Suriye’deki Harici Radikalizmini Kim Destekliyor

KENAN ALPAY

 

Mehmet Ali Birand’ın “Suriye  halkını Esad’dan kurtarmak bizim görevimiz değil ve olmamalı”  sözlerine eşlik eden Ertuğrul Özkök’ün “bu bizim savaşımız değil” tarzı cümlelerde şaşılacak bir nokta var mı sizce?

Şaşılacak bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. Çünkü onların ‘biz’ olarak kimi kastettikleri üç aşağı beş yukarı bilinir.

Birand ve Özkök’ün temsil ettikleri dünyada Suriye halkı ‘bize’ dâhil değildir, ‘bizden’ sayılmazlar. Hatta Suriye halkı Birand ve Özkök’ün de dâhil olduğu laik iktidar sınıfları tarafından aynen Türkiye’deki benzerleri gibi ‘düşman’ konseptte konuşlanmışlardır. Netice itibariyle Esed-Baas despotizminin laik karakteri sebebiyle elbette ki İslamcı halka karşı muhafaza ve müdafaa edilmesinde fayda vardır.

Türkiye’deki iktidar imkânlarını bir asırlık “irtica ile mücadele plan ve operasyonlarına” bağlı olarak elde etmiş olanlar tabiatları neyi gerektirir? En başta şunu: Ulusal kimlik ve sınırlara halel getirecek risklerden uzak durmayı. Demek ki ABD adına Kore’ye veya Somali’ye gitmek, Irak’a karşı cephede rol almak için heveskâr olmak, Afganistan işgaline NATO adına destek olmak kendileri adına bir risk değil teminat olarak değerlendirilmiştir.
 

Selefi, Vahhabi, el Kaideci, Harici Radikalizmi!

Suriye’de yaşanan hadiselerde Türkiye’deki iktidar sınıfları Esed-Baas rejiminin bekası için safları sıklaştırmaktadır. Bu sebeple 28 Şubat ve 27 Nisan sürecinin tüm aktörleri bu dönemde Suriye vesilesiyle ama bu kez İslamcı bazı unsurları da aralarına katarak dayanışma sergilemekte.

Suriye’de işlenen katliam ve yıkımlarda Baas-Esed rejimiyle stratejik işbirliği anlaşması bulunan ve bölgeye sürekli olarak üstelik konvoylar halinde emekli asker ve istihbaratçılardan oluşan “hacı adayları” gönderen İran’ı es geçip Suudi Arabistan ve Katar’ı asıl sorumlu ilan etmenin ne manası var? İran’ın (ve Hizbullah’ın) Suriye üzerindeki askeri-istihbari nüfuzunu görünmez veya önemsiz kılmaya paralel seyreden ‘analizler’in zirve yaptığı nokta Suudi Arabistan ve Katar’ın bütün kötülüklerin müsebbibi ‘büyük şeytan’ gibi lanse edilmesinde kendini gösteriyor.

Bulaç’ın İran’ın arkasında durduğu Suriye yönetimin günahlarına değil de rejim muhaliflerine desteğinin ne şekilde ve ne kadar olduğunu tam olarak bilmediğimiz Suudi Arabistan ve Katar desteğine dikkat çekerek neyi anlatmaya veya hangi problemi çözmeye çalıştığı tam bir muamma. Yaşanan bunca katliama rağmen resmen ve alenen ilan edilmiş bir Suriye-İran stratejik ortaklığını bir kenara koyup gerçekliği her zaman tartışmalı ajans haberlerine veya istihbarat raporlarına yaslanarak Körfez’den gelen selefi-harici radikalizmini sorunun doğuşunda, tırmanmasında ve devamında asıl müsebbip olarak teşhir etmek için herhalde epeyce uzmanlaşmış olmak gerek.

İran’ın bu süreçte hiçbir itibarı kalmadığı için İran adına bu işe soyunanları uzun uzadıya kritik etmeye değmez. Bırakın itibarı sadece Suriye halkı nezdinde değil (İran devletine peyk olanların haricinde) İslam toplumları nezdinde Esed-Baas despotizmini ayakta tutmak üzere seferber olduğu için İran ve Hizbullah öfke ve nefret duygularını celbetmektedir.

Esed rejimin işlediği tecavüz, yıkım ve kıyımların meşrulaştırılmasında müracaat ettiği en önemli söylem “tekfirci Selefi terörü, el Kaide terörü”dür. Selefi veya el-Kaide öylesine güçlü bir nefret unsuru olarak inşa edildi ki ABD ile İran’ı, AB ve Rusya’yı Esed rejime razı olmaya ikna etti. Türkiye’deki sol-sosyalist, Alevi, Kemalist çevreleri laik-sosyalist Baas sevdasıyla sokaklara dökmek için nefret unsuru olarak inşa edilen bu sihirli kelimeler yetiyor da artıyordu. Ortadoğu’nun bataklığa dönüşüp Afganistanlaşması, Hatay’ın Peşaver olması, Çeçen cihadistlerin bölgeyi kaosa sürüklemesi korkusu son dönemin salgın ve bulaşıcı bir hastalığı gibi sirayet etti bütün bünyelere. Sonuç malum: “Esed’e kerhen evet.”

Bizim için kimin ne söyleyip yaptığından daha önemlisi Müslüman aydın-âlim ve kanaat önderlerinin ne söyleyip yaptığıdır. Adalet ve merhametle şahitlikten birinci derecede sorumlu olanlar ne söylüyor ve yapıyor? Bu soruyu Ali Bulaç üzerinden tekrar sormak durumunda kaldığımızda maalesef hiç de iç açıcı, yürekleri soğutucu bir cevap bulmak mümkün olmuyor. Çünkü Bulaç, Suriyeli Müslümanlara karşı başından bu yana mesnetsiz, mantıksız ama daha önemlisi merhametsizce yakıştırmalarda bulunmaya devam etmekte. Üstelik psikolojik harp uzmanlarına parmak ısırttıran bir buluşla Suriye’de Esed rejimine karşı mücadele eden muhalefete “Harici Radikalizmi” yaftasını yapıştırarak bu işi sürdürmekte.
 

Çirkin Yafta: Harici Radikalizmi

Ali Bulaç kaleme aldığı seri yazılarda Suriye’deki hataları yanlış okumalara hamlediyor. Fakat öyle istatiki bilgiler veriyor ki ne Esed rejimi ne de ülkedeki Hıristiyanlar üzerine Batı adına hesap yapanlar bu rakamlardan bahsediyor. Mesela Suriye’nin nüfusun yüzde 25-30 arası Nusayri ve Hıristiyanlardan oluşmuş olmasından bahsediyor. Nereden çıktı şimdi bu oran? Esed’in tabanını abartılı oranlarla genişletme işi size mi düştü yoksa?

Bulaç Suriye intifadasını başından beri “Körfez ülkelerinin aktif katılımıyla sivil muhalefet silahlı mücadeleye ve arkasından ülke iç savaş girdabına girdi.” iddiasını dillendiriyor. Nusayri, Hıristiyan ve Sünni nüfusun kayda değer bir bölümünün Esed’in yanında yer almasını Körfez ülkelerinin silahlı provokasyonuna bağlıyor. İki temel sorun var bu önermede. İlki Suriye halkının iradesini ve bu iradeye karşı Esed rejiminin katliam politikalarını görmezden gelmek. İkincisi ise şeytanlaştırılmış bir Suudi Arabistan ve Katar metaforuyla bölgedeki gelişmeleri çözümleyeceğini sanan miyopluk ve İran etkisiyle oluşturulmuş eskiden kalma bir paradigma.

İşkence, tecavüz, yıkım ve katliam üzerine kurulu bir rejime karşı “Suriye’de eğer Sünni temkin modeli uygulansaydı…” diye başlayan bir cümle kurmakla ne yapılmak istenir? Uzun yıllar ağır bedeller ödemiş bir halkın basiret, feraset ve cesaretiyle alay mı ediliyor yoksa Beşşar Esed’in babasından devraldığı kan dökmekteki heveskâr, cüretkâr maharetleri mi hafife alınıyor? Bulaç, bu derin çelişkilere nasıl sürükleniyor acaba?

Suriye halkını silahlı mücadeleye, oradan iç savaşa teşvik edenin  “Batı, Arap yarımadası ve Körfez ülkeleri” olarak tasvir etmekle Bulaç, klasik Baas-İran-Sol-Kemalizm ezberlerini tekrarlamaktan öteye bir adım olsun geçemiyor. Suriyeli Müslümanları basit bir piyon, adi bir işbirlikçi ve akılsız bir güruh gibi resmeden bu yaklaşım hiçbir analitik değer taşımıyor. Daha ötesi derinleşen çözümsüzlüğü Esed-İran-Rusya hattına değil de başka ülkelere fatura ediyor. Harici unsurlar karışmasaydı eğer işler yolundaydı yani.

Sözde AK Parti eleştirisi yaptığı en son noktada Bulaç “Türkiye’nin ‘Harici radikalizm’e itibar etmesi”yle Sünni temkin modelini terk ettiğini iddia ediyor. Bulaç’a göre Sünni temkin modelinde ısrar edilseydi “belli bir süreçte Baas yönetimi değişecekti.” Tabii ki Türkiye’nin itibar ettiği Haricilik Suriye’de hortlamasaydı eğer.

Ne diyelim; Ali Bulaç tarafından Suriye’de keşfedilen “Harici Radikalizmi” kavramı, sosyal bilimlere ve psikolojik harp literatürüne armağan olsun.