Pazar günleri, muhterem okuyucuların eleştiri ve görüşleri etrafında yaptığımız bir 'Hasbihal'e daha, hayırlı çalışmalar dileği ve selâmlarımızla başlıyoruz..
*İstanbul'dan İdris Helvacıoğlu diyor ki mesajında: 'Sizin deyiminizle 'Amerikan Kralı', bana göre ise 'Amerikan zırdelisi', şimdi de 'İslam tarihinin en kadîm medeniyetleri'nin yeşerdiği, hattâ Büyük Selçuklu Devleti'ne anavatanlık yapmış olan İran coğrafyasını, 'Taş devrine geri göndereceğim!.' diye tehdit ediyor.. Bu ve kafa yapısı ile, evet, asıl taş devrinden kalma birisinin kendisi olduğunu sergilemiş oluyor..
Bu tehdidi yapan bir kişi, gerçekte bütün İslâm toplumlarını ve hattâ, Amerika'ya teslim olmayı kabul etmek istemeyen her insan toplumunu eğilmeye, teslim olmaya, Amerikan emperyalizmine karşı çıkmayı akıllarından çıkarmaya çağıran bir çıldırmış zihin yapısına sahip..
Allah'ım, bütün kalbimle sana sığınıyorum.. '
Evet, bu okuyucu daha başka şeyler de yazıyor, 'bu çılgın kişinin insanlığa şerrinden emin olmak için en büyük sorumluluk, biz Müslümanlara düşüyor diyorum, ama bu sorumluluğun gereğinin ne ve nasıl olacağını bilemiyorum..'
diyerek, psikolojik açıdan çaresizliğini yansıtıyor..
--Bu kardeşimize şu kadarını belirtelim ki, biz Müslümanlara, ye'se teslim olmak, yeis içinde olmak, Allah'tan ümidi kesmek yoktur..
Dualarımızın devamında merhûm Sezaî Karakoç ağabeyimizin 'Göklerden gelen bir kader vardır..' diye başlayan mısralarını tekrarlamakla yetiniyoruz.
'Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır.
Ne yapsalar boş.. Göklerden gelen bir karar vardır.
Gün batsa ne olur; geceyi onaran bir mimar vardır.
Yanmışsam, külümden yapılan bir hisar vardır...'
(Bu satırlar dün gece yazılırken, işbu Amerikan zırdelisi, daha önce , 'İran'a verdiğim 10 günlük mühletten geriye 48 saat kaldı..' diye açıklama yapmışken; aradan 2-3 saat geçmeden, Beyaz Saray dedikleri kara ve kanlı saraydan patlama görüntülerini yansıtan başka bir videoyu sosyal medyaya göndererek, 'Tahran'ı, gece karanlığında, az önce işte böyle bombardıman ettik!' diyordu.)
*Ankara'dan Şahin Ilgazlı isimli okuyucu da diyor ki: 'Başında sarık olan orta yaşlı bir zat'ın, bir cami minberinden yaptığı ateşli sayılabilecek bir konuşması var', sosyal medya denilen mâlûm alanda..
Siyonist İsrail rejimi, bilindiği üzere, Kudüs'deki Mescid-i Aksâ'da kılınmasını yasakladı üç haftayı aşkın zamandır.. İslam'ın en mukaddes mekânlarından birisi olan bu mekânın, siyonist Yahudi güçlerinin keyfine bırakılmışçasına İslam Milleti'nin bu duruma seyirci kalması düşünülmez.. Çünkü, bu saldırganlığa teslim olunmasında, yarınlarda daha başka kutsal mekânlarımıza da saldırılar yapılabileceğinin işareti vardır.
Ama benim demek istediğim şu: 'Bir hoca görünümlü kişinin, sokaktaki sâde insanı etkileyebilecek konuşmasında, diplomasideki mütekabiliyet ve misillemede bulunulması imkânının bulunduğunu hatırlatıp, 'Bizim de Yahudileri, mâbedleri olan sinagoglarda ibadetten mahrum etmemiz gerekmez mi!' demesi doğru mudur?
Evet, bu dinleyicimiz de böyle soruyor.. Sözkonusu videoyu, bu sohbeti hazırlayan kardeşiniz de seyretti ve okuyucunun aktardığı bu düşünce tarzının yanlışlığını düşünüyor.. Çünkü, bir yaratık bizi ısırdı diye, biz de onu ısıramayız ve savaş ahlâkını , inancımızdan almak yerine, düşmanın davranışlarından alırsak, o zaman bizim başkalarından ne farkımız kalır?
Evet, hayatın en zor anlarında, velev ki savaş halinde olsak bile, biz, savaşın nasıl yapılacağına dair, düşmanlarımızdan örnek ve ders alamayız.. Bizim ölçümüz, İslam'dan kaynaklanır; düşmanlarımızı davranışlarına hissî tepkilerden değil!. Yani, onlar bizim mâbedlerimize ve ibadetlerimize saldırsalar bile, biz başkalarının mâbedlerine de, ibadetlerine ve kutsallarına da kalbî ve fikrî olarak kabul etmesek de, onlara karşı çıkmayı bir mücadele metodu olarak kabullenemeyiz. Üstelik bu tavır, düşman tarafa, kendi bâtılına daha bir sarılmaktan öteye bir netice de vermez.
*ABD- Los Angeles'tan, içinde bulunulan şartlar yüzünden, ismini müstear olarak yazdığını belirten Turgut Tahinci takma isimli okuyucu da, Amerikan Stimson Enstitüsü'nce yayınlanan bir makaleyi göndermiş.. O yazıda, İran'daki siyasî sisteme yönelik tehdit senaryoları incelenmiş ve bunların hiçbirinin gerçek olmadığı değerlendirilmiş.
Biz, bu makalede dile getirilen bazı görüşleri özetleyelim:
'Trump yönetimi, İran'a İsrail ile birlikte savaş başlatmanın gerekçeleri olarak, İran'ın balistik füze programlarını baltalamayı gösteriyor
ABD Başkanı Donald Trump da rejim değişikliğine işaret ederek, İran halkını zayıflamış güvenlik güçleriyle yüzleşmeye ve 47 yıldır iktidarda olan rejimi devirmeye çağırdı.
Her halükarda, İslam Cumhuriyeti ciddî bir zorlukla karşı karşıya..
Âyetullah Ali Khameneî ve çok sayıda üst düzey güvenlik yetkilisinin suikasd sonucu öldürülmesinin ardından İran, geçici olarak Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan başkanlığındaki Yüksek Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Larijani tarafından yönetiliyordu. (Ki, Laricanî de öldürüldü..)
İran liderlik çevrelerine düşman istihbaratının nüfuzu oldukça yüksek ve İran liderleri sürekli saldırı tehdidi altında çalışıyor. Önümüzdeki günlerde, merkezi olmayan bir şekilde de olsa, İran'ın güvenlik güçleri ülkedeki üzerindeki kontrolü ve komutayı sürdürmeye çalışacaklar. Medya raporlarına göre, Devrim Muhafızları'nın önceki komutanı Muhammed Pakpur'un bir hava saldırısında öldürülmesi ardından, Ahmed Vahidî adlı yeni bir komutan hızla tâyin olundu. .
Güvenlik güçlerinin kontrolü ve komutası hayati önem taşımaktadır, çünkü İslam Cumhuriyeti'nin hayatta kalması nihayetinde büyük şehirler üzerindeki kontrolün sürdürülmesine bağlıdır. Merkezî olmayan bir komuta yapısı, merkezi hükümetin yerel krizlere hızlı bir şekilde müdahale etme yeteneğini zayıflatabilir. İsyancı askerler ile rejime bağlılar arasındaki çatışma, Suriye ve Libya'daki iç savaşların erken bir belirtisiydi ve bu savaşlar nihayetinde bu rejimlerin çöküşüne yol açmıştı.
ABD ve/veya İsrail askeri operasyonlarının İran sınır karakollarını hedef aldığı yönündeki haberler doğruysa, bu durum İran hükümetinin Irak Kürdistan Bölgesi yakınlarında faaliyet gösteren Kürt gruplarının bulunduğu ülkenin kuzeybatısındaki kontrolünü kaybetmesini kolaylaştırma çabasına işaret eder. Bu bağlamda Trump, 1 Mart'ta Irak'taki iki ana Kürt grubunun liderleriyle görüştü. Kürt güçlerinin harekete geçip geçmeyeceği henüz belli değil.
İran'ın kuzeybatı kesimlerinin bir bölümü merkezi hükümetin kontrolünden çıksa bile, İslam Cumhuriyeti diğer büyük şehirleri yönetmeye devam edebilir. Çoğunluğu Fars-Azeri olan İran, Orta Doğu'daki birçok ülkeye göre daha büyük bir etnik bütünlüğe sahiptir.
Beşar Esad rejimi, Suriye'nin Arap bölgelerinde on yıl boyunca faaliyet göstermeye devam etti. Saddam'ın Irak'ı, Esad'ın Suriye'si ve 1990'lardaki Cezayir'den çıkarılacak ders şudur ki, rejime bağlı güvenlik güçleriyle, güçlü ama kırılgan bir rejim, özellikle yabancı desteği olan birleşik bir ulusal muhalefetin yokluğunda, uzun süre ayakta kalabilir.
Yurt dışındaki Irak muhalif grupları -bazıları İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nden güçlü destek alsa da- on yıl boyunca Saddam'ın zayıflamış rejimini devirmeye çalıştılar ancak başarısız oldular. Nihayet 2003 yılında ABD ordusu eşliğinde Irak'a girdiler.
İran içinde tutarlı bir muhalefetin belirtisi yok..
İranlı 5 Kürt parti, savaş başlamadan kısa bir süre önce Tahran hükümetine karşı bir koalisyon kurduklarını açıkladı, ancak basın toplantılarının İran'da değil, Irak'ın Erbil kentinde yapılmış olması dikkat çekici.
Libya'daki isyancı güçler, etnik ve aşiret ayrılıklarına rağmen birleşerek Muammer Kaddafî'yi devirdi. Benzer şekilde, Suriye'nin kuzeybatısından Esed'a karşı ayaklanan silahlı grupların, Esed'in zayıflığı ortaya çıktıkça Suriye'deki diğer Arab şehirleriyle derin bağlantılarının olduğu ortaya çıktı.. Derin bölünmüş bir diaspora / ülke dışındaki muhalefet ve hâlâ rejime bağlı güvenlik güçlerine sahip bir rejimle karşı karşıya olan İran muhalefeti, yabancı askerî müdahale olmadan İslam Cumhuriyeti'ni devirecek bir askerî güç oluşturmaktan çok uzak görünüyor.'
Evet, Amerikan Stimson Enstitüsü'nün değerlendirmesi özetle böyle...
* İstanbul'dan M. Âkif Yazar isimli okuyucu da 'Öldürülen Seyyid Ali Khameneî hakkında tam olarak duruşunuz nedir? O da, Kasım Suleymanî vasıtasıyla Suriye'de yıllarca Esed gibi bir zâlimi destekleyerek devrilmesini geciktiren birisi değil mi? Net bir şekilde açıklayabilir misiniz? Ayrıca sizin yazılarınızdan anladığıma göre, İnkılabın ilk lideri Rûhullah Khomeynî'yi ayrı bir yere koyuyorsunuz.. Bu duruşunuz Khamaneî için de geçerli mi?
--Bu okuyucuya net olarak belirteyim ki, İnkılab'ın ilk lideri Rûhullah Khomeynî, evet, farklı bir yerdeydi. Şöyle ki, kendi mezhebî açısından, 'müctehid' durumunda ve hem de Şah'ı ve rejimini devirebilmiş bir 'halk lideri' idi... Üstelik de, daha önce hiç devlet idaresinde bulunmamış olsa bile, liderlik ettiği hareketi 80 yaşını geçtikten sonra, 10 yıla yakın süre, maharetle yönetti.. Caferî fıkhındaki içtihad gücüyle şiî Müslüman kitleler açısından bağlayıcı olması ve Şah'ı da deviren ve sadeliği açısından, onlarca milyonluk kitleleri, 100 binden fazla kurban vermeyi göze aldıran birisi olması ve onca iç ayaklanmaları ve dış baskı ve savaşları dirayetle karşılaması ve yeni bir rejim kurmaktaki başarısı açısından muasırı olan başkalarıyla kıyaslanması sağlıklı olmayabilir..
Seyyid Ali Khameneî için ise, öldürüldüğü günlerdeki yazılarımda değinilmesine gerekli olduğuna inandıklarımı yazmaya çalışmışımdır.
*Ahmet Taşdemir isimli okuyucumuz ise, 3 Mart tarihli ve 'Bu kadar ahlâksızca ve hiç bir kural tanımayan barbarca bir savaş..' başlıklı yazımızda da değindiğimiz konularla ilgili olarak; 'Bu despot emperyalist zorba güçlere karşı durmak bir insanî ve İslamî sorumluluktur .' diyor.
*Davud isimli okuyucumuz ise özetle şöyle diyor: 'Lailahe İLLALLAH, yani bütün sahte ilâhların , emperyalist , şeytanî düzenlerine karşı Tevhîd inancına bağlı insanların adaleti , gerçek özgürlüğü hâkim kılmak mücadelesi hayatımıza sağlıklı çözüm getirecektir, inşallah..