Toplumsal cinsiyet bağlamında kadının konumlandırılması

ENVER CAN

Kavramlar ve değerler rasyonalitesinin bilinçli bir erozyona uğratıldığına sık sık tanıklık ediyoruz. Doğru bir tarifle belirli ideolojik ve ön yargılı yaklaşımların düşünce dünyamızı derinden etkilediği söylenebilir. Toplumsal, kültürel ve geleneksel değerlerin kılcal damarlarına kadar derinlemesine nüfuz eden bazı kavram ve semboller, kimi yapı ve kurumlar tarafından tahrif edilerek önümüze sunulmaktadır. Kadına dair üretilen kavramsal çerçeve ile ilgili söylem ve yaklaşımlar tahlil edildiğinde karşımıza hiç de iyimser olmayan bir tablo çıkar.  Tarihsel süreç içerisinde yaşanmış talihsiz gerçekliklerden kaynaklanan duygusal zemininin öne çıkarıldığı bu söylemler, her türlü ayrıştırıcı, kin ve nefret dili ile soslanır.

Türkiye’de toplumsal cinsiyet meselesinin ele alındığı herhangi bir zeminde sözlü ya da yazılı metinlerde bu kin ve nefret söylemlerine sıklıkla rastlanabilir. Örneğin yakın zamanlarda bir paylaşımda şu ifadeler yer edinmiştir: “Dinci, gerici derneklerin, tarikatların ve cemaatlerin hedefine oturtulmaya çalışılan toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelemizden de kadını kamusal alandan çıkarma çabalarına karşın “kadın mücadelesi” demekten de asla vazgeçmeyeceğiz.” Benzeri birçok açıklamada akıllara ilk etapta şu soru gelebilir; kadın hakları bu söylemlerin tam olarak neresinde durmaktadır.

Dinci ve gerici ifadesiyle kasıt, Türkiye’deki Müslümanlar ve onların kurduğu İslami yapılardır. Bunu yaparken de hiçbir ayrıma tabi tutmadan onlara göre İslami hissiyat bir araya gelmiş bütün yapılar aşırıcı ve dincidir. Burada Müslümanların her zaman olduğu gibi hedef tahtasına oturtulduğu görülmektedir. Nitekim hitap edilen kitlenin bu konularla alakalı bir sorgulama özverileri yoktur. Zihinlerde oluşan bu körlük seküler düşünce biçimlerinin İslam’a karşı sergilenen propaganda dilinin bir yansımasıdır. Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri bu propaganda dilinin maalesef ki başarıya ulaşmasıdır. Türkiye’de yaşayan Müslüman ailelerin çocuklarına ideolojik emelleri aşılamadaki çabaların basite alınamayacak kadar dikkate değer görülmesi gerekir.

İnşa edilmek istenen algılardan biri; kadının tüm sosyal ve siyasal haklarının önündeki en büyük engel İslam’dır.  Öncelikli olarak sunulan bu argümanlar belli kriterler etrafında sorgulanmaya tabi tutulmalıdır. Kendini toplumun entelektüel önderleri olarak gören bu kitlelerin neden söz konusu İslam olunca üç maymunu oynadıkları yadsınamaz bir gerçektir. Bu körlüğün yansımalardan biri de toplumun ahlaki değerlerini aşındıran ve mahremiyeti yerle bir eden: “evlilik dışı cinsel birliktelikler, kadının fuhuş sektöründeki yeri, onlyfans aboneliklerinde kadın bedeninin teşhiri, nikah öncesi doğan çocuklar, gebe gelinler, sanat adı altında kadın bedeninin putlaştırılması vb.” meseleler söz konusu olunca akıllara kadın haklarının gelmemesidir. İddia edilen söylemlerin (İslam kadını ikinci sınıf bir konuma oturtur, kadının sosyal ve siyasal haklarını gasp eder gibi) bu “çağdaş” kimseler tarafından delillendirilerek ortaya konulması gerekmez mi? Buna ek olarak, din ile dinsel yorum ve yaşayış biçimleri arasındaki ayrımı dikkate almayan bu kişiler, söz konusu yaklaşımların hangi temel paradigmalardan beslendiğini yeterince kavrayamamaktadır.

İslam’a isnat edilen ve kadın-erkek eşitsizliği söz konusu olduğunda tartışılan konuların başında yaratılış anlatısı gelmektedir. Öyleyse üç İbrahimi dinin yaratılış hakkındaki görüşlerini ortaya koyarak meselenin aslında nasıl bir dinsel zemine sahip olduğunu açıklayabiliriz. İlk örneğimizi Yahudilik inancının kutsal kitabından verelim. Tevrat’ta ilk kadın olan Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığında bahsedilir. Bu anlatıda erkeğe bağımlı, ikincil bir konumda yaratılan kadın ayni şekilde manevi olarak da erkeğe hizmet etmek için yaratılmıştır: “Yaratılış bölümde Sonra (Tanrı), Âdem’in yalnız kalması iyi değil dedi. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım. Rab Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp etle kapandı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e verdi.”(Yaratılış 2:18, 20-21).Kaburgasından yaratılan ve kendisin evrilen kadın için Âdem şöyle der: “Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna kadın denilecek…” (Tekvin, 2: 20-22). Buradan da anlaşılacağı üzere Yahudilikte kadına ikinci sınıf bir rol verilmiştir. Yahudi itikadinin devamı olarak kabul edilen Hristiyan inancında da kadının yaratılış amacı aynıdır. Eski Ahit’te yazılmış bir mektupta (Hristiyan inancında Pavlus, Petrus, Yuhanna gibi liderlerin kiliselere veya kişilere yazdığı 21 mektubu içerir) bu inanç şöyle desteklenir: “Erkek kadının değil, fakat kadın erkeğindir, kadın erkek için yaratıldı, fakat erkek kadın için yaratılmadı” (Gospel, First Epistle of Paul, 11 Chapter, 12-13). Dolayısıyla tıpkı Yahudi geleneğinde olduğu gibi Hristiyanlık ’ta da kadının varoluş sebebinin erkeğe bağımlı bir hüviyete sahip olduğunu görüyoruz.

Kur’an-i Kerim’de Tevrat ve İncil’de görüldüğü şekilde erkeğin kadına karşı yaratılıştan gelen bir üstünlüğü olduğunu gösteren herhangi bir ayet yoktur. Kadın ve erkeğin üstünlüğü söz konusu olduğunda değerlendirme kriterinin cinsi farklılık değil “takva” olduğu görülür: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 49/13). İlk yaratılan insan ile ilgili olarak Kur’an’da geçen: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan…” Nisâ, 4/1) ve “Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O'dur.” (A’raf, 7/189). Bazı çağdaş araştırmacılar ise ilgili ayetlerde geçen “tek bir nefs” kavramı ile insan prototipinin yani erkek-kadın ayrımı söz konusu olmadan insan vasıflarını taşıyabilen bir özün kastedildiği yorumunu yapmışlardır.

Avrupa’da ortaya çıkan seküler düşünce akımları, kilise ve din adamlarının toplum üzerinde kurduğu dini tahakküm ve ruhban otoritesinin, bireylerin ruh ve akıl dünyasını baskı altına almasına karşı çıkmıştır. İslam’ın yaşandığı ve Kur’an’ın hükmettiği zihinler ise, dünya ve madde ile kurdukları ilişkiyi ahiret bilinci ve hesap verebilirlik üzerine temellendirdikleri için her türlü zulüm ve ifsattan uzak durmuştur. Çağdaş olarak nitelenen Batılı ve seküler düşünce adamları, kültürel ve düşünsel hegemonyalarını İslam toplumları içinde “özgürlük” söylemi üzerinden nasıl meşrulaştırıp yaygınlaştırabilmiştir? Aslında bu sorunun cevabı, yukarıda ele alınan tartışmaların içerisinde kısmen yer almaktadır. Bununla birlikte, söz konusu zıtlıklar üzerinden inşa edilen algılara karşı çıkabilmek adına, hakikati tahrif eden anlayışların bireyin düşünce dünyasında oluşturduğu zihinsel prangaların ayrıca analiz edilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de post modern, çağdaş ve entelektüel olduğunu iddia eden kurum ve kişilerden biri olarak kabul edilmenin, belirli şartları taşımayı gerektirdiği açık bir gerçektir. Bunların başında, en fazla tahrifata uğratılarak anlamı aşındırılmış ve gerçekliği zedelenmiş olan “özgürlük” kavramı gelmektedir. Bunu ise, özgürlük adı altında bireyin yapabileceklerinin sınırsız olduğu yönündeki problemli anlayış izlemektedir. Ne kadar özgür, çağdaş ve bilimsel olduğunun ölçütü olarak sunulan özgürlük kavramı, çoğu zaman Batılı hegemonik anlayışlara ne ölçüde tabi olunduğuyla ilişkilendirilmektedir. Daha doğru bir ifade ile söylemek gerekirse, modern seküler söylemin özgürlük adı altında savunduğu bazı pratikler, bireyin mahremiyet anlayışını, ahlaki sınırlarını ve kültürel kodlarını dönüştüren bir çerçeve sunmaktadır. Bu çerçevede LGBT temelli kimlik tartışmaları, kamusal alanda ifşanın normalleştirilmesi, alkol tüketiminin görünür ve sıradan bir yaşam pratiği hâline getirilmesi, zinaya dair sınırların anlamsızlaştırılması ve kadının bedeninin çoğu zaman tüketim kültürü içinde araçsallaştırılması gibi olgular, “özgürlük” söylemi içerisinde meşrulaştırılmaktadır. Bu yaklaşım, insanı yalnızca maddi bir varlık olarak ele alan ve onu ruh, zihin, kültür ve gelenek dünyasından soyutlayan indirgemeci bir bakış açısına yaslanmaktadır. Böylece birey, tarihsel ve manevi bağlamlarından koparılarak salt bireysel tercihlerin yönlendirdiği bir varlık hâline getirilmektedir. Öte yandan, bu düşünsel zeminin yalnızca teorik bir özgürlük iddiası değil, aynı zamanda modern yaşam biçimlerinin dayattığı bir yönlendirme mekanizması olduğu da görülmektedir. Zira insanın iç dünyasına, nefsi yönelimlerine ve arzularına sınırsız bir alan açan bu yaklaşım, aynı zamanda yeni bir tüketim ve görünürlük kültürü üretmektedir. Bu bağlamda, söz konusu anlayışın “özgürlük” adı altında sunduğu çerçevenin, insanı hem kendi manevi derinliğinden hem de toplumsal ve kültürel aidiyetlerinden uzaklaştırarak daha yüzeysel ve kontrol edilebilir bir birey modeline dönüştürdüğü ileri sürülebilir.

Gelinen noktada, Batı’nın kendi karanlık orta çağında ruhban sınıfıyla verdiği kavgadan doğan seküler reçetelerin, İslam toplumlarına bir "kurtuluş" gibi pazarlanması tarihî bir absürtlüktür. Kur’an’ın ahlak ve ahkamından koparılarak özüne yabancılaştırılan kitleler, bilinçli bir tahrifat süreciyle emperyalist hegemonyanın zihinsel laboratuvarı haline getirilmiştir.

Bu hegemonya, anneliği angarya, aileyi pranga, iffeti ise esaret olarak kodlarken, "özgürlük" adı altında sunduğu modern sapkınlıkları "sosyalleşme" ambalajıyla piyasaya sürmektedir. Ancak bu vitrinin sahteliği, namlunun ucu Müslüman kadına döndüğünde deşifre olmaktadır. “Kadın hakları” ve “toplumsal cinsiyet” naraları atanların ikiyüzlülüğü burada somutlaşmaktadır. Eğer kadın, Batılı normlara göre “ifşayı” özgürlük sayan, mavi gözlü ve seküler bir illüzyonun parçasıysa uğruna dünyalar ayağa kaldırılır. Fakat aynı kadın Gazze’de, İran’da veya dünyanın herhangi bir mazlum coğrafyasında kimliğine ve tesettürüne sahip çıktığı için emperyalist bombaların hedefi oluyorsa, o meşhur "aktivist" korosu derin bir ölüm sessizliğine gömülür. Kendi platformlarında sayfalarında "gericilik" edebiyatı yaparak dine saldıranların, Siyonizm’in ve emperyalizmin kanlı postalları karşısında dilleri tutulmaktadır. 165 kız çocuğunun katledilmesine sessiz kalan bir feminizm, kadın haklarını değil, sadece efendilerinin stratejik çıkarlarını savunmaktadır.

Netice itibarıyla Müslüman toplumların kurtuluşu, Batı’nın sunduğu bu sahte ve seçici özgürlük masallarında değil, kendi toplumsal hafızasını ve ilahi referanslarını yeniden kuşanarak bu zihinsel prangaları parçalamasındadır. Hak, sadece "onların belirlediği" kadın için değil, tüm insanlık için evrensel bir haysiyet davasıdır.