Tecavüz, lümpen ve Stavrogin

Cihan Aktaş

Siirt’te vicdan sahibi her insanı düşünmeye zorlayan vahamette olaylar yaşandı, elbet sona ermedi yaşananlar ve izleri de kolay kolay silinmeyecek. Şok uyandıran haber üretme üzerinden varlığını sürdüren medya ise olayların kurbanlarının benliklerinde oluşan yaraları kendi etkinliği adına kalıcı kılma konusunda hiç ölçü tanımıyor.

İyilikle kötülüğün kaynakları ve sınırları üzerine ciltler dolusu kitap yazan bir aydın, bir romancı küçük bir kıza tecavüzü Cinler romanında tartıştı, yüz kırk yıl kadar önce. Tecavüzcü Avrupa görmüş bir bey, bir seçkin, profesör oğlu, tecavüze uğrayan ise kapıcının küçük kızıydı üstelik. Feodal ya da lümpendeki kötülüğe, bağnazlığa işaret ederken kültürlü ve modern sayılan insanların gezindiği suç alanlarını görmezden geliyoruz. Tayland’a sürdürülen seks turlarına katılanlar Siirtli lümpenler olmamalı. Ama satış derdini önceleyen medyanın ihtiyaç duyduğu şey, bize orada neler olup bittiğini bir kâşif yetkesiyle “ne oluyor bize” sorusunu da arkasından gönderecek şekilde sormaktır. Kurbanlar ve failler neler yaşıyor, çok da önemsenmez böyle durumlarda.

Derken Siirt’te gerçekleştiği ölçüde tecavüzler bu toplumda her zaman yaşanmıyor muydu zaten, şeklinde bir soru çıkıyor karşımıza. Bu soruya cevap ararken, kutsal diye bir şey kalmadı, insanlık da can çekişiyor, diye düşünmemiz çok kolay. Tecavüz haddizatında bir sınır aşma durumu değil midir? Belli ki Siirt’te bir takım erkekler, her yaştan, ihtiyar ya da çocuk denebilecek yaşta olanlar da buna dahil, haddi aşma cesaretini bulmuşlar kendilerinde. Bu gösterge ne Siirt’le sınırlı olmalı, ne de cinsel tecavüzle. Tecavüz mantığı lümpen erkeklik söylemleriyle kuşatıyor ipsiz sapsızlar kadar kelli felli adamları bile, ama entelektüel olmak da haddi aşma konusunda sakınımlı olmak anlamına gelmiyor ki...

Dostoyevski’nin kahramanı Stavrogin’i küçük bir kız çocuğuna tecavüz etmeye götüren nihilizm başka bir kılıfta yayılırken ne taşra tanıyor ne de esnaf ahlâkı. Büyük küçük, akraba komşu, din ahlâk tanımayan bir cinnet hali gökten zembille inmiş değil. Yaşadığımızın toplumda “büyük anlam” olan Müslümanlığın değerlerine yönelik saldırıları sadece ötekilere yüklemeden, değerlerimizin neden nefis eğitimlerini mümkün ve terbiyelerimizin de haddini bilmeyi öğretemez hale geldiği sorusunun cevaplarına ulaşmak için elimizden geleni yapıyor muyuz acaba... Çünkü ne nadiren görülen bir ensest, ne de failin mahalleli tarafından linç edilmeye çalışıldığı münferit bir tecavüz vakasıdır yaşanan. Örgütlü ve sistemli tecavüz, nefsani konularda haddi aşmaya yatkınlaşan bir toplumun içyüzünün en çirkin yüzüyle dışavurumu değil midir...

Bir yerlerde başlayan yozlaşma, mesela rüşvet, adam kayırıcılığı, tabiata dönük istismar, insan haklarının insafın unutulduğu yöntemlerle çiğnenmesinin oluşturduğu bir ruh hali, türlü tanıklıklarla ve şayialarla toplumda dolaşırken en eğitimsiz, donanımsız, zayıf iradeli ve değer yoksunu kişilikler haddi aşma konusunda buldukları fırsatları hiç düşünmeden kullanmaya yöneliyor. Bu sığ, gelişmemiş, ilkel güdülerin hâkimiyeti altındaki benliklerin kışkırtılması için bir dizi sahnesi dahi yeterlidir.

Bir anneye, kızkardeşe sahiplik konusunda müdrik olan, eşini hayat arkadaşı olarak kavrayan erkek, diğer kadınları da parçalı bedenleriyle değil insan olarak görmeyi öğrenir oysa. Taha Akyol’un dediği gibi, ne geleneksel toplumlara, ne de modern toplumlara özgü denetim mekanizmalarına sahip olabilen toplumumuz, bir geçiş döneminin sancılarını ölümcül emareler göstererek yaşıyor.

Tecavüz, Sünnetullah’ın ve eşrefül mahlûkata has sınırların ihlali, toplumsal benlikte derin yaralar açarak bir dosya halinde arşivlere gönderiliyor. Fakat toplum hiç unutmuyor, hele ki tecavüze uğrayan kız çocuğu asla kurtulmuyor kötü nazarlardan. O yüzden de güya adaletin sağlanması adına sürdürülen yaygaralar paradoksal şekilde en çok o kız çocuklarını yaşadıkları korkunç olayın zamanına kilitliyor. Acil çözüm geçip gitmek, uzak bir köşede kendini unutturmaktır. Kız çocuğu ailesi nezdinde bile sadece beden ve parçalı bir beden olarak değerliyse, aile ile birlikte uzak diyarlara göçmek en uygun çözüm olarak görülebilir mi...

Tecavüzcü ne insanın aşkın değerine inandıracak değerlere sahip, ne de insandan sayılan bir kadın anlayışına. Onun nazarında kadın ancak cinselliğiyle muhatap olunabilen parçalı bir beden, bir meta, bir hizmetlidir Peki, kadını parçalı bedenler halinde takdim etmeyi iyi satışın bir gereği olarak gören gazetelerin, haber sitelerinin bu algı biçiminin kazandığı saldırganlıkta hiç mi payı yok... Genelevlerin aydın kesimince bile meşru görüldüğü bir toplumda, benliği bir taraflı olarak gelişen sakat zihniyetli erkeklerin haddi aşması Stavrogin örneğinde uç noktalara taşınan entelektüellerin nihilizmiyle hangi noktada buluşuyor acaba... Bu zihniyet toplumsal dokunun karanlık bölgeleri kadar gözönündeki satıhlarına da nüfuz etmişken, sakat benliklerin ve yaşanan dehşeti unutulmaz kılacak şekilde koyultan manşetlerin türlü izlerle geleceklerini karartmaması için çözümler üretmek, toplum olarak Siirtli kız çocuklarına borcumuz.

TARAF