Yasin Yeniyurt’un yönetiminde gerçekleşen etkinlikte Prof. Dr. Ahmet Ağırakça ve yazar Abdullah Yıldız, İslam düşünce atlasında "Sünnetullah" olarak tanımlanan toplumsal yasaların güncel izdüşümlerini değerlendirdiler. Panelde, modern tarihin çizgisel ilerlemeciliğine karşı İslam’ın döngüsel ve ahlak merkezli tarih tasavvuru ele alınırken, toplumsal yükseliş ve çöküşlerin değişmez kodları üzerinde duruldu.
Tarih, insanlık serüveninin sadece bir kaydı değil, aynı zamanda ilahi iradenin toplumsal plandaki tecellilerinin izlenebileceği devasa bir laboratuvardır. İslam düşünce geleneğinde bu süreçler, tesadüflerle veya başıboş ilerlemelerle değil, "Sünnetullah" olarak adlandırılan ve Allah’ın toplumlar için takdir ettiği değişmez yasalar çerçevesinde işler. Sünnetullah, toplumsal varoluşun ontolojik zeminini oluşturur; adalet, ahlak ve sorumluluk bu zeminin temel sütunlarıdır.
Modern İlerlemecilik Karşısında Sünnetullah Tasavvuru
Modern dünyanın insanlığa sunduğu tarih algısı, büyük oranda çizgisel ve ilerlemeci bir karakter taşır. Bu anlayışa göre insanlık, "ilkel" olandan "modern" olana doğru sürekli yukarı giden, basitten mükemmele doğru evrilen bir grafik çizer. Ancak bu bakış açısı, tarihi teknik bir gelişmişlik düzeyine indirgerken insanın ahlaki ve manevi derinliğini ihmal eder. İslam’ın sunduğu tarih tasavvuru ise evrimci veya materyalist bir ilerlemeyi değil, "kemal" (olgunluk) ve "zeval" (çöküş) arasındaki ahlaki devinimi esas alır.
Bu noktada Sünnetullah, tarihin keyfi olmadığını, aksine belirli bir sebep-sonuç ilişkisi içinde yürüdüğünü ilan eder. Kur’an-ı Kerim’in "Allah'ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın" vurgusu, toplumsal yükselişlerin de çöküşlerin de teknik imkanlardan ziyade ahlaki tutarlılığa bağlı olduğunu gösterir. Modern tarihçiliğin araçsal bir yaklaşımla "karanlık" olarak nitelediği dönemler, ahlaki ve hukuki tutarlılıkları bağlamında bugün bile insanlığa yol gösterecek evrensel yasalar barındırmaktadır.
Toplumsal Dönüşümün Dinamiği: İçten Dışa İnşa
Toplumsal değişim, mekanik bir müdahale veya sadece iktidar aygıtının ele geçirilmesiyle gerçekleşen bir süreç değildir. İslami değişim paradigması, değişimin merkezine "insanı" ve onun "özünü" yerleştirir. Rad Suresi’nde ifadesini bulan toplumsal yasa, bir toplumun ancak kendi iç dünyasını; yani inanç, ahlak ve zihniyetini dönüştürdüğünde ilahi yardımın ve toplumsal iyileşmenin geleceğini haber verir. Bu, değişimin yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya ve derinden yüzeye doğru gerçekleşen bir süreç olduğunu gösterir.
Peygamberi mücadele metotları incelendiğinde, önceliğin hiçbir zaman doğrudan siyasi bir otorite kurmak olmadığı görülür. Mücadele her zaman tevhid bilincinin inşası, bireysel arınma ve insan yetiştirme ile başlamıştır. Mekke dönemi, bu on üç yıllık ağır ve sabırlı inşa sürecinin adıdır. Güç, ancak ahlak ve hukukla yoğrulmuş bir toplumsal zemin oluştuktan sonra adaletle kullanılmak üzere tecelli etmiştir. Bu metodun dışına çıkan, aceleci davranan veya toplumsal gerçekliği dikkate almadan sloganlarla hareket eden yapıların, Sünnetullah gereği kalıcı bir başarı elde etmesi mümkün değildir. Zira istikrar, hızdan daha esastır.
Medeniyetlerin Çöküşü: Şımarıklık ve Zulüm
Toplumların çöküşü, nadiren dış saldırıların birincil sonucudur; asıl yıkım, içerideki ahlaki ve hukuki çözülmeyle başlar. Kur’an-ı Kerim’in sunduğu kıssalar, bu çöküş yasalarının tarihe düşülmüş notlarıdır. Varlıktan şımarma (mütrefin), lüks ve ihtişama dalma, adaleti terk etme ve toplumsal duyarsızlığın normalleşmesi, bir toplumun helakine giden yolu döşeyen temel unsurlardır.
"Bizden daha güçlü kim var?" diyen kadim kavimlerin akıbeti, güç zehirlenmesinin kaçınılmaz sonunu hatırlatır. Güç, eğer ahlak ve şura (istikşare) ile denetlenmezse firavunlaşmaya başlar. Sünnetullah yasası, mümin veya münkir ayrımı yapmaksızın, bu evrensel kurallara aykırı hareket eden her yapıya bedel ödetir. Nitekim Uhud Savaşı örneğinde, stratejik bir hata ve lidere itaatsizlik, aralarında peygamberin bulunduğu bir orduyu dahi mağlubiyetle yüzleştirmiştir. Bu durum, tarihin yasalarının ne kadar nesnel ve adil işlediğinin en sarsıcı kanıtıdır. Başarısızlığı her zaman "dış düşmanlara" veya "kadere" yüklemek, Sünnetullah’ın "kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir" uyarısını göz ardı etmek demektir.
Günümüzün Muhasebesi ve Yeni Bir İslah Ufku
Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu en kritik sınav, yöntemi (metodu) kutsallaştırılan neticeye kurban edip etmeyecekleri noktasında düğümlenmektedir. İslami bir hedef için gayri-İslami yöntemlerin mubah görülmesi, "maslahat" kavramının ilkesizliğe ve adaletsizliğe kılıf yapılması, toplumsal inşadaki en büyük kırılmadır. Eleştiriyi "ihanet" olarak gören, şûrayı terk eden ve gücü mutlaklaştıran yapılar, kendi içlerinden çürümeye mahkûmdur. Oysa eleştiri, bir toplumun veya hareketin kendi kendini onarma mekanizmasıdır.
Tarih bir nostalji alanı değil, bir ibret vesikasıdır. Geçmişi kutsayarak bugünden kaçmak yerine, geçmişin yasalarını bugünün gerçekliğine tatbik etmek esastır. Bugün Gazze’de yaşanan direniş, Sünnetullah’ın "az bir topluluğun çok bir topluluğa galip gelebileceği" yasasını manevi ve vicdani planda yeniden ispatlamaktadır. Maddi güç dengesizliği ne kadar büyük olursa olsun, iman ve dik duruşun dünya genelinde oluşturduğu uyanış, asıl zaferin toprak parçalarında değil, insanlığın gönlünde gerçekleştiğini göstermektedir.
Müslümanlar için yeni bir inşa ve ıslah süreci, ancak kendi hatalarıyla yüzleşebilen, eleştiriyi bir rahmet olarak gören ve toplumsal gerçekliği Sünnetullah’ın ışığında okuyan bir bilinçle mümkündür. İslami mücadele, sloganların gölgesinde değil, ilkelerin iktidarında yükselir. Bu süreçte sabır, istikrar ve ahlaki tutarlılık, teknik güçten çok daha hayati bir öneme sahiptir. Tarih, bu yasalara sırt dönenleri silip süpürürken, onlara râm olanları ise geleceğin şahitleri olarak kaydetmeye devam edecektir. Allah'ın şahitler olarak kaydettiklerinden olmak, ancak zamanın ruhunu bu değişmez yasalarla okumakla mümkündür.
Haber: Mehmet Suyuti Dindar
Fotoğraf: Fatih Ak