Sünnetullah’a Farklı Bir Bakış

RECEP ARDOĞAN

Kur’an açısından bakınca, Allah’ın belirlediği ve yaratılmışların tabi olduğu çeşitli kanunlar vardır. Varlıkta hayat seviyesi yükseldikçe; fark etme ve kavrama gücü arttıkça; bilinç ve akıl geliştikçe, onların tabi olduğu kanunlar da farklılaşır. Çünkü, Allah, varlıkları, yaratılış gayesine göre, farklı özelliklerle donatmış, onlar için farklı bir işleyiş belirlemiştir. Kur’an’da geçen hidayet kavramının bir anlamı da budur. Kur’an’da, Allah’ın, her varlığı yarattığı gibi onun nasıl işleyeceğini de belirlediği vurgulanmaktadır:

(Musa,) ‘Bizim Rabb’imiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir.’ dedi (قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى).” (Taha 20/50.)

Diğer bir ayette de takdir etme ve hidayet etme ifadeleriyle, Allah’ın insan-dışı varlıkların nasıl işleyeceğini tayin ettiği anlatılmaktadır:

Yüce Rabbinin adını tespih et. O, yaratıp şekillendiren, ahenk veren ve düzene koyandır. O, (her şeyi) ölçüyle yapıp yönlendirendir. O, yeşil bitki örtüsünü çıkaran sonra da onları çürüyüp kararmış çörçöpe çevirendir (سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى).” (87/A’lâ, 1-4.)

Bu ayetlerde de tabiatın akışı içinde olanlar, Allah’ın takdir etmesi ve hidayet etmesine bağlanıyor.

Takdir etme, daha çok varlıkların terkibini, terkipteki oranını, ölçüsünü, miktarını ve düzenini tayin etmeyi anlatır.

Cansızlar ve insan-dışı canlılara yönelik hidayet etme de onların nasıl işleyeceğinin, tek bir ekosistem teşkil eden âlemde ne gibi bir işlev göreceğinin tayin edilmesi; onların akışına bir yön, bir yörünge saptanmasıdır. Allah’ın hidayeti, canlı veya cansız tüm varlıkları kapsamakta ancak bunların yaratılış gayesi ve hayatiyet düzeylerine göre farklı şekillerde gerçekleşmektedir.

Tabiattaki insan-dışı varlıkların tabi olduğu yasalar, İslam âlimlerine göre maddenin özünden ya da doğrudan şu ya da bu terkibinden gelmez ve zorunlu değildir. Maddenin tabi olduğu yasaları onlara Allah kodlamıştır. Bunlara âdetullah denir.

Âdetullah dışında yasalar vardır. Bunlar, insan içindir. Bunların biri din ve şeriat adını alırken diğeri, sünnetullah adını alır.

‘Hidayet, bunların her ikisinde de vardır. Hidayet kelimesi, bazen din ve şeriatın muhtevası ve müntehası olarak karşımıza çıkar. Nitekim Kur’an’da pek çok ayette, hidayet, hak yolu tebliğ etme ve açıklama şeklindedir:

Örneğin, "Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişlerdi (وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى)..." (Fussilet 41/17.)

Buradaki hidayet, tüm akıl sahiplerini kapsamaktadır. Onlara yaratılıştan yüklenen sorumluluğun kavratılması için, bu sorumluluğun onlara haber verilmesi, delillerinin serdedilmesi, insanın sorumluluğunu yüklenmeye davet edilmesidir. Bu din ve şeriat olarak hidayettir.

Hidayet kelimesi bazen de sünnetullah’ın işlemesi olarak karşımıza çıkar. Bu anlamda hidayet etme, insanın kalbine bir nur vermek ve göğsünü İslam’a açmak suretiyle onu doğru yola ulaştırmak şeklindedir. Aşağıdaki ayette anlatılan, bu anlamdaki hidayete örnektir: “Allah, kime hidayet etmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü, göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. İşte böyle, Allah inanmayanlara kir-sıkıntı verir (فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ)” (En’âm 6/125.) Bu ayette, Allah Teâlâ, ancak kişinin kendi isyanından, küfründen ve dalaletinden sonra onu dalalette bıraktığını, göğsüne darlık verdiğini açıklamıştır.

Ancak, Allah, insan ile iman ve hidayet arasına girer mi? Örneğin, iman edesi olmayan bir kulunu, onun iradesini değiştirerek hidayet yoluna koyar mı? Ya da kendi hâline kalsa hidayeti seçecek olan bir kuluna müdahale ederek onu inkâr ve sapmaya sevk eder mi?

Yukarıda, insanın aklını ve kalbini doğruya meylettirme anlamındaki hidayetin, sünnetullah içinde yer aldığını söylemiştir. Sünnetullah da sünnetullah içinde yer alan ‘hidayet’ de Allah’ın ilminden ve hikmetinden, adaletinden ve rahmetinden ayrı düşünülemez. O hâlde, bu anlamdaki hidayet de belli ilahî kanunlara göre gerçekleşmektedir. Dolayısıyla Allah’ın bir sebebi ve hikmeti yokken, hak ehli bir kulunun kalbini sapkınlığa meylettirmesi, şarlatan birini de sebepsiz ve hikmetsiz olarak hidayete sevk etmesi düşünülemez.

Allah’ın dini ile sünnetullah arasında da çelişki olmaz. Allah (c.c.), dinde, insana hidayeti emrettikten sonra sünnetinde, insan ile hidayet arasına girmez. Hidayet ya da dalalet yolunu seçmek ve ona sülûk etmek, insanın kendi fiilidir.

Yine sünnetullah’ın bir tezahürü de Allah’ın insanların inanç ve amellerine bağlı olarak onların hidayet ve dalaletlerini artırmasıdır. “Yolumuzda cihat edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz (وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا)...” (Ankebut 29/69.) Allah, kulunun hakikati tanıyan basiretine güç vermekte, onda hakikate karşı bir ülfet ve hak ehline karşı bir ünsiyet oluşturmaktadır. İman ve salih ameli yol edinenlere de iman sevdirilmekte, inkâr ve günah ise kerih gösterilmektedir: “...Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu sizin kalplerinizde süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İş­te doğru yolda olanlar bunlardır (وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ)." (Hucurat 49 /7.)

Sünnetullah kavramı, önemli bir gerçeği anlatmaktadır. Doğadaki tüm diğer varlıkların tabi olduğu kanunlar ile insanoğlunun tabi olduğu kanunlar farklıdır. Doğadaki varlıkların yaratılış gayesinden, yapısal özelliklerinden daha farklı bir yapıya ve kendine özgü bir yaratılış gayesine sahiptir insanoğlu.

Bu nedenle de insanoğlu, doğadaki tüm diğer varlıklardan daha farklı bir konudur. İnsan söz konusu olunca, yalnızca doğa bilimleri değil aynı zamanda toplum bilimleri, felsefe, ahlak ve din de söz konusu olur. İnsan, tüm doğa bilimlerinin keşfettiği gerçekliklerden daha fazlasına sahiptir. İnsanın mahiyetinde, doğa bilimlerinin tüm araştırma ve ilgi konularından daha fazlası vardır.

Sünnetullah, Allah'ın tarihin akışına ve toplumun gidişatına müdahale ederken belirlediği yasalardır. Allah tarihin akışına müdahale etmektedir, ama ilmi, hikmeti ve adaleti ve rahmeti gereğince. İşte sünnetullah, Allah'ın hikmetinin, rahmet ve adaletinin, insanın dünya hayatına ve tarihin akışına tecelli yasalarıdır.

Deist anlayışların aksine Allah Teâla, evreni yaratmış, ona düzenini vermiş, bu düzenin devamını sağlayan yasaları yani doğa yasalarını koymuş ve bundan sonra da onu kendi başına bırakmış değildir. Yaratılışın gayesi, varlık ağacının meyvesi insandır. İnsanın kemale ermesi, olmasıdır. Doğadaki varlıklar içinde yalnızca insan, tabiat zindanının dışına çıkabilir. Yalnızca insan, kendini geliştirebilir. Yalnızca insan, topluma salt içgüdüsel olarak değil bilinçli bir şekilde katılır, toplumu değiştirme fikrine yalnızca insan sahiptir. Çevresini imar edebilen varlık da insandır. Tüm bunlar, insanın yaratılış gayesi nedeniyle insana bahşedilmiş bulunan özelliklerdir. İnsanın yaratılış gayesi de olmaktır. İnsan, bazı İslam mütefekkirlerinin dediği gibi, 'ol' makamındadır. İnsan, öznel olarak eylemde bulunabilir. Eşyayı yeniden kompoze edebilir. Bakışını fezaya çevirebildiği gibi kendine, iç âleminin derinliklerine de çevirebilir.

Kendini taşıdığı değer ve kusurlarıyla müşahede edebilir. Ve kendini yeni baştan inşa edebilir. İlahî mesaj, ona bu konuda kılavuzluk eder. İnsan, hidayeti bulmakla da ‘ol’maya başlar.