Tayyip Erdoğan İslam Âleminin Yeni Lideri mi?

MUSTAFA SİEL

 

Haberleri takip ederken, bazen bir haber başlığı takılır kalır aklımın bir köşesine. Geçerim üzerinde fazla düşünmeden haberin, lakin aklımdaki takıntı geçmez ve zaman zaman beni o haber üzerine düşünmeye zorlar.

Hamas’ın sürgündeki siyasi lideri Halid MEŞAL’in, AK Parti Kongresinde 30 Eylül 2012 günü yaptığı konuşmada AK Partinin misyonuna ve Tayyib ERDOĞAN’ın şahsına yaptığı övgüler ve bilhassa haber başlığı olarak kullanılan “Sen sadece bir Türk lider değilsin, artık İslam âleminde de bir lidersin” övgüsü, takılıp kaldığım haber başlıklarındandı.

İnsanın ve bilhassa idealleri olan insanların en çok zorlandıkları hususlardan birisi, idealler ile realite ya da mutlak hakikatler (hak) ile hakikatin yokluğundan zuhur etmiş yalancı – sahte hakikat iddiaları (batıl) arasında kurmaya çalıştığı dengeler olsa gerektir.

Bu durum elbette keyfi bir tercih değil, hakikat ile realitenin arasındaki uçurumun büyüklüğü ile hakikatlerin idealist insanlara ödemesi için çıkardığı acı faturalardan kaynaklanmaktadır. Bir de hakikati tam olarak kavrayamamanın neticesi, realitenin altın tepsi ile sunar gözüktüğü aldatıcı ve öldürücü sahte fırsatlar, idealist insanı bu dengeyi kurmakta zorlamaktadır.

Bu zorlamanın neticesi, bir kısım idealist insanlar realiteden (yaşanan durum) tamamen kopup hayal âleminde bir sahte idealler dünyası oluşturup dünyadan kopuk bir hayal âleminde yaşamakta iken, bir kısmı da tamamen realitenin şartlarına teslim olarak zamanla haktan uzaklaşmakta ve batılın bir parçası haline gelmektedirler.

Her iki durumda da hakikat ideali uğrunda verilmesi gereken hak mücadele (cihad) dumura uğramakta, batıl bünyesine haktan bir şeyler katıp hakkı gölgede bırakarak yoluna devam etmektedir.

Bizler Hamas ve liderlerinin, siyasi boyut dâhil Kur’ani tevhidi anlayışa sahip olduklarını düşünüyor, bu nedenle de mücadele ve söylemlerinin de tevhidi sınırlar içinde olmasını bekliyoruz. Lakin, Filistin mücadelesinin acımasız ve çok zor şartları, özellikle de mücadelede daha etkin ve önde rol alındıkça, Hamas ve liderliğini zaman zaman pragmatik yöntem ve söylemlere zorluyor diye düşünüyorum.

Aynı durumu Bosna mücadelesi ve lideri Aliya İzzetbegoviç’in eylem ve söylemlerinde de müşahede etmiştik. Aslında tevhidi anlayışa sahip bir Müslüman lider olan merhum Aliya, Bosna realitesinin çok acımasız şartları altında, bu çizgiye uymayan eylem ve söylemlere mecburen yönelmiştir diye düşünüyorum.

Filistin ve Bosna şartlarında mazur görülebilecek (?) olan bu tutumlar, şartların görece daha olumlu olduğu coğrafyalar için de mazur görülebilir mi? Mesela, memleketimiz şartlarında böyle pragmatist yöntem ve söylemler hoş görülebilir mi? Eğer evet diyorsak, o takdirde tevhidi çizginin 1980 sonrası MSP ve Necmettin ERBAKAN çizgisinden ayrılmasını ve bağımsız bir siyasi çizgi tutturmaya çalışmasını doğru kabul edebilir miyiz?

MSP ve Erbakan çizgisinin günümüzdeki evrilmiş takipçi ve temsilcisi olan AK Parti ve Erdoğan, tevhidi çizgi açısından nasıl değerlendirilmelidir? Erdoğan, realite olarak mevcut İslam âleminde önemli bir lider ve hatta en önemli lider olabilir. İslam âleminin büyük çoğunluğunun böyle bir kabulde bulunması dahi mümkündür.

Lakin tüm İslam âlemi çapında böyle genel bir kabul olsa bile, bu vakıa tevhidi çizgi mensuplarını bağlar mı? Erdoğan’ın laik bir rejimde, rejimin şirk, küfür ve tuğyan içerikli kabullerini, sembol ve ritüellerini, en azından benimsemiş görünen bir lider olduğu gerçeği ortada iken; onu tevhidi çizgi açısından da İslami bir lider olarak benimsemek, tevhidi çizginin hangi kriterleri ile izah edilebilir.

Mevcut konumu ve mücadele yöntemi, Erdoğan’ın kendi tercihidir. Bizler onun İslam’a aykırı olan konumu ile her türlü söz, tavır, ritüel, icraatlarını eleştiririz. Hangi aklı başında Müslüman, diğerlerini bir kenara koyalım,  Erdoğan’ın Mustafa Kemal ve laiklikle ilgili sözlerini kabullenebilir ve destekleyebilir ki?

Hakka uygun olan icraatlarına olan desteğimiz ise laik bir rejimin başında bir kişi olduğunun ve kısmi desteğimizin rejim ve değerlerine değil, yaptığı kısmi doğru işlere olduğunun her zaman bilincinde olunması ve sık sık deklare edilmesi çekincesiyle söz konusudur.

Sadece Erdoğan için değil, tüm insanlar ve liderler için aynı durum söz konusudur zaten. Hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, insanların ve liderlerin yaptıkları hakka uygun işleri desteklemek, aklen, fıtren ve vahiy açısından doğru ve gerekli bir şeydir zaten. Lakin bu kısmi destekler bizi o işleri yapanların dinlerine ve ideolojilerine girmeye sevk etmediği gibi, Erdoğan’ın yaptığı işlerde onun yöntem ve çizgisine girmemizi gerektirmez.

Yukarıda da söylediğim gibi, Bosna, Filistin ve benzeri memleketlerde hakikat ile realite arasındaki altın dengeyi kurmak elbette çok zordur ve belki zaman zaman bu dengeden realite lehine sapmalar görülmesi mazur görülebilir. Lakin memleketimiz gibi şartların görece daha olumlu olduğu yerlerde ise bu dengeyi kurmak aslında zor olmadığı gibi, ciddi bir bedelden bile söz edilemez.

Genelde, şartların çok olumsuz olduğu memleketlerde realite yönünde sapmalar görülmekte iken, şartların görece daha olumlu olduğu yerlerde ise realiteden ziyade idealler yönünde sapmalar olmakta, birtakım insanlar ciddi riskler olmaması ve bedel ödememeleri nedeniyle, neredeyse peygamberden bile daha idealist, aşırı hayalci bir anlayışa kayabilmektedirler.

Oysa realite–hakikat dengesini, kendi zeminimiz ve şartlarımıza göre, Kur’an ayetleri ve Peygamberimizin siyeri ışığında kurmamız, gerçekçi bir idealizm dengesi oluşturmamız mümkündür. Peygamberimizin Mekke döneminde kavmi ile olan ilişkileri ile hakikati bu ilişkilere hiçbir zaman feda etmediği gerçeği, bu iki kaynak üzerinde yapılacak okumalar neticesi, kolayca anlaşılabilir.

Peygamberimiz hiçbir zaman tevhidi söyleminden ve tavırlarından taviz vermemiştir. Lakin kendisine aktif düşmanlık eden Ebu Leheb ve diğer Mekke önderleri ve halkına bakışı ile, akrabalık saikiyle sahip çıkan Ebu Talib ve kabilesine bakışı elbette aynı olmamıştır.  

Tevhidi söyleminden vazgeçmesine dair küfür önderlerinin tehdit ve rüşvetlerini kaale almadığı gibi; kendisine akrabalık saikiyle kol kanat geren amcası Ebu Talib’in bu konudaki ricalarını da kaale almamış; amcasına eğer böyle bir şart koşacaksa, himayesinden çıkabileceğini, net bir şekilde söylemiştir.

Erdoğan hakkında hüsnü zan edebilir, onun İslami amaçlarının olduğunu düşünebilir, onun hakka ve hakkaniyete uygun icraatlarını çekinceli olarak destekleyebiliriz. Onun büyük bir lider olduğunu, İslam âlemi için önemli işler yaptığını düşünebiliriz. Lakin bulunduğu konum gereği, velev ki niyet bazında en az bizim kadar tevhidi bir anlayış ve hedefe bile sahip olsa, bizim için bir lider olması asla mümkün değildir.

Böyle bir kabul, bizim tüm tevhidi siyasi söylemlerimizden vazgeçmemiz, 30 yıl kadar önce içinden çıkıp ayrıldığımız ve gereksiz ve aşırı bir tepkisellikle hatta cephe aldığımız parti (MSP–Erbakan) çizgisine, hatta daha bulanık bir çizgiye geri dönmemiz, tevhidi çizgimizi ve kendimizi inkâr etmemiz anlamına gelir.

Geçen 30 yıllık süreç içinde, parti çizgisinden beraatımızı ilan etmekle yetinip, rejim dururken bu çizgiyle mücadele içine girmiş olmamız ne kadar hatalı/ifrat idi ise; bugün de parti çizgisinin temsilcisi AK Parti/Erdoğan’ın siyasi çizgisiyle bütünleşmemiz, yan yana gelmemiz, eklentisi ve destekçisi haline gelmemiz o kadar hatalı/tefrit olacaktır. 

Söylediğim gibi, Erdoğan’a düşmanlık etmeyelim, yukarıda açıkladığım çekincelerle onun hakka uygun icraatlarını destekleyelim; lakin Erdoğan’a mürit de olmayalım. Aksi halde, ne tevhidi–siyasi çizgimiz kalır ne de tevhidi davamız.

Bizim hakka ulaştıran öncüler olabilme potansiyelimiz, partinin kazanacağı birkaç oydan da partide bize lütfedilebilecek mevki ve makamlarla yapacağımız hizmetlerden (!) de çok ve çok önemlidir. Partide görev alacak insanlar her kesimden bulunabilir, lakin tevhidi örneklik ve önderlik yapabilecek potansiyel maalesef çok zor ve az yetişiyor, asla heba edilmemelidir.