Tabuların gölgesinde Türkiye’m

Bu ülkenin fikir hayatının önünde üç büyük “tabu” var…

1. Atatürk;
2. Laiklik;
3. Ordu.
Gerçi din, inanç konusu olduğu için, “tabu”lar sıralamasına girmez, ama din bile bunlardan sonra gelir!..
Başöğretmenim Hikmet Bey’i hatırladım gene…
“Atatürk’ü tartışmayacaksınız, sadece sevip sayacaksınız” derdi.
Ama bunun nasıl olacağını söylemezdi.
“Sevip sayacaksınız o kadar…”
Dayatmalarını “dişlerimizi sökme” tehdidine dayandırdığı için, sesimizi çıkarmazdık…
“Pazar günleri elif-be öğrenmek için camie gidenlerin dişlerini sökerim!..”
“23 Nisan Bayramı’na katılmayanın dişlerini sökerim!..”
“Atatürk şiirlerinden birini ezberlemeyenin dişlerini sökerim!..”
Ben en az on “Atatürk” şiiri ezberleyerek hem dişlerimi garantiye almış, hem de Başöğretmen’in gözüne girmiştim. Ama başka bir dert yüklenmiştim: Her milli bayramda mutlaka şiir okumak zorundaydım.
Böyle yetiştirildiğimiz ve devlet düzeni de buna göre şekillendiği için sorularımızı hep içimize attık…
Sonuçta çok şey “tabu”ya dönüştü!
O kadar ki, bazı “insani zaaflar” söz konusu olabilir endişesiyle, Atatürk’ün tek resmi eşi Lâtife Hanım’ın anılarını bile çift anahtarlı çelik kasalara kilitledik: Alın size bir “tabu” daha!
Gizliliğin merakı celbettiğini, merakın ise envai çeşit “söylenti” ürettiğini görmezden geldik.
Daha beteri, yersiz endişelerimiz ve “tabu” merakımız yüzünden, Türkiye, yirmibirinci yüzyılda ortaçağ “yasak”larını yaşayan bir ülke görüntüsü aldı.
“Kişiye özel” kanun yapan ve anayasasına “değiştirilmesi dahi teklif edilemez” maddeler koyan bir ülkenin “demokratik ülke” olduğunu kimseye anlatamazsınız…
Elaleme ayıp oluyor!

“Tabu”ları olan ülkelerde, “gizlilik” esas olur…
Şeffaflık nadirattandır…
“Tabu”ları olan ülkelerde “yalan-dolan”lar olur…
Doğrular nadirattandır…
“Tabu”ları olan ülkelerde “derin yapılanma”lar (Ergenekonlar, darbe plânları, vs.), çeteleşmeler olur…
Bunlar olunca, pek tabii faili meçhuller olur…
Siyasi cinayetler olur…
İlk bakışta anlamlandırılamayan uçak (Orgeneral Eşref Bitlis’in ölümüyle sonuçlanan “uçak kazası” gibi) kazaları, helikopter (Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle sonuçlanan “helikopter kazası” gibi) kazaları olur…
Telefonlarınız dinlenir…
Mailleriniz okunur…
Özel hayatın gizliliği sürekli ihlâl edilir…
Hatta cumhurbaşkanları bile zehirlenerek (Özal’ın eceliyle öldüğüne artık kimse inanmıyor) öldürülebilir.
Kısacası, “tabu”ların olduğu yerde;
1. Demokrasi olmaz;
2. Şeffaflık olmaz;
3. Doğruluk-dürüstlük olmaz…
Türkiye böyle bir süreçten geçiyor.

Şimdi esasa gelelim…
Çoğumuz Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında Ak Parti iktidarına yönelik düşmanlığın “laiklik” hassasiyetinden kaynaklandığını düşünürüz…
Oysa bu yanıltıcı bir görüntüdür…
Hem asıl maksadı saklamak, hem de mümkün olduğu kadar fazla “yandaş” bulup düşmanlığı geniş kitlelere yaymak için olaya bu görüntü bilhassa verilmiştir.
Düşmanlığın özünde “tabuların muhafazası”, ayrıca geçmişte işlenen suçların sis perdesi arkasında kalmasının sağlanması yatıyor.
Çünkü Ak Parti iktidarı, “tabulardan arınmış şeffaf devlet” yapısı oluşturulması için cumhuriyet tarihimizde ilk kez ciddi bir adım atmıştır…
Bu adım sayesinde Ergenekon ve darbe plânları deşifre olmuş, sorumlular mahkeme karşısına çıkarılmıştır.
Koparılan yaygara, eski suçların örtbas edilmesine ilişkindir. Yaygaranın şiddeti işlenen suçların büyüklüğünü göstermektedir.
Türkiye yeni bir viraja girdi. Referandum sonuçları bu virajın daha arızasız alınmasını sağlayacaktır.
Türkiye şeffaflaşmak zorundadır ve şeffaflaşacaktır: Bunu sağlamak için de geçmişiyle mutlaka hesaplaşacaktır.

VAKİT