Suriye esas kimliğine ve kodlarına döndükçe...

“Tarihî Bilâdüşşâm’ın kalbi mesabesindeki Suriye esas kimliğine ve kodlarına döndükçe, bölgemizin tamamı güçlenecektir. İstanbul’dan Şam’ı izlerken duyduğumuz heyecanın ve sevincin kaynağı da tam olarak budur.”

Nerden nereye…

Taha Kılınç / Yenişafak


"Tarihin bu kırılma noktasında, bir zamanlar hayal dahi edilemeyen bölgesel birlikteliklerin ve direniş hatlarının, emperyalist dayatmaları boşa çıkaran somut bir gerçekliğe dönüşmesi, asıl büyük uyanışın habercisidir... Tarihî Bilâdüşşâm’ın kalbi mesabesindeki Suriye esas kimliğine ve kodlarına döndükçe, bölgemizin tamamı güçlenecektir. İstanbul’dan Şam’ı izlerken duyduğumuz heyecanın ve sevincin kaynağı da tam olarak budur.”

Modern dönemin en yıkıcı ve vahşi savaşlarından birine şahitlik eden, şehirleri harabeye dönüşen, bir milyondan fazla evladını kurban veren, milyonlarcasını da dünyanın dört bir yanına dağıtmak durumunda kalan Suriye, şimdilerde Ortadoğu’yu etkisi altına alan mevcut çatışmaların uzağında, kendi kendini bina etmeyi sürdürüyor. Suriye’nin dünü ve bugünü kıyaslandığında, yaşanan manzara şaşırtıcı ve sevindirici.

Söz konusu “bina” eylemlerinin en önemlilerinden biri, mübarek Ramazan ayının başlangıcından hemen önce, başkent Şam’da gerçekleştirildi. 1500’den fazla âlim, davetçi, akademisyen ve uzman, Suriye Evkâf Bakanlığı’nın davetiyle bir araya geldi. İstişarelerle dolu bereketli toplantının ardından hazırlanan ve Suriye’nin İslâmî kimliğinin bütün boyutlarını net biçimde ortaya koyan “mîsâk” 11 Mart günü resmî kanallardan kamuoyuyla paylaşıldı. Mîsâkın maddeleri şöyle:

* İslâm, Suriye’de yasamanın kaynağıdır,

* Din, hiçbir siyasi parti veya grubun çıkarı için kullanılamaz,

* Kur’ân ve Sünnet nihaî otoritedir,

* Müslüman olmak, her türlü kimlikten üstündür ve önce gelir,

* Sahabe ve Ehl-i Beyt’e saygı esastır, onlara hakaret etmek veya aşırıya kaçmak kabul edilemez,

* Dört fıkhî mezhep (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) ve üç itikadî mezhep (Mâturîdî, Eş’arî, Ehl-i Hadis) muteber ve meşrudur,

* İçtihad ve mezhep çeşitliliği bir zenginliktir, çekişme veya dışlanma sebebi olamaz,

* Halk genel akide tartışmalarıyla meşgul edilmemeli, bu tür tartışmalar uzmanlar arasında kalmalıdır,

* Temel esaslara bağlılık korunmalı, değişkenlerde esneklik gösterilmeli, fer’î (ikincil) meseleler asıl konumuna dönüştürülmemelidir,

* Tekfir (kâfir ilan etme), tefsîk (fâsık ilan etme) ve tebdî (bidatçılıkla suçlama) konularında aşırılık ve pervasızlık reddedilmelidir,

* Din hükümlerinde ve sembollerinde gevşekliğe ve her türlü itikâdî, fıkhî veya fikrî sapmaya karşı durulmalıdır,

* Müçtehit imamlara ve mezheplerine saygı duyulmalı, yeni gelişen meselelerde uzmanların içtihatlarına başvurulmalı, fıkıh usulü ve şeriatın amaçları (makâsıd) gözetilmelidir,

* Kalpleri birleştiren, nefret ettirmeyen, müjdeleyen ve zorlaştırmayan, bir araya getiren ve ayrıştırmayan bir söylem kullanılmalıdır,

* Dünyaya açık, yapıcı diyalogu esas alan, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmayı amaçlayan bir dil benimsenmelidir,

* Temelsiz iddialardan, hurafelerden ve efsanelerden uzak duran, delillere dayanan, metodolojik bir söylem esas alınmalıdır,

* Tâlî çekişmelerle meşgul olmak yerine, dinden dönme, İslâm’ın sabitelerini yıkma girişimleri ve fıtratı bozma girişimleri gibi büyük zorluklara karşı davet çabaları birleştirilmelidir.

Toplantıyı takip ettikten ve sonuç bildirgesindeki bu maddeleri de okuduktan sonra, Suriye’nin yakın tarihine dalıp gittim; “Vay be, nerden nereye…” dedim.

1963’te askerî darbe yoluyla ülke yönetimine el koyan seküler Baas Partisi, kitleleri baskı altına alırken, dini sonuna kadar sömürmüştü. Farklı yöntemlerle siyasetin tuzağına düşürülen ulemâ sınıfından bazı isimler rejimin günahlarını aklayan ucuz peşkirlere dönüştürülmüş, bu fırtınalı dönemde minber ve mihraplarda nice ibretlik tablo yaşanmıştı. Ülke içindeki demir yumruk iktidarının yarattığı karanlık yetmiyormuş gibi, Suriye aynı dönemde bir de Şiîleştirme faaliyetlerine tanıklık etmiş, İran’ın Baas ve Şam üzerindeki etkisi arttıkça bu kadim Ehl-i Sünnet yurdu, kendi tarihî kimliğiyle tamamen uyumsuz bir dönüşüme zorlanmıştı. Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünnîler dışlanmış ve kenara itilmiş, Şam adeta ikinci bir Necef veya Kum olarak yeniden dizayn edilmeye başlamıştı. Bu dönemin yaşattığı acılar, bugün Suriye’de hâlâ canlı biçimde hafızalardadır. Sıradan halka uygulanan çok boyutlu baskılar ise, İran’a ve Şia’ya yönelik nefretin ana sebebini oluşturmaya devam eder.

Tarihî Bilâdüşşâm’ın kalbi mesabesindeki Suriye esas kimliğine ve kodlarına döndükçe, bölgemizin tamamı güçlenecektir. İstanbul’dan Şam’ı izlerken duyduğumuz heyecanın ve sevincin kaynağı da tam olarak budur.

Yorum Analiz Haberleri

Siyonist İsrail/ABD’nin Ortadoğu’yu kontrol altında tutma ihtirası
Savaşın Amerika’ya maliyeti
İsrail-Hizbullah savaşında yeni aşama ve Lübnan’ın belirsiz geleceği
"Ahlâksız bir iman, hakiki iman değildir"
ABD-İsrail ve İran Savaşı: Küresel sistem üzerinden bir okuma