Mescid-i Aksa'ya gittiğinde öğle namazına durabilen bir insan, partisini "din düşmanı" algısından kurtarmak zorunda değil miydi? Onca darbe görmüş, her darbenin millî benlikte açtığı yaraları bizzat müşahede etmiş tecrübeli bir lider, CHP'yi halkla barıştırmak zorunda değil miydi?

Sol (gerçekten sola sol demek doğru mu ondan bile emin değilim) tükeniyor; daha da tükenecek. Ta ki particiliğin, insana saygı esasına dayandığını göreceği ana kadar. Millet vicdanında yankılanmak istiyorsanız, o vicdanı sızlatmayacaksınız; yoksa tükeniş mukadderdir. Keşke sol, derlenip toparlansa ve halkla kucaklaşmayı denese...