Suriye Aynasında Sivil Aydın ve Resmi Ulema

KENAN ALPAY

“Aydın-entelektüel kimdir, toplumsal açıdan ne gibi faydalar sağlar, geleneğimizde yer alan ulema ve münevverden farkı nedir, gelenek ve modernizmin çatıştığı aydın-ulema arasındaki fark hayra alamet midir?” gibi sorular uzun zamandır kafaları kurcalıyor.

Toplumsal mücadelenin öncüsü aydın mı olmalı yoksa ulema mı gibi sorular gündemden hiç düşmedi. Ancak bu zemindeki tartışmaların çoğu teorik düzeyde yapıldığı ve kendisine pratik üzerinden malzeme arayışına girdi. Bu sebeple tercih edilen kavramlara karşılık geldiği pratikten çok daha fazla anlamlar yüklendi. Öyle ki tartışmalar tüm zamanları ve gelişmeleri bağlayacak keskin kanaatlerle ifade edilerek birilerinin her durumda temize çıkarılmasına diğerlerinin de her durumda suçlanmasına vesile kılındı. Bu yanlış ve haksızlık üreten perspektifin sık sık test edilmesine ve somut gelişmelere göre yeniden tanzim edilmesi ihtiyaç var.

Aydın ve Ulemanın Suriye İmtihanı

Resmi-sivil aydın ayrımı gibi resmi-sivil ulema ayrımı da meşruiyetin kaynağına dikkat çeker. Normal şartlar altında aydın veya âlim kişi “kapıkulu” damgası yemek, devlet adına konuşan adam muamelesi görmek istemez. İlmi bağımsızlığa halel getirecek, ilmi hakikate ihanet sayılabilecek bir söylem ve ilişki biçimi gerek aydın için gerekse âlim için toplum nezdinde itibarsızlaşmanın kapısını açmak demektir.

Geçtiğimiz hafta Cuma namazında okunan hutbe üzerinden bu meseleyi izah etmeye çalışalım. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Suriye’de yaşanan olaylar üzerine bir basın açıklaması yaparak Cuma namazında okunacak hutbenin ardından bütün camilerde cemaatten yardım isteneceğine dikkat çekmişti. Filistin, Pakistan, Somali, Arakan gibi İslam coğrafyasının pek çok farklı noktasına dair Diyanet tarafından gösterilen ilginin Hükümet politikalarına rağmen hayat bulması mümkün değil tabii ki. Lakin bu ilgiyi Hükümete angaje olmak şeklinde tarif etmek hiç de insaflı ve adil bir çözümleme değil.

Diyanetİşleri Başkanlığı’nın kuruluş, teşkilat ve işleyiş itibariyle İslam ve Müslüman toplum üzerinde devlet adına sıkı bir kontrol mekanizması oluşturmak üzere teşekkül ettirildiği herkesin malumu. Ancak bütün baskı politikalarına rağmen devletin bu hedefe istenilen oranda yaklaşabildiğini söylemek mümkün değil. Aynen İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültelerinin açılması sonrasında devlet sınıfları adına yaşanan açmazlar gibi. Devlet başörtüsü, faiz, piyango, nikâhsız beraberlik başta olma üzere birçok konuda Diyanet’e istediği türde fetvalar verdiremedi. Üstüne bütün zikzak ve ketumluklarına rağmen Diyanet, devlet kaynaklı baskıların belli bir oranda azaldığı hissettiği anda sağlıklı bir siyaset ve istikamet tutmaya çalıştı.

Mehmet Görmez’in Başkanlığı döneminde teşkilata hakim kılınmak istenen söylem ve misyon bu ‘içeriden’ değişimin niteliğine dair önemli göstergeleri içermektedir. Kur’anın okunması ve ahlak edinilmesi, aile ve toplum hayatının emir ve yasaklara göre tanzim edilmesine dair çağrılar, tüketim ve magazin kültürüne karşı mesafeli duruş, milliyetçi söylemi kınayıp ümmetçi söylemi öne çıkaran vurgular, infak ve dayanışmaya coğrafya-sınır çizmenin yanlışlığına yönelik itirazlar, Filistin ve Kudüs’e dair sorumlulukları hatırlatan beyanlar vs. Bu gibi farklılıkların tek başına değil ama Diyanet’in sistem içindeki aldığı pozisyonun yeri, önemi ve teamülleri göz önünde tutulunca nasıl bir değer ihtiva ettiği görmezden gelinemez.

Sivil’in Resmi’ye Göre Farkı Ne?

Bir maaşını Suriye halkına bağışladığını beyan eden Görmez’in açıklamasında dikkat çeken birkaç nokta şöyleydi: "Biz Suriye ile sadece komşu, sadece kardeş değiliz. Biz Suriye ile aynı zamanda akrabayız. Bu insanlık trajedisine bigane kalmak insan olarak hiçbirimize yakışmaz. Bugün herkesin bir noktada ittifak etmesi lazım. O da sivil halka, çocuklara, kadınlara, yaşlılara, ilaçsız, dermansız insanlara yönelik insani yardım kampanyası başlatmamız lazım. Özellikle un ihtiyacı, ekmek ihtiyacı, yakıt ihtiyacı, battaniye ihtiyacı had safhada. Bütün sivil toplum örgütlerini, sivil inisiyatifleri bu kampanyaya destek vermeye davet ediyorum."

Bu beyanlarda olağan üstü veya şaşırtıcı bir şey buluyor değilim. Tersine bu gibi açıklama ve girişimler DİB Mehmet Görmez’den zaten beklediğimiz şeyler. Ancak bunu bir de “sivil aydınların Suriye meselesinde takındıkları tutumla kıyaslarsak ortay nasıl bir tablo çıkacak acaba?” diye hatırlatıyorum.

22 aydır Suriye’de işlenen cinayetler karşısında Suriye halkını Harici Radikalizmine sarılmakla suçlamayı marifet sayan ve teselliyi 20 yıl önce kurdukları Bosna Dayanışma Grubu’nda arayan Ali Bulaç’ın seyrine bir bakın bakalım. Bulaç’ın üzerinde gururla taşıdığı “sivil” misyonla Görmez’in üstündeki“resmi” misyondan hangisi hayra hizmet ediyor?

“Resmi ulema” mazlum ve mustazaf insanlara karşı İslami ve insani sorumluluklarımızı hatırlatarak yardımlar organize etmekle meşgulken “sivil aydın” ise Suriye halkının zalim Esed rejimine başkaldırısıyla alakalı şüpheler üretmenin peşinde. Resmi ulema "Gerekirse, herkes kendi bir öğün yemeğini, bir ekmeğini, bir battaniyesini bu sınıra bırakmak suretiyle bu insani yardım kampanyasına destek vermek durumundadır" cümlesiyle ulus kimliğin ayrıştırıp düşmanlaştıran şartlandırmasını reddediyor. Sivil aydın içinse aynı durum “iki yıldan bu yana Suriye’de halkını ezen bir despotun bulunduğunun anlatılması hayli manidar” (29 Aralık, Zaman) bir frekansta algılanıyor.

Sivil aydın hemen her durumda şüpheci olup koskoca bir ülkeyi kasıp kavuran somut işleyişe dair hiçbir söz söylemiyor. O hep “gelecek dönemde ne olacak?” kaygısıyla, korku dolu bir geleceğe doğru sürüklendiğimize dair vehimlere kulak kabartıyor. Resmi ulema ise bütün bir topluma dayatılan resmi ideolojik kimliği ve işleyişi ters yüz edip insanoğlunu tertemiz fıtratına dönmeye çağırıyor. Bu günün gerçeğini es geçmeden geleceğe dönük umut dolu mesajlar telkin ediyor.

Resmi damgası vurup hızlıca değersizleştirmek ne kadar doğruysa sivil sıfatını yakıştırıp tartışılmaz bir otorite muamelesi yapmak o kadar doğru olur. Resmi ulemanın sözcüsü "Müslümanlığımız ve dindarlığımız bu günlerde Suriye coğrafyasında imtihan edilmektedir" cümleleriyle seslenerek infak çağrısı yapmaktadır topluma. Sivil aydın ise Tunus ve Mısır başta olmak üzere son kullanma tarihi çoktan geçmiş monarşi ve diktatörlüklerin küresel bünyeyi zehirlememesi için Batı tarafından tasfiye edildiği (27 Aralık, Zaman) yönündeki görüşleriyle Müslümanların daima aldatılan ve hiçbir iradesi olmayan kitleler olduğunu ihsas etmektedir.

Eski ezberlerle yapılan iş analiz olmuyor. Kerameti kendinden menkul ünvanları, konumları sorgulamanın zamanı çoktan geldi de geçti. Resmi, sivil, aydın, ulema, üstad gibi sıfatlara değil kimin yaşadığı çağa nasıl bir duruşla şahitlik ettiğine bakmamız hakkaniyete daha uygun olacaktır.

Son olarak şunu hatırlatmakta fayda var: Esed rejimin cehenneme çevirdiği Suriye’yle ‘sivil aydın’ Ali Bulaç’ın alakadar oluşu tamamen faraziyeler üzerine kuruludur:“Cemevlerine ibadet statüsü tanımayan bir Türkiye, mezhep konusunda Suriye ve Irak’a örnek olabilir mi?” (27 Aralık, Zaman)Tam da Saray Fıkhı’nın “Bit derisi üzerinde namaz kılabilir miyiz?” türü sorularına çağdaş bir örnek arayanlara cevap mahiyetinde.