“Tek Komuta, Tek Plan”a Uyum Çağrısı

KENAN ALPAY

Olağanüstü Hal uygulamasını gerektiren daha doğrusu dayatan sebeplerin az, sonuçlarınsa çokça tartışıldığı bir vasatta Türkiye’nin içeride ve dışarıda yaşadığı gerilimleri objektif bir biçimde izah etmek hiç mümkün değil. Son olarak Cumhuriyet Gazetesi yazar ve yöneticilerine yönelik gözaltılarla Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden kopuş sürecini hızlandırdığı, Irak ve Suriye’ye yönelik askeri operasyonları dolayısıyla Amerika/NATO’yla çatışma getirebilecek gerilimleri tırmandırdığı üzerine tartışmalar yoğunluk kazanıyor. Türkiye için “sistemin dışına çıktığı, demokratik standartlarını düşürdüğü, ekonomik olarak gerilediği” yönünde kimi tehdit düzeyinde kimi tavsiye niteliğinde değerlendirmeler yapılıyor.

Türkiye’nin sadece Irak ve Suriye politikasını değil Avrupa ve Amerika politikasını da tek boyutlu ve tek taraflı bir propagandanın malzemesi yapmakta ısrarlı olan tezler kabul edelim ki hala ağırlığını koruyor. Mülteci krizinden tutun da kış saati uygulamasını terk edişi değin Avrupa’yla yaşanan sorunlarda doğrudan Türkiye’nin sorumlu hatta suçlu ilan edilmesi neredeyse bir teamüle dönüşmüş durumda. Benzer sıkıntı Amerika üzerinden de tekerrür ediyor. Öyle ki sürdürülmesi imkansız bir kopuşun başımıza getireceği musibetler bir cümlede şöyle özetleniyor: “Türkiye, Avrupa ve Amerika’nın İslam dünyasına model ülke olarak takdim ettiği pozisyonunu kaybederek çılgınlık yapıyor, rotası belirsiz bir ülkeye dönüşüyor” Peki ama Avrupa ve Amerika nezdinde yeniden prestij sahibi olabilmek ve desteklerine mazhar olabilmek için neler yapmak, nelerden sakınmak icap ediyor acaba?

Kopma, Kayma, Uyum Sağla

Türkiye’nin Erbil eski Başkonsolosu Aydın Selcen’in geçtiğimiz günlerde Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği bir röportajda aslında yukarıda anılan tüm kaygıları, telaşeleri ve tehditleri bulmak mümkün. Son birkaç yazıda Nuray Mert ve Amberin Zaman üzerinden örneklemeye çalıştığımız kaygıların daha açık ve şiddetli düzeyde eski diplomat Aydın Selcen için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Irak ve Suriye’nin gidişatına ilişkin Türkiye ve Amerika arasındaki ayrışma ve çatışmanın sebebini doğru teşhis etse de kimin kabahatli olduğunu tespitte tebarüz eden mantık ve tavır son derece çarpıktır. Çarpık çünkü merkezde ahlak ve hukuk değil aksine sicili insanlığa karşı işlenmiş suçlarla dolup taşan bir güç ve güce tapıcılık yer tutuyor.

Türkiye’de sadece dışişleri bürokrasisinde değil genel manada seküler tandanslı diplomatik tasavvurda bariz bir biçimde görülen Batı merkezli çözüm ve sonuçlara hapsolmuş bir saplantı biçimiyle karşı karşıyayız. Selcen, krizin sebebini işaretlemeye çalışırken merkeze koyduğu dengeyi şöyle formüle ediyor: “ABD bir çerçeve çiziyor, bizse bu çerçeveyi tanımıyoruz.” Hayır, çerçeveyi ABD’nin çizmiş olmasına bir itiraz yok veya Türkiye’nin bu çerçeveye şerh düşme, kayıt koyma hakkından da bahsetmiyor. Bahsetmiyor çünkü “sıkletin ne ki?” diye alaycı bir biçimde kestirip atıyor. Yapılması gerekeni Amerika Dışişleri Sözcüsü gibi basit bir biçimde formüle ediyor: “Tek komuta, tek plan.

Denilebilir ki bir diplomat olarak gerçekçi davranmış, realiteyi özetlemiş, ülkesini ve toplumunu sonu fecaat olacak maceralardan alıkoymak istemiş. Ancak uzun sayılabilecek röportajı okuduğumuzda mezkur diplomatın vardığı sonuç kelimenin tam anlamıyla siyaset ve topluma yönelik bir korku salma rolüne denk düşüyor. Şöyle ki Selcen, Irak ve Suriye meselesinde “varoloşsal bir sınamayla” karşı karşıya kalındığını ifade ediyor. Nihayetinde mevcut duruşla “Türkiye Cumhuriyeti’nin rejim ve sınırlar bakımından sonunu getirebilir, eldekiler de gidebilir” söylemiyle Amerika tarafından tayin edilen sınırlara geri çekilmeye davet ediyor. Yoksa akıbetin “kontrolden çıkmış bir Türkiye” olacağı kehanetinde bulunuyor.

Sinsi Kâhinler ve Lanetli Kehanetler

Eş zamanlı olarak popülaritesi tekrardan yükselen ve maalesef Hükümet’e yakın medyanın da bu hususta epeyce günahı bulunan Doğu Perinçek’in o bildik provokasyonları devreye giriyordu. Ulusalcı şebekenin liderlerinden Perinçek “ulusun genleriyle oynanıyor, Lozan’la uğraşılıyor” plağıyla tekrar sahne alırken son derece absürt bir bölünme-parçalanma denklemi kuruyordu. Bu denklemde korkuyu derinleştirerek siyaseti ve toplumu çelişki gibi görünse de Amerika ve Rusya hesabına ehlileştirme rolüne soyunuyordu. Amerika, İran ve Rusya’nın Türkiye’yi uzak tutmak istediği bütün hatlardan garip ama hem liberaller, hem sosyalistler hem de ulusalcılar uzak tutmak üzere seferber olmuş durumdalar.

Türkiye Musul’a girerse, Musul’u verir”miş. Yedi Kocalı Hürmüz’den beter bir kukladan daha ötesini ifade etmeyen Haydar el-İbadi’nin Türkiye’ye yönelik tehditkar çıkışlarının arkasında Amerika ve İran’ın olduğu hiç kimseye sır değil elbette. “Türkiye’yle savaşmak istemiyoruz ama savaşmaya hazırız” mesajı beklenmedik bir çıkış sayılmaz. Lakin Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’ndan “zayıfsın lakin kabadayılık yapmaya kalkıyorsun. Biz kendi tedbirlerimizi alacağımızı daha önce ilan ettik. O tedbirleri de alacağız. cevabının alınması çok gecikmiyor. Silopi’ye doğru yola çıkarılan tanklar, zırhlı araçlar Irak ve Suriye’de nüfuzlarını arttırıp Türkiye’yi güneyden daha güçlü bir biçimde kuşatmaya kalkışan küresel ve bölgesel devletlere sessiz kalınmayacağına dair bir adım sayılmalı.

Bölgede Amerika’nın PKK/PYD üzerinden, İran’ın Şii milis kuvvetleri üzerinden, Rusya’nın Esed rejimi üzerinden etkinliklerini arttırma mücadelesinde Türkiye’ye pasif ve edilgen bir rol dayatılıyor. Etnik ve mezhebi çatışmanın doğrudan planlayıcısı ve yürütücüsü olanlar Türkiye’yi etnik ve mezhebi çatışma riskini arttırmakla itham ediyorlar. Diğer aktörlerin, kiminle ortak cephede, kiminle karşı cephede olduğunu görmeden/göstermeden risk ve imkân çözümlemesi yapılamaz. Yapılanlar da ya korku amaçlı kara propaganda olur ya da macera arayışına tekabül eden hamasi söylemler olur. Türkiye aynı anda realist ve idealist, cesur ve temkinli olmaya mecburdur.

Yeni Akit