Tarih, Hikâye ve Dedikoduyu birbirinden ayıran ne?

“İnsan çoğu zaman cezadan değil, hakkında konuşulmasından korkar. ‘Adın çıkacağına canın çıksın’ sözü boşuna söylenmemiştir. Çünkü insan için sosyal ölüm, biyolojik ölüm kadar yıkıcı olabilir, hatta bazı durumlarda daha ağırdır.”

Tarih, Hikâye ve Dedikoduyu Birbirinden Ayıran Ne?

Mehmet Ulukütük / Kritik Bakış


Bu yazımda tarihi, hikâye ve dedikodu arasındaki farkları, ilişkileri ve bağlantıları üzerinden okumak istiyorum. Bilinç akışı içinde ortaya çıkan muhayyel sorulara mümkün cevaplar vererek ilerleyeceğim. Tarih ve dedikoduyu birbirinden ayıran şeyin ne olduğunu, anlamı ve yorumu merkezine alan hermeneutik ufuk için okumaya çalışacağım. Bu sayede hem tarihi hem de dedikoduyu, bir nebze de olsa epistemolojinin ve bilimin nesnesi olarak değil anlamanın ve yorumlamanın meselesi haline getirmeye çalışacağım.

İnsan, biyolojik olarak doğduğu anda henüz sosyal bir varlık değildir, onu sosyal varlık haline getiren şey, içine doğduğu anlam ağıdır. İsimler, hikâyeler, dedikodular, hatıralar, yasaklar, övgüler, utançlar ve korkular. İnsan bütün bunların ortasında şahsiyet ve kimlik kazanır, insanın sosyal varoluşu, monolojik yalnızlık içinde değil, sürekli bir söz dolaşımı içerisinde kurulur. Kadim toplumlarda bir kişinin itibarı, bugünkü modern hukuki kimliklerden çok daha tayin edici bir değere sahipti. Çünkü küçük ölçekli topluluklarda insanın hayatı, büyük ölçüde hakkında oluşan kanaate bağlıydı. Kimin güvenilir, kimin tehlikeli, kimin namuslu, kimin hain olduğu çoğu zaman resmi belgelerle değil, müşterek kanaatlerle belirlenirdi. İşte toplumun gayr-i resmi hafızası olarak dedikodu burada ortaya çıkar. Antropolojik açıdan dedikodu, sadece bireysel merakın değil, topluluk düzeninin de vasıtasıdır. İnsanlar başkaları hakkında konuşurken aslında görünmez bir ahlak haritası çizerler. Kimlerin sınırı ihlal ettiği, hangi davranışların kabul edilebilir olduğu, hangi tutumların dışlanacağı çoğu zaman dedikodu üzerinden belirlenir. Bunun için dedikodu, ilkel bir hukuk biçimi gibi çalışır, yazısızdır ama yazıdan daha etkilidir, kurumsuzdur ama toplumları hizaya sokar. Burada bana son derece şaşırtıcı bir durumdan özellikle bahsetmek istiyorum. İnsan çoğu zaman cezadan değil, hakkında konuşulmasından korkar. Adın çıkacağına canın çıksın sözü boşuna söylenmemiştir. Çünkü insan için sosyal ölüm, biyolojik ölüm kadar yıkıcı olabilir, hatta bazı durumlarda daha ağırdır. Dedikodu, insanın davranışlarını değil, hayal gücünü, arzularını ve korkularını da terbiye eden görünmez bir iktidar mekanizmasıdır diyebiliriz.

İnsan, anlatan bir varlıktır, hatta daha dikkatli bir ifadeyle söylenirse insan, anlatarak düşünen bir varlıktır. Çünkü Paul Ricoeur’un Hafıza, Tarih, Unutuş ve Zaman Anlatı kitabında altını çizdiği üzere insanın hakikatle ilişkisi doğrudan, çıplak ve dolayımsız değildir, daima dil, temsil, tahayyül, hafıza ve yorum katmanları içerisinden inşa edilir. İnsanın dünyası, nesnelerin değil, anlatıların dünyasıdır, insan, tabiata gözünü açar, fakat hayata anlatılar içerisinde dâhil olur. Bir isimle çağrılır, bir hikâyeye yerleştirilir, bir hafızaya eklenir ve nihayetinde başka anlatıların taşıyıcısı haline gelir. İnsan topluluklarının tarihi aynı zamanda anlatı biçimlerinin de tarihidir. Bu veçheden bakıldığında dedikodu, hikâye, retorik ve tarih arasında ilk bakışta görülen ayrımların ötesinde daha derin bir hermeneutik akrabalık bulunduğu söylenebilir. Zira bütün bu yapılar, en nihayetinde, insanın olup biteni anlamlandırma teşebbüsünün farklı tezahürleridir. Başka bir deyişle bunların her biri, vakıayı salt “olmuş bir şey” olarak değil, yorumlanmış bir hadise olarak kavrar. Bundan mütevellit dedikodu ile tarih arasındaki fark epistemolojik bir fark değil,  retorik, ontolojik ve hermeneutik bir farktır. İnsan, olup biteni yaşamakla kalmaz, onu anlatılabilir hale getirir. Bu durum, insanın zamana içkin olmasıyla doğrudan alakalıdır. İnsan için zaman, yalnızca fiziksel akış değil, hatırlanan, beklenen ve yorumlanan bir sürekliliktir. İnsan geçmişi hafıza ile geleceği tahayyül ile şimdiyi ise anlatı ile kurar. Anlatı, insanın zamana karşı geliştirdiği ontolojik bir savunma biçimidir. Çıplak vakıa insan için yeterli değildir, insan “ne oldu?” sorusundan çok “bu olanın anlamı nedir?” sorusuyla yaşar. Hikâye de burada ortaya çıkar, zira hikâye, Walter Benjamin’in Hikâye Anlatıcısı kitabında ifade ettiği üzere hadiseleri anlamlı bir bütünlük içerisine yerleştirme teşebbüsüdür. Olayları sadece birbiri ardı sıra sıralamak yerine birbiriyle alakalı hale getirir ve bu sayede insan, dağınık yaşantıyı kavranabilir ve anlatılabilir bir dünyaya dönüştürür.

Geçmiş artık mevcut değilse, tarihçi tam olarak neyle ilişki kurmaktadır?  Soru, tarihin sadece metodolojik değil, ontolojik krizini de izhar eder. Çünkü tarihçinin konusu gerçekten de paradoksal bir yapı arz eder, zira hâlihazırda mevcut olmayan bir şeyle uğraşır. Geçmiş Giorgio Agamben’in Çocukluk ve Tarih Deneyimin Yıkımı üzerine kitabında bahsettiği üzere artık “orada” değildir, dokunulamaz, yeniden yaşanamaz, doğrudan tecrübe edilemez. O halde tarihçinin ilişki kurduğu şey, geçmişin kendisi değil, geçmişten geriye kalan işaretler ve izlerdir. Belgeler, mezarlar, kitabeler, söylentiler, kronikler, şahitlikler, mimari kalıntılar, ritüeller, menkıbeler, devlet arşivleri, şiirler ve sükût. Bir iz, geçmişin kendisi değildir, iz, yokluğun bıraktığı işarettir, tarihçilik, doğrudan hakikatle değil, hakikatin kalıntılarıyla uğraşır. Carlo Ginzbur’un başta Peynir ve Kurtlar kitabında olmak üzere bütün tarih çalışmalarında yapmaya ve göstermeye çalıştığı budur. Tarihçi, kaybolmuş bir dünyanın sesine kulak kabartan, onu işitmeye çalışan kişidir. Ol sebepten tarih, salt epistemolojik değil, hermeneutik bir faaliyettir. Tarihçi, şimdi burada olmayan, sükût etmiş bir zamanı, mekânı ve insanları yeniden konuşturmaya çalışır. Ama mazi konuşmaz, konuşan, tarihçidir, maziyi konuşturan da tarihçidir. Mazinin dilini bugünün diline tercüme eden tarihçidir. O günde olanları bugüne getiren, şimdi burada anlamaya çalışana, buranın diline tercüme etmeye çalışan tarihçidir. Tarih dediğimiz şey, geçmişin kendisi değil, geçmiş ile bugünün karşılaşmasından doğan yorum ufkudur, alanıdır. Yorum bir soru-cevap diyalektiğidir. (Gadamer, Hakikat ve Yöntem-II, 143-144) Tarihçinin soruları değiştikçe tarih de yani yorumlar da değişir. Geçmişe hangi soruları sorarsanız o minvalde cevaplar alırsınız. Her soru cevabını içinde taşır, hiçbir tarihçi geçmişe boş bir zihinle (tabula rasa) gitmez, her tarihçi kendi çağının korkularını, kavramlarını, krizlerini ve umutlarını geçmişe taşır. Abdelfattah Kilito’nun Araplar ve Hikâye Anlatma Sanatı Tuhaf Bir Âşinâlık adlı muhteşem kitabında yazdığı üzere bir toplumun anlattığı hikâyeler, onun korkularının en dürüst itiraflarıdır. (54-55) Bu sebeple tarih, olmuş olanın nötr temsili değildir, bugünün geçmişe yönelttiği soruların örgütlenmiş cevabıdır.

Peki, insan maziyi gerçekten “hatırlar” mı, yoksa sürekli yeniden mi inşa eder? Modern bilinç çoğu zaman hafızayı pasif bir depolama alanı gibi düşünür,  hafıza, mekanik bir kayıt sistemi değildir, insan maziyi olduğu gibi hafızasında muhafaza etmez, maziyi sürekli yeniden anlamlandırır. Hatırlama dediğimiz şey, Enzo Traverso’nun Geçmişi Kullanma Kılavuzu kitabında belirttiği gibi olmuş olanın birebir geri çağrılması değil, şimdinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tertip edilmesidir. Bunun içindir ki bir toplumun aynı tarihsel hadiseyi farklı dönemlerde farklı biçimlerde yorumlaması (hatırlaması) tesadüf değildir. Çünkü Jan Assmann, Kültürel Bellek Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik kitabından da vurguladığı üzere toplumlar geçmişi olduğu gibi değil, bugün ihtiyaç duydukları biçimde hatırlarlar. Bu hatırlamada zaferler büyütülür, travmalar dönüştürülür, yenilgiler unutulur, kahramanlar icat edilir. Aslında hafıza, salt hatırlama değil, aynı zamanda seçme ve dışlama faaliyetidir. Belki hafıza dediğimiz şey bir unutma biçiminden başka bir şey değildir. Hafıza neyin unutulacağına karar verir, neyin unutulacağına karar vermek de bir bakıma neyin hatırlanacağına karar vermektir yani unutmak da bir hatırlama biçimidir. Burada tarih dediğimiz şey, hakikatin korunması mı, yoksa unutmanın disipline edilmiş biçimi mi sorusu ortaya çıkar. Çünkü tarih kaydeden ve eleyen, dışlayan, örten, kapatan bir disiplindir. Hiçbir tarih her şeyi anlatamaz, her anlatı, anlatılar arasında birisini seçmek zorundadır, seçmek ise zorunlu olarak bir başkasını dışlamak demektir. Tarih, daima zahir olan kadar batınla da ilgilidir, tarihçinin anlattıkları kadar susturdukları da tarihin parçasıdır. John Lukacs Tarihsel Bilinç Hatırlanan Geçmiş kitabında tarihin kaydedilen geçmişle sınırlı olmadığını hatırlanan geçmişin de tarihe dâhil olduğunu belirtir. (431-434) Tarihçi geçmişi susturabilir ama hatırlanan geçmiş susturulamaz. Hatta kimi zaman tarihçinin susturduğu şeyler, anlattıklarından daha önemli olabilir. Zira tarih, bilgi ve iktidar arasında her daim sıkı bağlar olmuştur. Buna göre iktidar yalnızca neyin konuşulduğunu değil, neyin konuşulamayacağını da belirler. İktidarın gölgesinde bazı sosyal travmaların uzun süre tarihin dışında bırakılması, bazı halkların görünmezleştirilmesi, bazı yenilgilerin bastırılması yahut bazı şiddet biçimlerinin normalleştirilmesi mümkündür. Tarih burada hafıza olmanın ötesinde, belli tarzda ve belli miktarda unutmanın aracı haline gelir. Dolayısıyla tarih, salt vakıanın bilgisi olmamıştır hiç zaman, bilakis o sadece seçilmiş vakıanın bilgisidir. Bir olayın tarihsel hale gelmesi, sadece yaşanmış olmasına bağlı değildir. Sayısız olay yaşanır ve kaybolur. Tarihe geçen şey, anlatıya dâhil edebilen şeydir, bir olay yaşandığı haliyle değil, anlatılabildiği haliyle tarihe girer. Merkezde hep anlatı vardır, anlatı, dağınık hadiseleri anlamlı bir bütünlüğe dönüştürür. Başlangıçlar, dönüm noktaları, kahramanlar, ihanetler, yükselişler ve çöküşler üretir. Fakat tam da bu nedenle tarih ile edebiyat arasındaki sınır hiçbir zaman mutlak değildir. Richard J. Evans’ın Tarihin Savunusu kitabında sarahatle izah ettiği gibi tarihçi elbette romancı değildir, fakat tarihçinin de olayları birbirine bağlamak, nedensellik kurmak, vurgu yapmak ve anlam örgüsü üretmek zorunda oluşu, tarihin kaçınılmaz biçimde anlatısal bir karakter taşımasına neden olur. İnsan çıplak vakıalarla yaşayamaz, insan anlam ister. Tarih de söz konusu anlam ihtiyacının medeniyet ölçeğindeki örgütlenmesidir. Bu nedenle her tarih yazımı, zorunlu olarak başka ihtimallerin dışlanmasıdır. Bir tarih anlatısı kurulduğu anda başka anlatılar sessizleşir. Merkez kurulduğu anda çevre görünmez hale gelir. Resmî hafıza oluştuğu anda alternatif hafızalar marjinalleşir. Sarah Maza’nın Tarihi Düşünmek Geçmişin Değişen Eşkâli isimli kitabında da altını çizdiği üzere tarih, bilgi üretmekle kalmaz, meşruiyet de üretir. Uluslar, imparatorluklar, ideolojiler ve medeniyetler kendilerini büyük ölçüde tarih anlatıları üzerinden inşa ederler. (s. 300-304)

Tarih gerçekten insanlığın hafızası mıdır; yoksa hafızanın ideolojik organizasyonu mu? Muhtemelen de her ikisi birden. Çünkü insan toplulukları mazi olmadan yaşayamazlar. Mazisi olmayanın bugünü de olmaz, bugünü olmayanın da yarını olmaz. Paul Connerton’un Toplumlar Nasıl Anımsar? kitabında çarpıcı bir şekilde belirttiği gibi geçmiş toplumsal aidiyetin metafizik omurgasıdır, bir toplum neyi hatırlıyorsa odur. Fakat aynı zamanda hiçbir toplum geçmişini bütünüyle tarafsız biçimde hatırlamaz. Faruk Karaaslan’ın Toplumsal Hafıza Hatırlamanın ve Unutmanın Sosyolojisi’nde vurguladığı gibi hafıza her durumda belirli bir düzen içinde bayramlar, anıtlar, müzeler, ders kitapları, marşlar, resmî törenler, yas günleri şeklinde organize edilir. Bunların tamamı toplumsal hafızanın ritüelleştirilmiş biçimleridir. Dolayısıyla tarih yalnızca olmuş olanı anlatmaz; aynı zamanda nasıl hatırlanması gerektiğini de öğretir. Bu nedenle tarih, insanlığın hafızası olduğu kadar, hafızanın siyasallaşmış biçimidir de. Ancak buradan kaba bir rölativizm çıkarmak doğru olmaz, tarihin anlatısal oluşu, her anlatının eşit olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlatıya dayalı hermeneutik keyfîlik demek değildir. Sessizleşmiş olanın hakkını verebilmek, belge ile yorum arasındaki dengeyi koruyabilmek ve kendi çağının ideolojik körlüklerini fark edebilmek tarihçinin sorumluluğu dediğimiz işte burada kendini belli eder. Beatriz Sarlo Geçmiş Zaman Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma kitabında haklı olarak, “hakiki tarihçilik, geçmişi ele geçirmek değil, geçmiş karşısında epistemolojik bir tevazu geliştirebilmektir, zira geçmiş hiçbir zaman bütünüyle bizim değildir” der. İnsan olarak geçmişimizi anlamaya çalışırken, kaçınılmaz biçimde ona kendi sesimizi, duygularımızı, hırslarımızı, umutlarımızı, korkularımızı karıştırmamız yegâne trajedimizdir.

Dedikodu meselesine dönecek olursak dedikodu neden insan topluluklarında bu kadar süreklilik gösterir? Çünkü dedikodu, insanın arızî değil, asli bir tarafına temas eder. İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; aynı zamanda başkalarıyla anlam alışverişi içerisinde yaşayan sembolik bir varlıktır. Bu nedenle insan toplulukları sadece üretim, güvenlik yahut hukuk üzerinden değil, söz, rivayet, ima, temsil ve müşterek kanaat üzerinden de varlıklarını sürdürürler. Dedikodunun sürekliliği tam da buradan doğar: İnsan, hakkında konuşulan ve başkası hakkında konuşarak kendisini kuran bir varlıktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dedikodu, modern dünyanın sandığı gibi sadece düşük seviyeli bir konuşma biçimi olmadığıdır. Bilakis dedikodu, insan topluluklarının somut olarak görünmeyen dolaşım sistemlerinden biridir. İçinde yaşadığımız topluma baktığımızda, toplumun resmî kurumlar üzerinden işlemediğini, bunun yanında gayr-i resmî kanaat ağları üzerinden de işlediğini görürüz. Hangi kişinin güvenilir olduğu, hangi ailenin itibarlı sayıldığı, hangi mekânın tekinsiz kabul edildiği yahut hangi olayın toplumsal hafızaya dâhil edileceği çoğu zaman dedikoduların dolaşımı sayesinde belirlenir.

İnsan neden doğrulanmamış anlatılara inanma eğilimindedir? İnsanın hakikatle ilişkisi salt mantıksal değil, varoluşsaldır, insan doğru bilgi arar ve belirsizlikten/muğlaklıktan (müphemlikten değil, zira muğlaklık karışıklık, müphemlik yaratıcılık doğurur) kurtulmak ister. Belirsizlik ise insan zihni için ontolojik ve varoluşsal bir tedirginlik üretir. Bilinmeyen, insanı sadece epistemolojik olarak değil, metafizik olarak da rahatsız eder. İnsan da, çoğu zaman Bernard Williams’ın Hakikat ve Hakikatlilik kitabında yazdığı gibi kesin hakikatten ziyade anlamlı, bütünlüklü açıklamaya hatta anlatılara yönelme eğilimindedir. (s. 289-296) Bir anlatının doğrulanmamış olması, onun etkisiz olacağı anlamına gelmez. Çünkü insan zihni çoğu zaman ampirik kesinlikten çok, anlatısal tutarlılığa tepki verir. Eğer bir rivayet insanın korkularına, arzularına, tarihsel hafızasına yahut aidiyet duygusuna temas ediyorsa, o anlatı epistemolojik eksikliklerine rağmen dolaşıma girebilir. Modern rasyonalizmin sıklıkla iddia ettiğinin aksine insan “bilen” ve “inanmak isteyen”, “sevmek isteyen”, “anlamak isteyen” bir varlıktır. Bunun içindir ki dedikodu aslında cehaletten değil, anlam ihtiyacından beslenir.

Dedikodu yalnızca bilgi eksikliği midir, yoksa insanın anlam açlığının bir sonucu mu? Bence daha çok ikinci ihtimal söz konusudur.  İnsanın temel meselesi sadece veri toplamak, belgelere ulaşmak değildir, insan, hadiseleri anlamlı bir bütünlüğe yerleştirmek, hayatın dağınıklığı ve parçalanmışlığı karşısında zihinsel bir kozmos kurmaya çalışır. Olayları sadece aktaran değil, onları yorumlayarak bir anlam ağı içerisine yerleştiren bir anlatı biçimi olarak dedikoduların çıkış noktası da burasıdır. Bu nedenle dedikodu, modern epistemolojinin küçümseyici diliyle ifade edildiği gibi “boş konuşma” ya da lakırdı değildir. Bilakis o, insanın anlam üretme faaliyetinin kontrolsüz fakat yaratıcı biçimlerinden biridir. İnsan, bilmediği şeyin etrafında anlatılar üretir, çünkü anlatı, bilinmezliğin yarattığı ontolojik boşluğu doldurur, kişinin bir anlam bütünlüğü içinde kendisini bulmasını sağlar.

İbn Haldun Mukaddime’sinde “Vakalara ait olmak üzere verilen haberlere gelince, bu hususlarla ilgili haberlerin doğru ve sıhhatli olması için haberin vakaya mutabakatına itibar etmek şarttır. Onun için bu gibi hususlarda habere konu olan şeyin vukua gelmesinin imkânına bakmak icap etmektedir.” (Mukaddime, Süleyman Uludağ tercümesi, 1/203) Peki, bir söylentiyi etkili kılan şey doğruluğu mudur, yoksa dolaşım gücü mü? Bana göre çoğu zaman dolaşım gücüdür, zira sosyal gerçeklik sadece doğrulanmış bilgiler üzerinden inşa edilmez, tekrar edilen anlatılar üzerinden de tahayyül edilir. İnsan topluluklarında bir şeyin sürekli anlatılması, onun hakikat gibi algılanmasına dolayısıyla hakikat etkisi üretmesine neden olur. Tekerrür, toplumsal hafızanın en güçlü kurucu unsurudur, birçok rivayet, tarihsel olarak tam doğrulanamasa bile, tekerrür sayesinde sosyal gerçeklik üzerinde son derece güçlü etkiler doğurabilir. İnsanlar çoğu zaman bir anlatının doğruluğuna değil, dolaşım yoğunluğuna daha fazla itibar eder ve inanırlar. Sürekli tekrar edilen şey, zamanla “olmuş olması muhtemel” hale gelir. Modern çağda medya ve sosyal ağlar bu mekanizmayı katbekat hızlandırmıştır. Zira dijital çağda hakikat ile dolaşım arasındaki klasik denge bozulmuştur, artık bir anlatının değeri, çoğu zaman epistemolojik sağlamlığından değil, viral dolaşım kapasitesinden ölçülmektedir. Bu durum, modern insanın hakikat krizi içine düşmesinin en önemli sebeplerindendir.

İnsan hakikati mi arar, yoksa anlatılabilir olanı mı? Galiba insan hakikati ancak anlatılabilir hale geldiği ölçüde kavrayabilir ya da kabul edebilir. Çünkü insan zihni çıplak vakıa ile değil, anlamlandırılmış hadise ile ilişki kurar. İnsanın hakikat arayışı bile anlatısal biçimler içerisinde gerçekleşir, ne var ki anlatılabilir olan ile hakiki olan aynı şey değildir, insan zihni dramatik, yoğun, duygusal ve sembolik anlatılara daha kolay yönelir. Hakikat çoğu zaman sade olduğu için etkisiz, anlatı ise çarpıcı ve etkileyici olduğu için güçlü hale gelir. Gariptir ki insan bazen hakikati değil, hakikatin dramatize edilmiş formunu ister. Bunun sonucu olarak modern dünyada hakikat giderek retorikleşmekte, retorik ise giderek hakikatin yerine geçmektedir. Doğruyu değil, etkili olanı, hakikati değil, büyüleyici olanı tercih etme temayülündeyizdir. Ama zaten doğru ve hakikat ile etkili ve büyüleyici arasındaki sınır çok müphemken aslında neyi neden tercih ettiğimizi tam manasıyla bilebilir miyiz?

Toplumlar neden resmî açıklamalardan çok gayr-i resmî rivayetlere ilgi duyarlar? Çünkü resmî söylem çoğu zaman düzeni muhafazaya yöneliktir, gayr-i resmî anlatı ise görünmeyeni izhar ve ifşa etme iddiası taşır. İnsan zihni, saklanan bir şey olduğuna inanmayı sever,  zira gizli bilgi, sıradan bilgiden daha yoğun bir hakikat hissi veya etkisi uyandırır. Söz konusu olan “örtük hakikat” arzusudur, zira insanlar çoğu zaman resmî açıklamanın eksik olduğuna inanırlar, perde arkasını ifşa eden rivayetlere meraklıdırlar. Dedikodular ise resmî hakikat düzenine karşı alternatif bir yorum alanıdır. Tarihsel sürece baktığımızda bu durum bilhassa modern öncesi toplumlarda daha belirgindir. Çünkü merkezî bilgi mekanizmalarının zayıf olduğu dönemlerde insanlar dünyayı büyük ölçüde sözlü dolaşım üzerinden anlamlandırmışlardır.

Dedikodu, modern öncesi toplumların “gayr-i resmi epistemolojisi” olarak okunabilir mi? Bence hem modern öncesi toplumların hem de modern toplumların gayr-i resmi epistemolojisidir. Çünkü bilhassa modern öncesi toplumlarda bilgi sadece yazılı metinlerden değil, söylentilerden, menkıbelerden, halk anlatılarından, şifahî geleneklerden ve müşterek hafızadan taşınmıştır. İnsanlar dünyayı büyük ölçüde anlatılar üzerinden tanımışlardır. Burada “epistemoloji”yi sadece bilimsel doğrulama anlamında değil, toplumsal bilginin dolaşım biçimi olarak düşündüğümüzde anlatmak istediğimiz daha açık hale gelir. Bu açıdan bakıldığında dedikodu, toplumun görünmeyen bilgi dolaşım ağıdır, kimin güvenilir olduğu, hangi yolun tehlikeli sayıldığı, hangi mekânın kutsal kabul edildiği yahut hangi siyasi aktörün tehdit olarak algılandığı büyük ölçüde bu gayr-i resmî epistemoloji üzerinden şekillenmiştir.

Dedikodu, modern anlamda irrasyonel bir fazlalık değil, insan topluluklarının tarihsel bilgi organizasyonlarından biridir. Dedikodu, bilgi üretmekten çok toplumsal aidiyet üretmenin bir yolu olabilir mi? Belki de asıl işlevi budur. İnsanlar çoğu zaman bilgi edinmek için değil, birlikte konuşmak, muhabbet etmek, bir şeyleri paylaşmak için dedikodu yaparlar. Müşterek anlatı, ortak aidiyet üretir, bir kişi hakkında birlikte konuşan insanlar, gizli bir “biz” duygusu inşa ederler. Dedikodu bilgi alışverişinin ötesinde bir anlam ve anlatı paylaşımı söz konusudur. Dedikodu toplamsal bağları çözmez bilakis o bir toplumsal bağ üretimidir. Her topluluk kendi iç iletişimini, kendi sembolik sınırlarını ve kendi müşterek hafızasını bu tür anlatılar üzerinden inşa eder. Kim içeridedir, kim dışarıdadır? Kim makbuldür, kim değildir? Kim “bizden” sayılır? Bunlar çoğu zaman resmî hukukla değil, dedikoduların dolaşım yoluyla tayin edilir. Dolayısıyla Peter Brooks’un Hikâyeyle Baştan Çıkarılmak Anlatının Kullanımı ve Suistimali’nde belirttiği gibi dedikodu toplumların gayr-i resmi epistemolojisi olduğu kadar sosyolojik bir olgudur da. (s. 35-50) Belki de bu nedenle insan toplulukları dedikodudan hiçbir zaman bütünüyle vazgeçemezler. Vazgeçtiklerinde ise toplumsal bağları hızla zayıflamaya belki de yok olmaya başlar. Çünkü dedikodu yakınlık üretir, insan, başkası hakkında konuşurken aslında kendisine ait bir dünyanın içinden konuşur ve konuştuğu aslında bizzat kendisidir.  Bakmayın siz insanın hakikati aradığına, insan hakikati aradığını söyleyebilir fakat çoğu zaman onu bir arada tutan şey, hakikatten çok müşterek anlatılardır, yani anlatıdan anlama yükseldiği temellerdir.

İnsan anlatılara muhtaçtır, tarih de anlatı haline geldiğinde bir anlam kazanır. Tarih anlatıya ihtiyaç duyuyorsa, tarihyazımı ile edebiyat arasındaki sınır tam olarak nerededir? Bence bu sınır sanıldığı kadar kesin değildir, John Lewis Gaddis’in Tarihin Manzarası Tarihçiler Geçmişi Nasıl Haritalandırır? kitabında belirttiği gibi tarihçi de romancı gibi dağınık hadiseler arasında ilişki kurar, başlangıç ve sonuç belirler, dramatik yoğunluklar üretir, karakterleri ön plana çıkarır, bazı olayları büyütür, bazılarını ise geçiştirir, insan zihni parçalı olguları değil, anlamlı bütünlükleri kavrayabilir, bu sebeple tarih, kaçınılmaz biçimde anlatısal bir forma muhtaçtır. Çünkü Gaddis’e göre tarihçiler, laboratuvara sığmayan gerçeklikleri anlamlandırmaya çalışan “geçmişin kartografları’dır. Caspar David Friedrich’in meşhur tablosundaki yalnız gezgin gibi, uçsuz bucaksız bir geçmiş manzarasına sislerin arasından bakarlar. Sosyal bilimlerin katı formüllerinden ziyade jeolojinin, astronominin ve evrimsel biyolojinin yöntemlerine yakın durup, geçmişin kalıntılarından yola çıkarak geçmişi yeniden inşa ederler.

Fakat tarih ile edebiyat arasındaki temel fark, hayal gücünün sınırında ortaya çıkar. Romancı mümkünü inşa eder, tarihçi ise mümkün olan yorum alanını belgeyle sınırlandırmak zorundadır ama yine de bu ayrım mutlak değildir. Çünkü tarihçinin kullandığı dil, seçtiği kavramlar ve olayları birbirine bağlama tarzı, tarihyazımını bütünüyle nötr olmaktan çıkarır. Burada Hayden White’ın Metatarih kitabında işaret ettiği gibi tarihçilik, salt veri dizimi ve toplanması değil, “emplotment” yani olayları hikâyeleştirme faaliyetidir. İnsan zihni kronolojiyle değil, dramatik örüntüyle düşünür. Her tarihsel anlatı, zorunlu olarak dramatik bir yapı üretir. Çünkü insan zamanı ancak çatışma üzerinden kavrayabilir. Yükselişler, çöküşler, ihanetler, kahramanlıklar ve krizler olmadan tarih anlatısı kurmak neredeyse imkânsızdır. Tarihsel anlatı, dağınık hadiseleri dramatik bir akış içerisine yerleştirir. Bu nedenle tarih kitaplarının dili ile destanların dili arasında çoğu zaman görünmez bir akrabalık vardır. Zaten kahramanlar, ihanetler, yükselişler ve çöküşler olmadan tarih anlatılabilir mi? Bence hayır. Çünkü insan zihni soyut süreçlerden çok şahsiyetler üzerinden düşünür. Medeniyetlerin karmaşık dönüşümleri çoğu zaman tek bir kahramanın iradesine indirgenebilir. Bu sayede tarih anlaşılır hale gelir, ne var ki bu anlaşılabilirlik çoğu zaman indirgemecidir. “Fatih İstanbul’u fethetti” cümlesi, binlerce askerî, ekonomik, teknolojik ve tarihsel süreci tek bir iradeye teksif eder. İnsan zihni karmaşıklığı basitleştirmek ister, kahraman burada tarihsel süreçlerin sembolik yoğunlaşma merkezi haline gelir. İhanet anlatıları da aynı işlevi görür, topluluklar başarısızlıklarını yapısal nedenlerle açıklamaktan çok, “ihanet eden özne” üzerinden açıklamayı tercih ederler ki tarih psikolojik olarak taşınabilir hale gelsin.

Hikâyenin bulunduğu yerde retorik de vardır, hiçbir anlatı bütünüyle nötr olamaz. Her anlatı bir vurgu düzeni inşa eder, bazı şeyleri izhar eder, bazılarını geri plana iter. Retorik, yalnızca süslü konuşma değil, hakikatin görünme tarzını belirleyen tertip kudretidir. Kadim düşüncede belagatın/retoriğin sadece estetik değil, epistemolojik bir mesele olarak görülmesi bundandır. Zira insan çoğu kere hakikati olduğu gibi değil, kendisine sunulduğu biçimde kavrar. (Tayfun Erdoğdu’nun “Tarihyazıcılığında gerçek (realité)-hakikat (verité) sorunsalı” makalesi bu konuda mutlaka okunmalıdır) Bu veçheden bakıldığında dedikodu, hikâye, retorik ve tarih birbirinden tamamen kopuk, farklı veya zıt alanlar değildir. Hepsi, insanın bir hadiseyi anlatıya dönüştürme faaliyetinin farklı yollarından ibarettir. Modern zihnin en büyük yanılgılarından biri, dedikoduyu sadece ahlaki bir zayıflık olarak görmesidir. Oysa dedikodu, insan topluluklarının en eski yorum mekanizmalarından biridir. Dedikodu, yokluk hakkında konuşmadır, bir kişinin hâlihazırda bulunmadığı durumda onun hakkında anlatı üretmektir. Retorik, hakikati görünür kılan bir araç mı, yoksa hakikati örten bir perde mi? Her ikisi de olabilir. Retorik kendi başına ne hakikatin düşmanıdır ne de garantisidir. Çünkü insan hakikate doğrudan değil, dil aracılığıyla ulaşır. Dil ise sadece nötr bir taşıyıcı değildir; vurgu, ritim, sembol ve çağrışım üretir. Sorun retoriğin varlığı değil, retoriğin hakikatin yerine geçmesidir.

İktidar neden sadece kurumlarla değil, söylentilerle de işler? Çünkü iktidar yalnızca bedenleri değil, tahayyülü de yönetmek ister. Kurumlar davranışları düzenleyebilir fakat söylentiler algıları biçimlendirir. İnsan toplulukları sadece yasa aracılığıyla değil, kanaat aracılığıyla da yönetilir. Bu nedenle hiçbir iktidar salt hukuki aygıtlarla ayakta kalamaz, görünmeyen bir anlatı dolaşımına da ihtiyaç duyar. Modern siyaset teorileri yanlış bir şekilde çoğu zaman iktidarı devlet, hukuk, ekonomi yahut kurumlar üzerinden düşünmüştür. Oysa insan topluluklarında iktidarın en eski biçimlerinden biri sözdür. İnsanlar sadece yasa koyarak değil, başkaları hakkında konuşarak da birbirlerini yönetirler. Bu açıdan dedikodu, mikro-iktidarların dolaşım biçimidir. Bir mahallede, ailede, tarikat çevresinde, akademik camiada yahut siyasal toplulukta insanların birbirleri hakkında söyledikleri şeyler, görünmeyen bir denetim ağı oluşturur. Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında tarif ettiği disiplin toplumunun gündelik tezahürlerinden birine göre insan, sadece gözetlendiği için değil, hakkında konuşulacağını bildiği için de kendini kontrol eder. Ama dedikodu sadece bireyi denetlemez; aynı zamanda “biz” duygusu üretir. Her “biz” ise, çoğu zaman bir “onlar” üretir. Dedikodu bu sınır çiziminin en kadim araçlarından biridir.

Peki, kolektif hafıza ile kolektif paranoya arasındaki sınır nedir? Bu sınır, hafızanın hakikati koruma işlevini kaybedip sürekli tehdit üretmeye başladığı yerde ortaya çıkar. Maurice Halbwachs’ın Kolektif Hafıza kitabında belirttiği üzere kolektif hafıza, bir toplumun geçmişle kurduğu süreklilik ilişkisidir. İnsan toplulukları geçmişsiz yaşayamazlar, çünkü geçmiş, aidiyetin metafizik zemini gibidir ancak hafıza sürekli travma üretmeye başladığında, geçmiş artık anlam kaynağı olmaktan çıkar, psikolojik bir kuşatma mekanizmasına dönüşür. Kolektif paranoya dediğimiz şey de bir toplumun, tarihsel travmalarını her daim canlı tutarak kendisini sürekli tehdit altında hissetmesidir. (Şu anda adına İsrail denilen ülkedeki siyonistlerde olduğu gibi) bu gibi durumlarda geçmiş, bugünü açıklayan bir hafıza olmaktan çıkar, bugünü rehin alan bir korku rejimine dönüşür. Her olayın arkasında gizli fail arayan bilinç, bilinçli bir özne olmaktan çıkıp paranoyak bir canavara dönüşür. Toplumun anlattığı hikâyeler, o toplumun korkularını ifşa eder, zira anlatılar sadece bilinçli ideolojileri değil, kolektif bilinçaltını da taşırlar, bir toplum hangi hikâyeleri sürekli tekrar ediyorsa, aslında hangi kaygılarla yaşadığını da ifşa ediyordur. Sürekli “ihanet” anlatısı üreten toplumların güven problemi vardır, sürekli “altın çağ” anlatısı üreten toplumların bugüne dair tatminsizliği vardır, sürekli “çöküş” anlatısı kuran toplumlar ise geleceğe dair metafizik bir umutsuzluk taşırlar. İsmail Gezgin’in Homo Narrans: İnsan Niçin Anlatır? Mit, Masal ve Hikâyenin Arkeolojisi’nde anlattığı üzere medeniyetlerin hikâyeleri, onların ruh haritaları gibidir, mitler, destanlar, kahramanlık anlatıları ve toplumsal travmalar geçmişin anlatısı değildir, kolektif psikolojinin dışavurumudur. Mitler, doğanın bir parçası olarak çevresiyle etkileşiminin insandaki dilsel yansımalarıdır, onun doğa üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyetin öyküleridir. Bu anlamıyla mitler, insanın kendini inşasında kullandığı, kendisi tarafından yaratılan yapı taşlarıdır. İnsan nedir? sorusuna verilecek cevapların toplamıdır. İnsan kendi anlatısıdır, onun bedeni, dünyası, yaşamı ve kültürü hem ürettiği hem de içinde rol aldığı mitler ve masallarda varlık bulur. Modern çağda bu durum daha da karmaşık hale gelmiştir, sosyal medya çağında herkesin tarih anlatıcısına dönüşmesi, tarihin epistemolojik otoritesini de parçalamıştır. Bugün ise dijital ortam, tarihyazımını merkezsizleştirmiştir, her birey artık sadece bilgi tüketicisi değil; aynı zamanda anlatı üreticisidir. Bu durum iki yönlü sonuç doğurmuştur. Bir taraftan tarihsel çoğulluk artmıştır, susturulmuş topluluklar, bastırılmış hafızalar ve alternatif anlatılar görünür hale gelmiştir. Bu hiç şüphesiz olumlu bir gelişmedir, çünkü tarih yalnızca muktedirlerin sesi olmaktan çıkmaktadır. Fakat diğer taraftan epistemolojik kriz derinleşmiştir. Çünkü anlatı üretiminin demokratikleşmesi, hakikatin de demokratikleştiği anlamına gelmemektedir. Tam tersine, doğrulama mekanizmalarının zayıflaması, hakikat ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırmıştır. Sosyal medya çağında herkesin tarih anlatıcısına dönüşmesi, aynı zamanda tarihin parçalanması anlamına gelir, artık ortak hakikat zemini giderek daralmaktadır.

Dijital çağ, dedikoduyu demokratikleştirdi mi, yoksa totalleştirdi mi? Bana kalırsa her ikisini de yaptı, fakat ikinci ihtimal daha baskın hale geliyor. Evet, dijital çağ başlangıçta bilgiye erişimi kolaylaştırdı ve yaygınlaştırdı, merkezî bilgi tekelleri kırıldı, insanlar artık alternatif anlatılara ulaşabiliyorlar, bu anlamda dedikodu demokratikleşti, yani herkes dolaşıma katılabilir hale geldi. Fakat zamanla başka bir şey daha oldu. Dedikodu artık yerel bir sosyal faaliyet olmaktan çıkıp küresel dolaşım sistemine dönüştü. Eskiden söylenti belirli topluluklar içerisinde yayılırdı, bugün algoritmalar onu küresel ölçekte çoğaltıyor. Bu veçheden bakınca dedikodu sadece demokratikleşmedi, aynı zamanda totalleşti de. Artık insan sürekli dolaşım halindeki anlatı bombardımanı içerisinde yaşamaktadır. Her an yeni krizler, komplo teorileri, korkular, linçler ve dramatik hikâyeler üretilmektedir. Bu durum insan zihnini sürekli uyarılmış halde tutmaktadır. Modern insan bu durumda şu soruyu kendisine sormadan edemiyor, gerçekten bilgi toplumunda mı yaşıyorum, yoksa söylenti toplumunda mı? Bilgi toplumunda yaşadığını iddia edenlerin en büyük yanılsamasının, veri yoğunluğunu bilgi sanmak olduğunu söyleyebilirim. Bugün insan tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok enformasyona maruz kalıyor, fakat bu durum otomatik olarak daha hikmetli bir bilinç üretmiyor. Bilgi yalnızca veri birikimi değildir, bilgi, ayıklama, tertip etme, anlamlandırma ve hakikatle ilişki kurma faaliyetidir. Oysa modern dijital düzen, insanı sürekli enformasyon akışına maruz bırakarak düşünme derinliğini aşındırmakta, merakını bitirmekte, dikkatini dağıtmaktadır. İnsan artık çoğu zaman bilmemekte, sadece dolaşıma katılmaktadır. Bu nedenle modern insan “bilgi toplumu”ndan çok, “sürekli dolaşım toplumu”nda yaşamaktadır. Burada hakikatin yerini teşhir almıştır. Bir anlatının değeri doğruluğundan çok, dolaşım kapasitesiyle ölçülmektedir. Algoritmik sistemler, insanın hakikat arayışından çok dikkat ekonomisine hitap etmektedir. Böylece dedikodu, modern çağda ilkel bir kalıntı olmaktan çıkmış, dijital medeniyetin temel dolaşım biçimlerinden biri haline gelmiştir. Byung Chul Han’ın Anlatının Krizi’de de ifade ettiği gibi insanlık ilk kez bu kadar çok konuşup bu kadar az anlamakta, bu kadar fazla görünüp bir o kadar da silikleşmekte, bu kadar fazla paylaşmakta ama bir o kadar da kendini azaltmaktadır.

Heidegger “das Man” diye kavramdan bahseder. Heidegger’e göre gündelik insan varoluşu çoğu zaman sahici/otantik değildir, insan, herkesin düşündüğü gibi düşünür, herkesin konuştuğu gibi konuşur, hakikatin yerini dolaşımda olan kanaatler alır. Gelgelelim Heidegger’in “Gerede” dediği lakırdıyı sakil bir anlamda kullanmaz. Bilakis lakırdı veya dedikodu “hergünkü Dasein’in varlık minvallerinden olan anlama ve tefsiri tesis müspet bir fenomeni imler. Söz; çoğunlukla kendini dile getirmektedir ve zaten hep kendini dile getirmiş olmaktadır. Söz dildir. Keza dile getirilenlerde hep anlayış ve tefsir bulunur.” (Varlık ve Zaman, 35 paragraf, s. 177, K. Harun Ökten tercümesi, 2008) Heidegger insanın, dünyaya “atılmış” bir varlıktır olduğunu yani kendisini önceden kurulmuş anlam ufuklarının içerisinde bulunduğunu da belirtir. Dil, tarih, gelenek ve medeniyet, insanın düşüncesinden önce vardır. Bu nedenle insanın hakikatle ilişkisi dolaysız değil, hermeneutiktir. Ama insan yalnızca anlatılar arasında kaybolmuş relativist bir varlık değildir. Gadamer’in dikkat çektiği gibi insanın tarihselliği, hakikati imkânsızlaştırmaz, tam tersine hakikate ulaşmanın mümkün şartıdır. Çünkü insan ancak belirli bir ufuk içerisinden anlayabilir, ufuksuz bilinç yoktur. Hakikat burada nesnenin tamamen ele geçirilmesi değil, varlığın insana kendisini açma derecesidir. İnsan, hakikati “inşa etmez/kurmaz”, hakikatin imkân verdiği ölçüde ona iştirak edebilir ancak. Çünkü hakikat insan zihninin icadı değil, insanı aşan bir varlık düzenidir. Fakat insan bu düzene hiçbir zaman Tanrısal bir mutlaklıkla nüfuz edemez, insan hakikati tüketemez, sadece ona yaklaşabilir. İnsan hakikate muhtaç ve hasrettir, fakat yoruma mahkûm ve mecburdur.

Hermeneutik faaliyet, hakikati yok etmek değil, hakikate yaklaşma imkânlarını çoğaltmaktır. Yorum zorunludur, fakat yorumun zorunlu olması hakikatin yokluğu anlamına gelmez, zira yorumun mümkün olması için bile yorumlanan bir şeyin bulunması gerekir. Bir diğer deyişle, anlatılar hakikatin yerine geçmez, hakikate yaklaşmanın insanî biçimlerini oluştururlar. Burada tarih meselesi tekrar gündeme gelir. Tarih, dedikodudan gerçekten ayrılabilir mi, yoksa sadece daha disiplinli bir dedikodu biçimi midir? Bu soru ilk bakışta provokatif görülebilir ama tarihyazımının ontolojik ve epistemolojik sınırlarını ifşa etmesi bakımından önemlidir. Dedikodu da tarih de geçmiş hakkında dolaşıma giren anlatılardır, her ikisi de seçer, vurgular, eksiltir ve yorumlar, bir olay yaşandığı haliyle değil, anlatıldığı haliyle toplumsal hafızaya girer. Ancak tarih ile dedikodu arasındaki temel fark, usûldedir. Dedikodu dolaşımın kendisine dayanır, tarih ise tahkike dayalı bir tahkiye olmak zorundadır. Tarihçi ise rivayetleri eleştiriye tâbi tutar, kaynakları karşılaştırır, bağlamı inceler ve anlatıyı disipline etmeye çalışır. Fakat bütün bu yöntemlere rağmen tarih yine de hiçbir zaman geçmişin kendisi olamaz. Çünkü geçmiş artık mevcut değildir, tarihçi sadece izlerle, işaretlerle çalışır. Heideggerci anlamda tarih, “olan şey” değil, olmuş olanın bugündeki açığa/oluşa çıkış tarzıdır. Tarih, geçmişin kendisi değil, geçmişle kurulan hermeneutik ilişkidir. Tarihin tamamen anlatısal boyuttan kurtulması mümkün değildir.

Jacques Ranciére’nin Tarihin Adları &Bilgi Poetikası Alanında Bir Deneme kitabında anlattığına göre İngilizler “story” ile “history” arasındaki etimolojik yakınlığa rağmen aralarında bir ayırım yaparlar. (s. 29) Ama bu ayırıma rağmen tarih de en nihayetinde anlatıdır. Tarihçinin yaptığı şey, geçmişte yaşanmış sonsuz sayıdaki hadise içerisinden belirli olayları seçmek, bunları belirli bir nedensellik örgüsü içerisine yerleştirmek ve anlamlı bir bütünlük halinde sunmaktır. Bu sebeple tarih ile hikâye arasında yapısal olarak hep bir akrabalık olacaktır.

Buraya kadar anlattıklarımızın hasılası olarak asıl meselenin tarih, hikâye ve dedikodu arasında mutlak sınırlar çizmek olmadığı, bilakis insanın dünyayla, zamanla, hafızayla ve hakikatle kurduğu ilişkinin anlatısal mahiyetini izhar etmek olduğu umarım bir nebze anlaşılmıştır. Çünkü insan, olup biten hadiselerin içinde yaşayan bir varlık olmaktan önce, onları anlamlandırmaya çalışan bir varlıktır. Bu yüzden tarih de, hikâye de, dedikodu da dağınık tecrübeyi anlamlı bir bütüne dönüştürme ihtiyacının farklı tezahürleri olarak karşımıza çıkar: İnsan yalnızca yaşayan değil, yaşadığını yorumlayan, yalnızca gören değil, gördüğüne mana veren; yalnızca hatırlayan değil, hatırladığını yeniden inşa eden bir varlıktır. Bu sebeple tarih ile hikâye arasındaki akrabalık da, dedikodu ile hafıza arasındaki yakınlık da tesadüf değildir. Bunların her biri, insanın zamana karşı geliştirdiği anlam denemeleridir. Ancak bütün bu anlatı biçimlerinin ortak zeminde buluşuyor olması, onların birbirine indirgenebileceği anlamına da gelmez. Tarihi dedikodudan ayıran şey, hakikate ulaşmış olması değil, hakikate yaklaşabilmek için geliştirdiği usûl, tahkik ve eleştiri disiplinidir. Tarih, kesinliğin değil, sorumluluğun adıdır. Tarihçi geçmişi yeniden üretemez, fakat geçmişten kalan izleri dikkatle okuyarak, sessizleşmiş sesleri işitmeye çalışarak ve kendi çağının körlükleriyle hesaplaşarak hakikate yaklaşma çabası gösterebilir. Bu nedenle tarih, geçmişin kendisi değil, geçmişle kurulan dürüst ve disiplinli bir hermeneutik ilişkinin adıdır. Dijital çağın gürültüsü içinde bu hakikat daha da belirgin hale gelmektedir. Bugün insanlık tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla anlatı üretmekte, paylaşmakta ve tüketmektedir. Fakat anlatıların çoğalması, kendiliğinden anlamın çoğalması demek değildir. Tam tersine, bazen anlatı bolluğu hakikatin üzerini örten yeni bir sis tabakası oluşturabilmektedir. Bu yüzden çağımızın temel sorunu bilgi eksikliği değil, anlam eksikliğidir; veri yetersizliği değil, hikmet yetersizliğidir. İnsan, her zamankinden daha fazla şey bilmekte, fakat daha az şey idrak etmektedir. Nihayetinde insanın kaderi, hakikate muhtaç olmakla yoruma mahkûm olmak arasındaki o ince çizgide yürümektir. Ne bütünüyle anlatılardan kaçabiliriz ne de hakikati yalnızca anlatılara indirgemeye hakkımız vardır. Hakikat, hiçbir anlatının bütünüyle kuşatamayacağı kadar büyük; insan ise hiçbir hakikati bütünüyle tüketemeyecek kadar küçüktür. Bu nedenle tarih, hikâye ve dedikodu üzerine düşünmek, gerçekte insanın kendi varoluşu üzerine düşünmesidir. Çünkü insan, anlatılar arasında yaşar; fakat onları aşan bir hakikatin özlemiyle var olur. Bütün hermeneutik çabanın, bütün tarihyazımının ve bütün insanî tefekkürün nihai anlamı da burada gizlidir. İnsana payına düşen hakikati sahiplenmek değil, ona karşı tevazu geliştirmek, onu tüketmekte değil, ona doğru yol almaktır. Zira insanın büyüklüğü, hakikate hükmetmesinde değil, hakikatin çağrısını işitebilecek kadar mütevazı ve agâh olabilmesindedir. Bu yüzden tarih de, hikâye de, hafıza da ve hatta dedikodu bile, en derinde, insanın kendisini ve dünyadaki yerini anlama teşebbüsünden başka bir şey değildir. İnsan konuşur, anlatır, hatırlar ve yorumlar, çünkü bütün bunların ötesinde, varlığın sonsuz sessizliği içinde hakikatin yankısını duymaya çalışmaktadır. O halde bu yazıyı Özkan Gözel’in duasıyla (Kim Bulmuş ki Yerini, s. 123) hitama erdirmekten gayrı elden ne gelir ki!

“Ömrümün öyle bir kavşağına varayım ki bana eskiden yapıp etmelerimin saçma bir yığını olarak görünen tüm geçmişim birden anlamına kavuşuversin.

O kavşak noktasından tüm bir geçmişe yayılan bir anlam halesi alsın yürüsün.

Anlayayım ki

yaşadığım hiçbir şey saçma değilmiş,

her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibiymiş.

Anlayayım ki

su akar yatağını bulurmuş.

Ve anlayayım ki

benim de meğer bir yazgım varmış da

ben yazdıklarımla çoktan ona mü/dâhil olurmuşum….”

Yorum Analiz Haberleri

Sekülerleşme teorisinin krizi ve yeni arayışlar
Körfez'in kırılgan güvenliği: Tarafsızlık bir lüks mü?
İlkel “komünal” toplum veya "Qomunal çiye kuro?"
"Yüce birey" illüzyonu
Türkiye’nin istikamet arayışında -Adil ve eşit bir hukuk işleyişi mümkün mü? -2