Ertuğrul Cingil / Fokusplus
Trump Doktrininin Anatomisi ve “Akıl Hocaları”
ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a yeniden dönüşünün ardından artık küresel gündem günler değil, saatler içinde değişiyor. Vergi tarifelerinden vize duvarlarına, Venezuela’dan Grönland’a, Küba’dan İran savaşına uzanan Trump’ın öngörülemezlik üzerine işleyen dış politika ajandası, diplomasi tarihinin gördüğü en tuhaf sarkaçlardan biri. Bir yanda savaş tamtamları çalan bir “şahin”, diğer yanda Nobel Barış Ödülü düşleyen bir “güvercin” …
Trump’ın hızla değişen çelişkilerle örülü dünyasında rasyonellik yerini sezgilere, strateji ise kaosa bırakmış durumda. Dünyanın en güçlü başkentleri, devlet başkanları ve diplomatlar, Washington’dan gelen bu savrulmalar karşısında dehşet içinde bir rasyonellik arıyor. Amerika’nın soykırımcı İsrail’in tahrikleriyle İran’la başlattığı savaşta, müzakere süreci başarısız olurken, şimdi dünya Trump’ın yeni hamlelerine odaklanmış durumda.
“Deli Adam”dan “Yaramaz Çocuğa” Trump kodları
Donald Trump’ın İran savaşı başta olmak üzere birçok konuda estirdiği tutarsızlıklar kasırgası, ABD başkanlarından Richard Nixon’a atfedilen “deli adam teorisi” (Madman Theory) olarak okunabilir. Bu ilginç teori; sert söylemler, uç ihtimaller ve liderin zihinsel denge bozukluğuna karşı tarafın inanmasının sağlanarak diplomatik ve psikolojik baskı oluşturulması şeklinde özetlenebilir. Vietnam Savaşı yıllarında, 1968’de Nixon tarafından sahnelenen bu strateji, “Beni kızdırırsan ne yapacağımı kestiremezsin” mesajı üzerine kurulu.
Bu teori belki tartışmalı bir diplomasi aracı olarak kabul edilebilir. Ancak bir medeniyeti yok etmekle “Orta Doğu’da altın çağ” başlatmak arasında saatler içinde gidip gelen, ne yapacağı belli olmayan bir zihniyetin elinde sadece küresel bir intihar notudur. Ancak Trump, yaptığı birçok sıra dışı hamleyle bu teorinin eşiğini de çoktan aşmış görünüyor. Nitekim Grönland krizi sırasında Trump’ı frenlemeye çalışan bazı askeri yöneticilerin, “Sanki 5 yaşındaki bir çocukla uğraşıyor gibiyiz” serzenişleri uluslararası basına yansımıştı.
Sürekli aynı talebi tekrarlayan, reddedildikçe sesini yükselten ve oyunun kurallarını bozarak karşı tarafı bezdirmeye çalışan Trump, kaotik hamleleriyle adeta diplomasi literatürüne “yaramaz çocuk stratejisi” kazandırmaya çalışıyor. Zaten Trump için devlet yönetimi, jeopolitik bir satrançtan ziyade “dürtüsel bir yaramazlığın” dışavurumu gibi. Bu yüzden her seferinde uluslararası hukuku, insan haklarını, müttefiklik ilişkilerini ve diplomatik teamülleri, hırçın bir çocuğun oyun kurallarını bozması gibi kenara itiyor.
Peki, dünyanın savaşla barış arasında savrulmasına ve küresel dengelerin sarsılmasına neden olan Trump’ın öngörülemezliklerle dolu zihinsel labirentinin arka planında ne yatıyor? Bu anlık değişimler, güç gösterileri, tezatlar ve nobran çıkışlar bir rastlantı mı? Aslında bu kaotik karakterin kodları Trump’ın hayatında ve karanlık akıl hocalarının miraslarında saklı.
“Katil mi olacaksın? kaybeden mi?”
Donald Trump’ın yenilgiyi kabul etmeyen kavgacı tutumu, her durumda zafer ilan etme refleksi ve narsisizmin sınırlarında dolaşan kibrinin temelleri çocukluğuna kadar uzanıyor. Trump’ın her türlü çıkarı merkeze alan siyasi kişiliğinin temelleri, New York’un lüks gökdelenlerinden önce Queens’in soğuk binalarında babasının otoriter gölgesinde atıldı. Gücün sevginin yerine geçtiği, merhametin zayıflık sayıldığı bir evde büyüyen Trump, siyaseti de bir uzlaşma alanı değil, kazanılması gereken bir savaş olarak gördü.
Trump’ın nobranlığının ve zayıflığa olan nefretinin kökeni babası Fred Trump’a dayanıyor. Sert davranışları ve katı tutumuyla bilinen babası Fred Trump, oğluna dünyayı ikiye ayırmayı öğretti: “Katiller (Killers)” ve “Kaybedenler (Losers).” Babasının dünyasında “kaybeden” olmak, bir varoluş suçuydu. İnşaat demiri kadar sert ve soğuk bir ebeveyn otoritesi karşısında Trump ya tamamen kırılmaya ya da herkesten daha sert olmaya zorlandı. O, ikincisini seçti.
Ama cabasının sert disiplin anlayışına dayanamayıp ailenin inşaat işleri yerine tutkusu olan pilotluğu seçen ağabeyi Fred Trump Jr. kendisi kadar şanslı değildi. İsmini taşıdığı babası tarafından her zaman “kaybeden” olarak görülen Fred Jr., bu baskıların da etkisiyle 42 yaşında aşırı alkol kullanımına bağlı kalp krizinden öldü. Ailede yaşanan bu erken kayıp, Trump’ın alkolden uzak durmasının da temelini oluşturdu. Bu arada Fred Jr.’ın kızı Mary Trump, babasının ölümünün ardından arası açılan amcası Donald Trump’a ve aile üyelerine miras davası açtı. Aile üyelerini dedesinin mallarına konmakla suçlayan yeğen Mary Trump’ın 2020 yılında yazdığı ve aile sırlarına yer verdiği “Ailem Dünyanın En Tehlikeli Adamını Nasıl Yarattı” isimli kitap, Donald Trump’ı seçimler öncesi epey zora soktu.
Aynı zamanda klinik psikolog da olan Mary Trump’a göre; amcasının hırçın karakter yapısı tesadüfi değil, duygusal ihmal, koşullu sevgi ve sürekli rekabet üzerine kurulu bir aile düzeninin ürünü. Kitaba göre Trump’ın empati kurmakta zorlanan, sürekli onay arayan ve kaybetmeyi varoluşsal bir tehdit olarak algılayan kişiliği, bugün izlediği sert ve uzlaşmaz politik çizginin psikolojik altyapısını oluşturuyor.
Trump’ın Vietnam Savaşı’ndan kaçışı
Çocukluk dönemi otoriter bir babanın gölgesinde geçen, hiperaktif kişiliğe sahip Trump, “yaramazlıkları” nedeniyle 13 yaşında New York Askeri Akademisi’ne (NYMA) gönderildi. Hiyerarşinin, fiziksel üstünlüğün ve mutlak itaatin kutsandığı bu okulda Trump; saldırganlığı bir savunma sanatı olarak kullanmanın teknik yollarını öğrendi. Ama onu buradaki disiplin üzerine kurulu düzenden çok, süslü kıyafetlerle yapılan askeri gösteriler ve emir verme tutkusu etkiledi. Genç yaşta aldığı askeri eğitime rağmen Trump, ileri ki yıllarda geçekleşen Vietnam Savaşı’ndan da “topuk dikeni” gerekçesiyle kaçmanın yolunu buldu.
Bu erken tecrübeden sonra onun için savaş, bir jeopolitik gereklilik değil, mutlak güç ve otorite gösterisi haline geldi. Daha sonra Pensilvanya Üniversitesi’nde ekonomi alanında lisans eğitimi gören Trump, 1971 yılında ailesinin emlak şirketinin başına geçti. Bu arada yeğeni Mary Trump’a göre; amcası üniversiteye de yerine başka birini sokarak girebildi. Babasının sert tarzını pekiştiren askeri akademide öğrendiklerini iş hayatına uyarlayan Trump hem saldırgan hem acımasız tavrıyla New York’un yükselen müteahhitleri arasına girdi.
Babasının Queens ve Brooklyn’de yaptığı inşaat işlerini büyüterek Manhattan’a taşıyan Trump, ilk olarak şirketin adını “Trump Organizasyon” olarak değiştirdi. Şirketin inşa işlerini gökdelenler, oteller, kumarhaneler ve golf sahaları gibi çeşitlendiren Trump için tamamladığı binalar arasında biri çok daha özeldi. New York’un en lüks bölgesi olan 5. Cadde’de altın kaplamalar ve pembe mermerler kullanarak inşa ettiği “Trump Towers” binası, zenginliğin ve gücün abartılı gösterisini sunmanın yanında otoriter babasını iş hayatında geçmenin sembolüydü.
Hukuku silaha çeviren Trump’ın kirli avukatı
Trump’ın emlak dünyasındaki hızlı yükselişinde babadan miras sert taktiklerin yanı sıra, uzun süre avukatlığını yürüten Roy Cohn’dan öğrendiği kirli yöntemler de etkili oldu. Komünizmi gerekçe göstererek uyguladığı baskıcı yöntemlerle tanınan senatör Joseph McCarthy’nin davalarında başsavcı olarak da görev yapan Cohn için hukuk, adaleti arama yolu değil, rakipleri imha etme aracıydı. Dönemin mafya patronlarından siyasilere, emlak zenginlerinden Katolik din adamlarına kadar etkili bir müvekkil ağı oluşturan Cohn, New York’un en korkulan ve kural tanımaz avukatı olarak ün kazandı.
Cohn, ölmekte olan bir müvekkilinin vasiyetinde yaptığı değişiklikle servetini ele geçirmeye çalıştığı için meslekten menedilene kadar Trump üzerinde en fazla iz bırakmış “akıl hocalarından” biri oldu. Dünyayı bir gladyatör arenası olarak gören Cohn için nezaket zayıflık, hukuk silah, şantaj en etkili yöntem ve kaybetmek en büyük günahtı. Donald Trump’ın arkasındaki en karanlık figürlerden biri olan Cohn’a göre, “Bir davayı kaybetmekten daha kötü olan şey, kurban gibi görünmekti.”
Trump’ın bugün başkanlıkta kullandığı “saldır, yalanla, zaferini ilan et” stratejisi Cohn’un acımasız ilkelerinden ilham alıyor. Trump, genç bir emlakçı olarak belediyeyle yaşadığı sıkıntılardan vergi muafiyetlerine, siyahilere uyguladığı kira ayrımcılığından sendika işçileriyle krizlere kadar her sorunda Cohn’un tehlikeli taktiklerinden ve nüfuzundan yararlandı. Aynı zamanda eşcinsel olan bu tartışmalı avukatın Trump’a öğrettiği en temel taktik, savunmada kalmak yerine eşi benzeri görülmemiş bir saldırganlıkla karşı dava açmaktı. Trump’a hukuki kalkan olan Cohn’un altın kuralları; “asla özür dileme, hatalı olduğun kanıtlansa bile her koşulda zaferini ilan et ve saldırmayı sürdür” şeklinde özetlenebilir.
Papaz Peale’nin “kutsanmış” pragmatizmi
Trump’ın “felaket tellallığı ile aşırı iyimserlik” arasındaki en büyük çelişkilerinin kaynağı, yıllarca ailecek bağlı kaldıkları Papaz Norman Vincent Peale’in “Pozitif Düşüncenin Gücü” öğretisi oldu. Donald Trump’ın siyasi ve kişisel karakterini anlamak için Roy Cohn ne kadar “hukuki ve dünyevi” bir zırhsa, Papaz Peale de o kadar “teolojik” bir temeldir. Geleneksel Hristiyanlıkta “tevazu, günahkarlık ve tövbe” gibi kavramlara vurgu yapılırken; İncil’i adeta bir başarı el kitabına dönüştüren Peale’ye göre “kendine inanmak ve yeteneklerine güvenmek” inancın merkezinde yer alıyor. Onun için din, ruhun kurtuluşundan ziyade, egonun tahkim edilmesi ve hedefe giden yolda moral depolanmasıydı.
Amerika Reform Kilisesi’ne mensup Peale’in karmaşık teolojik açıklamalar yerine kitleleri etkileyen kısa, akılda kalıcı ve sloganvari konuşma tarzı, Trump’ın siyasi hitabetinin de prototipi oldu. Pozitifliği inanç için kalkan, yenilgiyi ise zihinsel sorun olarak yorumlayan Peale’nin öğretileri, Trump’ta kendi hatalarını veya günahlarını görmezden gelme ve “olumlu bir zafer anlatısına” dönüştürme yeteneği olarak tezahür etti. O, pazarlama diliyle her şeyin “en iyisini”, “en büyüğünü” ve “en harikasını” yaptığını söylerken sadece yalan söylemiyor; Peale’den öğrendiği gibi, inanmak istediği gerçeği inşa ediyor.
Trump, en belirgin karakter özelliği olan pragmatizmi, Peale’in pozitif düşünce potasında eriterek “kazanıyorsan haklısın, güçlüysen kutsalsın” şeklinde bir “inanca” dönüştürdü. Bu arada aileden miras aldığı Presbiteryen inancını 2020’de değiştiren Trump, kendisini mezhepsiz bir Hristiyan olarak gördüğünü açıkladı.
“İnancı” çıkara dönüştüren illüzyonist
Hayatını 50 yılı aşan papazlığının ardından kaybeden Peale’nin yerini ise inancı pragmatik bir çıkar aracına dönüştüren televizyon vaizi (televangelist) Paula White-Cain aldı. Trump ve Cain arasındaki bağ, sadece bir siyasetçi ile danışman ilişkisi değil; “kazanmak kutsaldır” mottosuyla birleşmiş iki benzer kişiliğin ruhani ortaklığıdır. Beyaz Saray İnanç Ofisi Başkanı olan Cain’in “bağış yap, mucizeyi satın al” mantığıyla adeta Trump’ın iş dünyasındaki “pazarlık sanatı” kitabının kilise kürsüsünden okunan versiyonunu sunuyor. Kurduğu bağış sistemini “Ponzi” benzeri çıkar ağına dönüştürmüş olan Cain, estetik operasyonlarından lüks tatillerine, özel jetinden pahalı araçlarına kadar parıltılı dünyasının masraflarını kilisesinin kaynaklarından karşılıyor.
İnanç çevrelerinde “Hristiyan milliyetçisi” bir güç simsarı olarak tanımlanan Cain, Evanjelik ağları ve seçmenleri Trump etrafında konsolide ediyor. Bugünlerde Beyaz Saray’da Evanjelik papazlarla birlikte sürekli ayinler organize eden Cain, yaydığı teolojik manipülasyonlarla İran savaşına karşı Trump’ı “kutsama şovlarıyla” destekliyor. Seçimler öncesi siyasi destek için “melek orduları” çağırdığını ileri süren ve kilise bağışlarını İsrail’e destek için gönderen Cain, son olarak da Trump’ı “Hz. İsa’ya” benzeterek alay konusu oldu. Histerik ayin şovlarıyla öne çıkan Cain’in hikayesi; kutsal metinlerin, servet ve siyasi nüfuzla harmanlandığı modern dünyanın gösterişli ama bir o kadar da karanlık “manevi pazarlama” başarısıdır.
Trump’ın Evanjeliklerle teopolitik itifakı
Paula White-Cain’in de büyük katkılarıyla Trump’ın Evanjelikler ile kurduğu sarsılmaz bağ, Amerika siyaset tarihinin en paradoksal ama en işlevsel teopolitik ittifakıdır. Kişisel hayatı ve retoriğiyle Hristiyan ahlakından oldukça uzak olan bir liderin, bugün Evanjeliklerin ve Yahudilerin koruyucusu olarak selamlanması, “Kral Kiros” metaforunun yansımasını ifade ediyor. Musevi anlatıda, Pers İmparatoru Kiros, Yahudi olmadığı halde Tanrı tarafından Yahudileri Babil esaretinden kurtarmak için seçilmiş “kusurlu bir hükümdar” olarak kabul edilir. “Hristiyan Siyonistler” olarak tanımlanan Evanjelikler için Trump, “Tanrı’nın planının merkezinde” gördükleri İsrail’in her istediğini koşulsuz yapan “ilahi kehanete hizmet eden seçilmiş” bir kişidir.
Teolojik saplantılardan beslenen bu ittifak, Trump’a seçimlerde güçlü siyasi destek olarak dönerken aynı zamanda kendisine her türlü ahlaki muafiyet sunan bir “kutsal dokunulmazlık” işlevi görüyor. Bu haliyle inanç, Trump için bir teslimiyet değil; gücü konsolide etmek için kullanılan en etkili pragmatik araçtır.
Jeopolitik kumarbaz ve ölümcül tahterevallisi
Trump; babasından miras kalan sertliğin, Cohn’dan öğrendiği saldırganlığın, Peale’den aldığı kendini kutsama yeteneğinin ve Evanjeliklerden devşirilen “kutsal meşruiyetin” hibrit birleşimidir. Federal kurumları ve istihbarat servislerini birer “düşman kalesi” gibi gören bu yaklaşım, Cohn’un saldırı doktrininin devlet aygıtına uyarlanmış hâlidir. Trump’ın görevden alma fırtınası, sosyal medya üzerinden yürütülen itibar suikastları ve her eleştiriyi bir “cadı avı” olarak yaftalaması, Machiavelli’nin dahi hayal edemeyeceği bir pragmatizmin zirvesidir. O, elitist bir milyarder olmasına rağmen “müesses nizamı” sarsarken, “Önce Amerika” mottosuyla tabanında bir kurtarıcı gibi görünmeyi başarabiliyor. Bu, elitizmin halkçılık maskesiyle yürüttüğü çarpıcı illüzyonlardan biridir.
Onun için her ekonomik veri “tarihin en iyisi”, her diplomatik hamle “yüzyılın anlaşması”dır; çünkü Peale’den öğrendiği üzere, “bir şeye yeterince yüksek sesle inanılırsa, o artık tartışılmaz bir hakikat hâline gelir”. Bu, bir liderin sadece ülkeyi değil, gerçekliğin kendisini de yönetme iddiasıdır. Aldığı askeri eğitime rağmen “topuk dikeni” gerekçesiyle Vietnam Savaşı’ndan kaçan Trump, şimdi hayatında iz bırakan akıl hocalarından öğrendiği taktikleri karanlık İran savaşında sahneliyor. Pakistan’daki ateşkes müzakerelerinin sonuçsuz kalmasının ardından “Ya hep ya hiç olacak” sözleriyle İran’ı yeniden hedef alan Trump; Hürmüz Boğazı’nı “ablukaya” alarak dünyaya kendi petrolünü satacaklarını açıkladı.
Küresel ekonomileri içine çeken Hürmüz krizi tüm şiddetiyle sürerken Trump, ilginç şekilde Papa 14. Leo’yu; “İran’ın nükleer silah sahibi olmasının normal olduğunu düşünen bir Papa istemiyorum” sözleriyle eleştirdi. Ardından da tıpkı dini danışmanı Cain gibi kendini “Hz. İsa” şeklinde gösteren tartışmalı bir paylaşıma imza attı. Müzakereden yeniden tehdide geçen Trump’ın ironik zigzaglarla örülü mesajları sadece taktiksel manevra ürünü değil; hayatı boyunca beslendiği akıl hocalarından öğrendiklerinin de karanlık bir izdüşümüdür. Sahadaki askeri gerçekliğe, ağırlaşan sivil kayıplara ve genişleyen küresel ekonomik sarsıntılara rağmen adeta jeopolitik kumarbaz gibi hareket eden Trump, yapımcılığını üstlendiği teolojik tonlu illüzyon oyununa devam ediyor. Bu kaotik ortamda Trump, tek düzen kurucu olduğuna inanarak çelişkileri bir güç enstrümanına dönüştürme ve dünyayı savaşla barış arasında ölümcül bir tahterevallide sarsmayı sürdürüyor.
Savaşın ekonomik faturasını en ağır şekilde ödemeye başlayan dünya ise Trump’ın bu güç ile gerçeklik arasındaki kontrolsüz savrulmalarından, gelgitlerinden yorulmuş durumda. Ve insanlık tarihi, kontrol edilemeyen gücün ve saldırganlığın eninde sonunda sahibini de içine çeken dev bir girdaba dönüşeceğini defalarca gösteriyor.