Suriye’de yeni bir dönüm noktası olarak 18 Ocak Mutabakatı

“Mutabakatla ortaya çıkan tablo, Arap aşiretlerin önemli bir kısmının Şam yönetimi ile işbirliği yaptığı ve resmen feshedilmemiş olsa da SDG’nin fiilen parçalandığı anlamına gelmektedir.”

Suriye’nin toprak ve kurumsal bütünlüğünde yeni bir dönüm noktası: 18 Ocak Mutabakatı

Veysel Kurt / ORSAM - AA Analiz


18 Ocak 2026 tarihi, Suriye devrimi açısından yeni bir dönüm noktasını teşkil ediyor. Devrimin ardından şekillenen ve uluslararası kamuoyunda kabul gören Ahmed Şara yönetimi bir yandan Suriye’nin yeniden yapılanması için çaba sarf ederken öte yandan Suriye’nin toprak ve kurumsal bütünlüğünü sağlamaya dönük ciddi meydan okumalarla karşı karşıya kaldı. Bu anlamda en önemli dosyalardan birisi de ABD desteği ile kurulan ve ABD tarafından DEAŞ’a karşı yürütülen mücadele sürecinde silahlandırılan SDG dosyası idi. SDG her ne kadar Kürt ve Arap unsurları barındırsa da YPG’nin kontrolünde olduğu da bilinen bir gerçekti. Devrimden sonra Şam yönetiminin, ABD’nin arabuluculuğunda silaha başvurmaksızın çözmeye çalıştığı bu mesele ile ilgili en önemli süreçlerden birisi de 10 Mart Mutabakatı oldu.

10 Mart Mutabakatı, Suriye Kürtlerini, ülkenin asli bir unsuru olarak kabul ederek, Kuzeydoğu Suriye’deki tüm sivil ve askeri kurumların, Suriye devleti yönetimi çerçevesinde entegre edilmesi, sınır kapıları, havaalanları ve petrol ile gaz sahalarının devlet kontrolüne geçmesini öngörmekteydi. Bu ilkelerin hayata geçirilmesi için kurulacak komitelerin çalışmalarını 2025 yılı sonuna kadar tamamlaması ve süreci fiilen yürütmesi beklenmekteydi. Ancak SDG tarafının anlaşmayı "özerklik" temelinde anlamlandırması ve bu çerçevede ısrar etmesi, bu amacını gerçekleştirmek için - İsrail ile ittifak yapma girişimleri dahil - oldukça agresif bir tutum içine girmesi ve nihayetinde süreci baltalamaya dönük girişimleri nedeniyle anlaşmanın uygulanması akamete uğradı.

Şara yönetiminin Lazkiye ve Süveyda’daki isyanlar nedeniyle bir yol kazası yaşayacağı beklentisi ile İsrail’in Suriye güvenlik güçlerini doğrudan hedef alması, SDG yönetiminin mutabakatı uygulamak yerine farklı beklentilerle hareket etmesine yol açmış olabilir. Nitekim bu dönemde Nusayri ve Dürzilerin bir kısmının, SDG ile “özerklik” konusunda söylem birliğine varmış olması tesadüf değildi.

Öte yandan 10 aylık süreçte Şam yönetiminin uluslararası arenadaki tanınırlığını artırması ve meşruiyet kazanması, zamanın Şam’dan yana olduğuna dair önemli işaretlerdi. Bu anlamda Ahmed Şara’nın Cumhurbaşkanı sıfatıyla Birleşmiş Milletler'e (BM) davet edilmesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisiyle doğrudan görüşmesi ve daha önemlisi Esed dönemi ve iç savaş yıllarında Suriye’ye uygulanan bütün yaptırımların süreli de olsa askıya alınmasıyla birlikte Şam yönetiminin, Lazkiye ve Süveyda’dan kaynaklı meydan okumaları sancılı süreçlerden sonra da olsa atlatması, bu anlamda önemli göstergeler oldu.

Mutabakata giden süreç

10 Mart Mutabakatı'nın hayata geçirilmesi için belirlenen 2025 yılının sonuna gelindiğinde, mutabakatın uygulanması bir yana, YPG’ye bağlı güçlerin Halep’te kontrol altında tuttukları Beni Zeyd, Eşrefiye ve Şeyh Maksud Mahallelerinde SDG unsurlarının gerçekleştirdiği saldırılar, Şam yönetiminin güvenlik operasyonunu başlatmasını tetikledi. 6 Ocak’ta başlayan güvenlik operasyonu, 11 Ocak’ta bu mahallelerin YPG’den arındırılması ile sonuçlandı ancak bu noktada kalmadı. Operasyonlar Meskene ve Deyr Hafir'e yerleşen YPG’li gruplara karşı kaldığı yerden devam etti. Bu bölgelerin de kontrol edilmesi ile tamamlanması beklenen güvenlik operasyonu, PYD’nin silah zoru ve ABD’nin desteği ile kontrol altında tuttuğu Rakka ve Deyrizor şehirlerine yönelik olarak genişledi. Arap aşiretlerinin de SDG’den koparak Şam yönetimi ile birlikte saf tutması bu iki büyük şehrin Şam yönetimi tarafından kontrol edilmesi ile sonuçlandı. Rakka ve Deyrizor şehirleri yalnızca teritoryal büyüklükleri ve demografik yapıları açısından değil, Suriye’nin doğal gaz ve petrol yataklarının önemli bir kısmını barındırması açısından da önem taşımaktadır. Dahası, YPG’nin domine ettiği SDG yapılanmasının Arapları da içerdiği ve temsil ettiğine yönelik propaganda da çökmüş oldu.

Şam yönetimi lehine oluşan bu askeri tablonun bir siyasi çıktıya dönüşmesi artık kaçınılmaz oldu. Böylece güvenlik operasyonunun devam ettiği süre zarfında yürüyen müzakereler sonunda, Şam yönetiminin elinin oldukça güçlü olduğu bir bağlamda yeni bir mutabakat metni ortaya çıktı.

18 Ocak Mutabakatı'nın içeriği

ABD yönetiminin aracılığı ile ortaya çıkan mutabakat metni, içeriği açısından 10 Mart Mutabakatı'nı andırsa da bazı açılardan önemli oranda farklılaşmaktadır. Bu anlamda en önemli ayrışma noktası Şam yönetiminin hedeflerine ulaşan bir güvenlik operasyonunun ardından imzalanmış olmasıdır. Bu yönüyle - ABD'nin arabuluculuğunda imzalansa da - kazanan tarafın perspektifini yansıtması doğaldır.

14 maddeden oluşan metin, Şam-SDG müzakerelerine yeni bir hukuki çerçeve olarak ortaya çıkmıştır. Suriye’nin topraksal, kurumsal ve kimliksel bütünlüğü temelinde oluşturulan metin 10 Mart Mutabakatı'na göre teritoryal ve kurumsal düzenlemeleri daha somut bir düzlemde şekillendirdiği açıktır. Mutabakat metninde yer alan maddelerin, güvenlik, idari düzenlemeler ve egemenliğin tesis edilmesine ilişkin önemli boyutları haizdir.

Güvenlik kapsamında, tüm cephelerde ve temas hatlarında derhal ve kapsamlı ateşkes ilan edilmesi ve SDG’ye bağlı tüm askeri birliklerin Fırat’ın doğusuna çekilmesini, ayrıca Deyrizor ve Rakka illerinin, idari ve askeri olarak tamamen Suriye hükümetine devredilmesini öngören maddeler, güvenlik operasyonu ile elde edilen askeri kazanımları garanti altına almaktadır. Güvenlik alanına ilişkin bir başka madde ise 10 Mart Mutabakatı'nda üç tümen olarak Suriye ordusuna entegre olması teklif edilen SDG’nin askeri ve güvenlik unsurlarının, yeni anlaşmaya göre bireysel olarak Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine alınmasının planlanmış olmasıdır. Suriye devriminin ruhu ve amaçları açısından önemli bir gösterge sayılabilecek bir başka madde ise SDG yönetiminin, Esed rejimi kalıntılarının saflarına katılmasına izin vermeyecek ve bölgede bulunan eski rejim subaylarına ait listeleri hükümete teslim edecek olmasıdır. SDG’nin bu maddeyi kabul etmiş olması, eski rejim kalıntıları ile işbirliği yapmış olmasını zımnen kabul etmesi anlamına gelmektedir.

Mutabakat çatışma alanında olmayan ve halen SDG’nin kontrolünde olan Haseke’ye dair iki madde içermektedir. Birincisi, Haseke’deki tüm sivil kurumların, Suriye devletinin idari yapısına entegre edilmesini öngören maddedir. İkincisi ise Haseke Valiliği için bir aday atanmasına yönelik cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılacak olmasıdır. Bu ifadeler, Haseke Valiliği konusunda SDG yönetimine tercih hakkı tanırken, karar yetkisinin Şam hükümetinde olduğunu teyit etmektedir. Benzer şekilde Aynularab bölgesine dair alınan karar da dikkati çekicidir. Buna göre Aynularab bölgesi ağır silahlardan arındırılacak, kent halkından oluşan yerel güvenlik gücü kurulacak ve polis teşkilatı da İçişleri Bakanlığına bağlanacaktır.

Suriye’nin egemenliği ve ekonomik kaynaklara ulaşmasına ilişkin en önemli madde ise sınır kapıları ile petrol ve doğal gaz sahalarının, tamamen Suriye hükümetine devredilecek olması ve bu bölgelerin güvenliğinin düzenli ordu tarafından sağlanacak olmasıdır. DEAŞ tutukluları ve ailelerinin tutulduğu kamplarının yönetimi de ilgili güvenlik güçleriyle birlikte Suriye hükümetine devredilecek. Bu maddenin asıl amacı SDG yönetiminin zaman zaman kullandığı DEAŞ’lıları serbest bırakma şantajının ve bu senaryoda ortaya çıkacak DEAŞ tehdidinin bertaraf edilmesidir.

Mutabakatın ortaya çıktığı askeri şartlar ve içeriğine bakıldığında SDG’nin kontrol ettiği teritoryal alanlar ve sahip olduğu ekonomik kaynakları önemli ölçüde kaybettiğini ifade etmek mümkün. Dahası, güvenlik operasyonunun dışında kalan Aynularab ve Haseke’ye dair düzenlemelerin yer alması, örgütün kontrolünü konsolide ettiği bu bölgelerde de Şam yönetimine karşı inisiyatif kaybettiğine işaret etmektedir. Ortaya çıkan bu tablo ve Arap aşiretlerin önemli bir kısmının Şam yönetimi ile işbirliği yapması, resmen feshedilmemiş olsa da SDG’nin fiilen parçalandığı anlamına gelmektedir.

SDG mutabakata uymazsa!

SDG’nin, 10 Mart Mutabakat sürecindeki tutumu, 18 Ocak Mutabakatı'na riayet etmeyeceğine dair şüpheleri haklı olarak gündeme getirmiştir. Böylesi bir senaryoda SDG’nin çok daha büyük riskleri göğüslemek zorunda kalacağı açıktır. 10 Mart Mutabakatı ile elde edebileceği birçok kazanımı çatışma ile kaybettiği gerçeği ortadadır. Dahası 6 Ocak’ta başlayan Güvenlik Operasyonu, SDG’nin çatışma düzleminde oldukça düzensiz, kırılgan ve uluslararası meşruiyetten yoksun olduğunu göstermiştir. Mutabakata uymayan taraf olarak bir kez daha çatışma düzlemine dönmesi SDG içindeki çatışmaları büyütecektir. 2011 yılından bu yana inşa ettiği söylemler işlevselliğini yitirecek, fiili kontrol alanlarını da kaçınılmaz olarak kaybedecektir.

Yorum Analiz Haberleri

Ulus-devlet öncesi soykırım: Batı Avrupa örneği
Silahlı tahakkümden siyasal çözülmeye: YPG örneği
Robespierre ve Lenin: Ahlakileştirilmiş devrimci terör
“Şiddetin cinsiyeti yoktur; kadını korumak, erkeği düşmanlaştırmakla mümkün değildir”
Meta bolluğu içinde kurulan anlam yoksunluğu