Suriye’de ideolojik halüsinasyon ve algı fanatizmi

ENVER CAN

Olayların örtük manasını derinlikli anlatımlar üzerinden çözümleyebiliriz zira mananın doğruluğu, ona yüklediğimiz anlamın derinliğiyle doğru orantılıdır. İnsanları ikna etmenin temel saiklerinden biri, manayı çarpıtarak anlamı araçsallaştıran sosyal medya platformlarıdır. İçinde yaşadığımız toplumlarda, duygu yüklü semboller sosyal medya araçları üzerinden toplumsal dinamikleri çoğu zaman yönlendirmektedir. Bilgi–eylem tutarlılığına dayanmayan düşünsel hegemonya, toplumsal bilinci tek tip doğrular etrafında kuşatmaktadır. Bu durum, neden–sonuç ilişkisini görmezden gelen ve akıl tutulmasına varan yüzeysel bir kader okuması üretmektedir.

Eleştirel birey olma iddiası, çoğu zaman filtresiz bir hakkaniyet arayışı yerine, kulaktan dolma bilgilerin mutlak doğrular olarak kabul edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu, yasal olmakla birlikte helal olmayan bir iddia biçimidir. Toplumsal ön kabullere/stereotipilere sığınılsa da çoğu zaman haber getirenin doğruluğunu ve güvenilirliğini araştırma sorumluluğundan kaçınılmaktadır. Zulüm içselleştirildiğinde, hakkaniyet ve çözümle uyuşmayan gerçeklikler, meşrulaştırıcı bir zemin olarak inşa edilmektedir. Bu meyanda, toplumsal tartışmalar artık manevi ve ruhi dünyamızın kaldıramayacağı bir vicdan körlüğüne dönüşmüştür.

İnsanlık tarihi birbirini takip eden inişli-çıkışlı kavga ve zulümlerin tarihidir. Ve en önemlisi de bu kavgada saf belirlemenin tarihidir. Son zamanlarda insan onurunu ve ahlakını zedeleyen sosyo-politik gelişmelere tanık olmaktayız. Benzeri yaşanmış öğüt niteliğinde birçok olay ve olgudan bahsedilebilir. Günümüzde Suriye meselesi özelinde yaşanan olaylar manzumesini şöyle hikâyeci bir anlatımla izah edebiliriz. Mahallenin delikanlısı, babadan kalma mirasyedi karizmasını kuşanıp sokağa çıktığında tanınmak, alkışlanmak istiyordu. Evde aynanın karşısında sırma saçlarını tararken, birkaç sokak ötede çıkan yangın umurunda değildi. Çünkü o saçlarını tarakla değil ideolojik sloganlarla, devrim masallarıyla düzeltiyordu. Mahalle yanıyordu, çocuklar ölüyordu ama onun aynası tertemizdi. Kendi çocuğu güvendeydi başkalarının çocukları ise siyasetinin yakıtıydı. Yangına su taşımadı, sadece nutuk attı. Sonra aynaya bakıp gururla gülümsedi, karizma yerindeydi, vicdan zaten gerekli değildi. Ne yazık ki coğrafyamızın mahpus kaderi tam da böyle bir metaforun tezahür biçimiydi resmen.

Yıllardır çatlağın hiç kapanmadığı bu coğrafyada savaş, yalnızca silahlarla değil aynı zamanda üretilen söylemler ve ideolojik tahakkümlerle de yürütülmekteydi. Kendini halkın temsilcisi şeklinde nitelendiren bir örgüt, bu tarifi bir kimlik ifadesi olmaktan öte bir kalkan gibi kullanarak varlığını meşrulaştırıyordu. Söyleminde hakkaniyet demagojisi vardı ancak pratikte ise güç birikimi, alan hâkimiyeti ve ideolojik tahkimat öne çıkıyordu. Aslında temsil iddiası ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafe başından itibaren vardı. Nitekim sivil halkın gerçek talepleri ve ihtiyaçları hiçbir zaman merkeze alınmadı, örgütsel çıkarlar ise temel hedef olarak benimsendi. Böylece tahakkümün en görünmez cephesi, silahların değil, anlamların çarpıtıldığı bu alan oldu.

Buna verilebilecek en çarpıcı örnek Gazze’dir. Asırlardır süren bir zulmün, benzeri görülmemiş bir soykırımın ve insanlık hafızasının bile taşımakta zorlandığı binlerce çocuk katliamının yaşandığı bu savaşta, yalnızca sessizlik değil dahası bu vahşetin gerekçelerinin savunulabilmesi karşısında duyulan kayıtsızlık, ideolojik körlüğün nasıl olup da vicdanları susturan bir toplumsal koroya dönüştüğünü acı biçimde göstermektedir. Ne yazık ki vicdan pusulasının Siyonizm düşüncesiyle yön buluyor olması abartılı bir serzeniş değil yaşanan söylemsel kırılmanın acı bir tespitidir. Sürecin ilk aşamasında Hamas’ı merkeze alan suçlayıcı bir dil inşa edilmiş, devamında Gazze meselesi pragmatist ve pesimist bir çerçeveye hapsedilmiştir. Böylece zulmün kendisi değil, zulmün gerekçeleri tartışılır hâle getirilmiş, bu tartışmalar vicdan ve adaletin rehberliğinden koparılarak ideolojik konforun pusulasına teslim edilmiştir.

Sürecin parça–bütün ilişkisini, yani siyak ve sibakını okuma ihtiyacı dahi hissetmeyen bir zihinle karşı karşıyayız. Hayvan hakları için hassasiyet gösterip binlerce çocuğun acısını göz ardı eden bu yaklaşım, vicdanı ilkesel olmaktan çıkarıp seçici bir duyarlılığa indirgemektedir. Tartışmalar, karamsar bir kötülüğün gölgesinde ırk ve etnik kimlik merkezli dar kalıplarla izah edilmekte yetmezmiş gibi Gazze’nin sesi olmak için sokaklara çıkan onurlu kitlelerle alay edilmiştir. Bu vicdanlı duruşu sergileyenler, ideolojik kaygılarla örülmüş tahakküm söylemlerini savunmamakla suçlanmış, fiilî güç yetmediğinde ise sözle nefret üretme ve kusma ritüeli adeta sistematik bir ayine dönüştürülmüştür.

Suriye’de ve Gazze’de Müslümanları “Siyasal İslamcılık” Etiketiyle Yaftalamak, İdeolojik Günahlara Perde Olur mu?

Elbette ideolojik fanatizmin sözde haklılığını ispatlayabilmek için içeriği boşaltılmış çeşitli argümanlar gerekliydi. Mananın derinliğini araştırma zahmetine girmeyen yığınlara bu ideolojik saplantılar bir karışım haline getirildi, allandı, pullandı ve hazır lokma olarak sunuldu. Bu bağlamda en sık ve en art niyetli biçimde kullanılan kavram ise İslamcılıktı. Nitekim siyasal İslamcı etiketi kin ve öfkeyi politik bir zemine taşıma, her türlü iyi ve Salih ameli dışlama ve İslam’a dair olup kendi habis gönül dünyalarına uymayanlara nefret kusabilmenin örtülü bir paravanı olarak işlev gördü. Oysaki İslamcılara dair kendi zihin dünyalarının üretip hikayeleştirdikleri bütün meselelerin ne İslam’la ne de İslamcılarla gerçek bir ilgisi vardı.

Buna verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, Kur’an’dan tek bir ayetle sahici bir temas dahi kurmamış buna rağmen meselelere kendi hedonist çerçevesinden bakan kişilerin -imam hatiplilerin gelişim, kazanım ve toplumsal etkileri üzerine uzmanlaşmış raportörlermiş gibi ahkam kesip ve toplumsal ve sosyo-politik alt nedenleri ıskalayarak, sırasız ve soluksuz biçimde saldırıya geçmeleridir. Aynı yaklaşım, başta din eğitiminin verildiği dersler olmak üzere camileri ve İslami kurumların tamamını hedef alan, onları değersizleştirmeye ve toplumsal meşruiyetini aşındırmaya çalışan hegemonik, dikta karakterli bir ideolojik tahakküm olarak karşımıza çıkmaktadır. Hiçbir bilgi ve değer platformunda buluşamayacak her şeyi tek bir torbaya doldurup üzerine siyasal İslamcı etiketi yapıştıran bu kitle, Müslümanların aslında ne söylediklerini ve neler yaptıklarını hiçbir zaman önemsememiştir.

Cehalet ve sığlık öylesine ustalıkla kılıfına uyduruluyordu ki, zaten siyasal olan bir kavram İslamcılık, siyasal İslamcı etiketiyle bilinçli bir biçimde çarpıtılıyordu. Hayatında mahalle camisinin yolunu bilmeyenler, beynamaz bir edayla İslam’ın şartlarını en iyi bilenlermiş gibi konuşuyor, anlam derinliğinden bütünüyle yoksun oldukları kavramları siyasi saiklerle kirletiyorlardı. Netanyahu’nun kullandığı dili ödünç alarak, kendi ideolojik tedrisatlarına uymayan Müslümanları siyasal İslamcı diye yaftalıyorlardı.

Müslümanlara bu suçlamaları yönelten çevreler, Türkiye’de her türlü insani ve İslami gelişmeyi kör ve sağır bir refleksle hedef alan kesimler değil miydi? LGBT ve benzeri kesimlere saygı gösteren ancak başörtülüye bu saygıyı çok gören, eğitimde ve gündelik hayatta sekülerizmi dayatanlar söz konusu Müslümanlar olunca kamusal ve özel alandaki inançlara düşmanca yaklaşanlar onlar değil miydi? Mescitlere ve din derslerine tahammül edemeyen, özgürlük naraları atarken özgürlüğü yalnızca kendi hedonist arzularına hak gören kendisi dışında ırkı, kavmi, inancı ve rengi meşru görmeyen bu çevreler değil miydi?

Suriye meselesini de Gazze meselesini de içimizde ve çevremizde yaşanan bütün hadiseleri de adil şahitlik sorumluluğu üzerinden okumaya ve anlamaya çalışacağız inşallah. Olaylara şahısların, grupların ya da duygusal reflekslerin penceresinden değil; hakkın, adaletin ve vahyin ölçüsünden bakmayı esas alacağız. Zira biliriz ki “birilerinin gönlü olsun” yaklaşımıyla hakkı eğip bükmek, zulme sessiz kalmak ya da bâtıla mazeret üretmek Allah’a karşı azgınlık ve müstağnilik hâlidir. Mümin için esas olan, kimin razı olduğu değil, Allah’ın razı olup olmadığıdır.

Sosyalizmi ya da komünizmi savunduğunu iddia eden; buna rağmen en büyük kapitalist ve Siyonist güçlerle kurduğu iş birliğini türlü gerekçelerle meşrulaştırabilen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Milliyetçi olduğunu iddia eden bu ideolojik yapılar, Amerikan himayesini ve benzeri paradigmaları sözde eleştirir. Ancak gerçekte, Allah’ın arzında kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan bir anlayışı benimser ve günün sonunda kendilerinden olmayanı ötekileştirmeyi esas alan bir çizgide buluşurlar. Bu dar çerçeveye uymayan her doğru ya da yanlış, kolaylıkla “siyasal İslamcılık” etiketiyle tanımlanmakta ve bu basiretsiz yaklaşım, güçlü bir megafon etkisiyle toplumsal dinamiklerin tamamına yayılabilmektedir.

Bugün bunun en canlı örneklerinden biri de Suriye’dir. Gündelik siyasal tartışmaların ötesinde, burada daha farklı bir yere temas etmek istiyorum. Bu yazıda haklı ile haksızı tayin etme iddiasından ziyade hakkın filtresiz gerçeklerini tahlil ediyorum. Suriye, ümmet coğrafyasında en başından itibaren yalnız bırakılmış, kuşatılmış ve mahpus hâle getirilmiş bir mazlum coğrafya olmuştur. Suriye, Batı emperyalizminin hesaplarında; mezhepçi körlüğün, ideolojik savsataların, dikta rejimlerinin, benzeri olmayan diasporaların ve vahşi beşerî deneylerin iç içe geçirildiği, neredeyse bütün ideolojik ve mezhepsel kavgaların sahnelendiği bir alandır. Peki, gerçekten Müslümanların tek derdi, gözlerini kapatıp “Bizden olan zalimse de bizdendir” anlayışının kısır körlüğüne sığınmak mıydı? Müslümanlar; Dürzileri, Alevileri, Nusayrileri ve bölgedeki örgütsel yapıları yalnızca kendi zihin dünyalarındaki tedrisata uymadıkları için mi eleştirdi? Bu soruların cevaplarını vermeden meselesinin doğru bir şekilde anlaşılması pek mümkün gözükmemektedir.

Altmış yılı aşkın Baas cuntasının Suriye zindanlarında neler yaptığını okumamış kalabalık bir kitleye, yıllarca öncelikle bu coğrafyanın neden ötekileştirilmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştık. Başka bir ifadeyle bugün haktan ve adaletten söz ettiğini iddia eden insanlara aylarca hatta yıllarca Türkiye’ye sığınan mazlumların birer muhacir olduğunu anlatmak zorunda kaldık. Ancak siyasal İslamcı diye sağa sola savrulan suçlamalarla konuşan çevreler bunu dinler mi? Hayır. Suriye devriminin sekteye uğraması ve sürecin uzamasıyla birlikte, yukarıda bahsettiğimiz bazı çevreler ideolojik çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda safını açıkça belirledi. Bu durum, sözde birbirine benzemez görünen bu çevrelerin bilinçli biçimde ürettiği bir dezenformasyonun sonucuydu. Bu süreçte dünyada Suriye halkına ön koşulsuz biçimde ev sahipliği yapan ülke Türkiye oldu. Muhacirleri, hiçbir farklılığını ayrıştırmadan kabul etti. İslami camia, mazluma yalnızca mazlum olduğu için sahip çıktı. Buna rağmen, yetmezmiş gibi, Türkiye’yi siyasal İslamcılık yaftasıyla karalamaya çalışan bazı çevreler, aynı anda Baas diktasını savunmaktan da geri durmadı.

Mesele ya anlaşılamadı ya da bilinçli biçimde anlatılmadı. Oysa Suriye’de insanlara siyasal İslamcı diye saldırılmasının temel sebebi ideolojik fanatizmdi. Üst aklı bilinçli bir ifsada çalışan, kendi tahakkümü için her şeyi planlayan, alt aklı ise duygusal kabullerle köleleştirilen zihinlerin pragmatist mayınlarıydı. Bu paradigma kendi mezhepsel ve fikirsiz ifsadını mutlak hakikat gibi sunuyordu. Ahmed Şara’yı henüz sınamadan mahkûm eden, buna karşılık Esed rejiminin zulmü karşısında sessiz kalan ve Suriye halkını ötekileştiren söylem, bu dilin ürünüydü.

Ve bütün planların üzerinde Allah’ın planı tecelli etti, Suriye devrimi gerçekleşti. Ne var ki, psikopat bir babanın takdir görmeyen çocuğu misali, her ne hikmetse daha düne kadar adı sanı bilinmeyen Ahmed Şara’ya tek bir fırsat dahi tanınmadan, hazır kalıptan devşirilmiş Siyonizm suçlamalarıyla sistematik bir karalama kampanyası başlatıldı. Bu süreçte yine başrolde olan şey değişmedi ve İslami kavramların içi boşaltıldı, anlamları ters yüz edildi ve toplumsal hafızaya birer öcü olarak kaydedilmeye çalışıldı. Ne yazık ki bu kez mezhepçi cehalet, ideolojik savsatalar ve Batı emperyalizmiyle kurulan sıkı ittifaklar devreye girdi. Ahmed Şara daha Şam’a varmadan, Kur’ani bir kavram olan cihat üzerinden cihatçı çete yaftasıyla hedef alındı. Peki bu aynı senaryo neden hep işliyordu? Gerçekten mesele zalime karşı olmak mıydı? Eğer öyle olsaydı, bu çevreler bütün dünyanın aşikâr biçimde tanıklık ettiği Esad zulmüne neden tek bir söz dahi söylememişti? Ya da benzer bir dili, Batı emperyal çıkarlarının ileri karakolu hâline gelmiş yapılar için neden hiç kullanmamışlardı?

Merak edilen ve akıllara gelen soru şudur: Nasıl oldu da babaları/dedeleri Müslüman olan bu coğrafyada, Siyonizmin kaleminden çıkan kelimeler hayatı delillendiren pergellerimizin sabit noktası hâline geldi? Nasıl oldu da kendi masumiyetlerini iddia edenler, ülke bazında komşu sınırımız dahi olmayan Gazze zulmünü görmezden gelebildi? Bu meseleye temas edecek olsak, ardı ardına açılan kapılar bizi bekler, birine girsek, ötekinden çıkamayız. Ancak kelimelerin bile taşımakta zorlandığı asıl soru şudur: Vicdan defterimizi hoyratça dolduran bu sığ ve ötekileştirici zihniyet nasıl ortaya çıktı? Nasıl meşrulaştırıldı ve nasıl bu denli yaygınlık kazandı? Elbette bu tabloyu, birbirini besleyen kötülük örüntülerinin, geniş bir insani erozyona yol açan kırılmaların birleşimi olarak temellendirmek mümkündür. Bu kırılmalar, yalnızca bireysel zaafların değil, sistemli yönlendirmelerin ve tarihsel müdahalelerin de bir ürünüdür.

Ancak eleştiriye bir yerden başlanacaksa, bunun merkezinde Amerikan ve Avrupa emperyalizminin bölgeye dayattığı zihinsel ve siyasal izimler yer almalıdır. Zira bu izimler, zamanla bize kurtuluşun Kur’an ve İslam’da değil, onların yerine ikame edilen sahte reçetelerde olduğu fikrini telkin etmiş, bu telkin ise alternatif bir şifa gibi sunularak ağır bedeller eşliğinde topluma yaşatılmıştır. Bugün karşı karşıya olduğumuz bu zihinsel savrulma, işte bu acıların ve dayatmaların temel yapı taşları olarak karşımızda durmaktadır.

Kısa bir örnekle ifade edecek olursak yıllardır demokrasi ve özgürlük vaadiyle pazarlanan Amerikan rüyasının uğradığı her coğrafyada, kadın hakları ve insan hakları söyleminin nasıl vahşete, kana, acıya ve gözyaşına dönüştüğünün romanı yazılabilir. Buna rağmen, ırkçılığın, sömürgeciliğin, işgalciliğin ve faşizmin ana kaynağı olan emperyalist güçlerden hâlâ medet uman ve onların kurallarıyla avutulan toplumların uğradığı zihinsel ve ahlaki tahribatın ucu bucağı yoktur. Bizler Müslümanlar olarak hayatta ilk ve vazgeçilmez önceliğimizin sabitelerimizi belirlemek olduğuna inanırız. Zira sabitesi olmayanın istikameti de olmaz.

Bizim sabitemiz ise Kur’an ve Sünnettir. Kur’an’ın süzgecinden geçmeyen, Resulullah’ın (s.a.v) sahih sünnetiyle uyuşmayan, onu inkâr eden yahut ona alternatif olarak sunulan hiçbir beşerî düşünceyi, ideolojiyi ve izimi ölçü kabul etmeyiz. Dünyayı ve hadiseleri okurken dayandığımız temel referans noktası, bizi Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarının dışına çıkarmayan bu iki asli kaynaktır. Zira Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan yöneticilere de. Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün.” (en-Nisâ 4/59)

İnsanları anlamaya çalışırız; onların duygu dünyalarını, hayal kırıklıklarını, öfkelerini, acılarını ve içinde yetiştikleri sosyal çevreyi görmezden gelmeyiz. Ancak şunu da biliriz ki insan aklı sınırlıdır; bakışı, aldığı eğitim ve bulunduğu ortamla özdeştir. Biz meseleleri bu sınırlı beşerî perspektiflere göre değil, vahyin rehberliğinde değerlendiririz. Tam da bu yüzden, bizi belli politik etiketlerle yaftalamaya çalışanlara açıkça söylüyoruz: Biz siyasal bir ideolojinin değil, İslam’ın tarafındayız.

Bizim sabitemiz her daim İslam olacaktır. İslam’ın bize öğrettiği temel ahlâkî ve itikadi ilke ise şudur: Kendi nefsimize karşı bile olsa hakkı ayakta tutan adil şahitler olmak. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için hakkı ayakta tutan adil şahitler olun.” (en-Nisâ 4/135). Bu ölçü gereği, hiç kimseyi —isterse babamızın oğlu olsun— sırf bizden diye savunma gibi bir bakışımız yoktur. Hak kimdeyse onun yanında, bâtıl kimden gelirse onun karşısında durmakla mükellefiz. Resulullah (s.a.v) bu ilkeyi şu sözüyle açıkça ortaya koymuştur: “Zalime de mazluma da yardım et.” Bunun üzerine sahabe, “Mazluma yardım ederiz; peki zalime nasıl yardım edilir?” diye sorunca, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Onu zulmünden alıkoyarsınız; işte bu ona yardımdır.” (Buhârî, Mezâlim, 4). Bizler, hayatın her alanında Allah Teâlâ’nın rızasını merkeze alan, ölçüsünü vahiyden alan bir duruşu benimsemek zorundayız. Çünkü mümin için asıl olan, insanların rızası değil, Rabbimizin hoşnutluğudur. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulur: “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (el-En‘âm 6/162).

Dua

Allah’ım! Kalplerimizi Kur’an’ın nuruyla dirilt, sünnet-i seniyye üzere sabit kıl. Bizi hevaya uyanlardan değil, hakkı bilen ve onunla amel eden kullarından eyle. Doğruyu söyleme ve doğruyu savunma cesaretini bizden alma. Nefsimize, yakınlarımıza ve menfaatlerimize rağmen adaletten ayrılmamayı bize nasip et. Ayağımızı sırât-ı müstakim üzere sabit kıl ve bizi salih kullarının zümresine ilhak eyle. Âmin.