Süleymaniye’de bir ‘İcâzet Merasimi’nin ardından..

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yahyâ Kemâl’in bir bayram sabahındaki duygularıyla tasvir ettiği şiir âbidesi ‘Süleymaniye’si gerçekten de muhteşemdir.. Ama, hem onun kendi neslinin içinde olduğu yalpalamaları anlatması ve hem de kendi fikrî ve hissî uyanışındaki kendine gelmeyi yansıtması bakımından o şiirde, beni her okuyuşumda derinden sarsan, ‘Ulu mâbed!Bir zaman, hendeseden âbide zannetimdi..’ şeklindeki mısraı daha bir düşündürücüdür.

‘(…)Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
(…) Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı..

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman, hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
(…) Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan, herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor, tek bir ses; (…)’

*

Yahyâ Kemâl’in, mısraındaki ‘hendese’ kelimesini, yeni nesillerden niceleri anlamakta bile zorlanacaktır. ‘Mühendislik kelimesinin de kökü olan ‘Hendese’, yani, bugünkü kullandığımız ve batılılaşmak aşkı ve aşağılık duygusuyla latinceden aldığımız halde, türkçe zannettiğimiz ‘geometri’dir.

Evet, Yahyâ Kemâl’in gençliğinde, Süleymaniye’ye bakarken, ‘hendeseden, (geometrik şekilden ibaret bir) âbide zannettiği’ şeklindeki itirafı, o dönem nesillerinden bir kısmının nasıl bir manevî yıkım içinden geçildiğini de yansıtır. Ki, Yahyâ Kemâl, benzer bir acıyı, ‘Ezânsız semtler..’ başlıklı nesir yazısında da çok düşündürücü şekilde yansıtır.

*

Dün sabah, İstanbul m.vekili Hasan Turan Bey  telefon etti ve genelde Fatih Câmii’ne giderken, ‘Cuma Namazı’nda Süleymaniye’ye gidelim..’ dedi; ‘İcazet Merasimi’ olduğundan bahisle.. ‘İbn Haldûn Üniversitesi’nin ‘Uluslararası Hadis Çalışmaları ve Araştırma Merkezi’nde yıllarca süren çalışmalar sonundaki uzmanlık-ihtisas dereceleriyle taltif edilmeyi hak edenlere ‘icazet’ belgeleri verilecekti.

Süleymaniye’ye gittiğimizde, câmie ulaşan bütün yolların güvenlik tedbirleriyle kuşatılmış olduğunu gördük. Anlaşılıyordu ki, Tayyib Bey de gelecekti.

*

(Bu arada bir eleştirimi de belirteyim.. Hasan Turan Bey, resmî sıfatı olduğu için, güvenlik kontrollerinden doğrudan geçiyordu; onunla birlikte olduğum için, ben de aynı şekilde.. Ama, yine de, elimdeki çantanın ve üzerimin en azından dedektörlerle kontrol edilmesi lâzım gelirdi.. Bir takım olumsuzluklar olduktan sonra, mazeretler bulunur, ama, bunlar o olumsuzluğu bertaraf etmez.)

*

Müslümanlar câmie doğru akıyordu.. Camiin içi de, tıklık-tıklımdı.  Asya, Afrika ve dünyanın başka köşelerinden, yüzlerce müslüman göze çarpıyordu, mahallî kıyafetleriyle.. 

İçeri girdiğimde, sözkonusu Hadis çalışmalarını yönetmiş olan, -hadis ulemâsının büyüklerinden- Muhammed Avvame, mihrabın önünde konuşmasını yapıyordu. Ama,  tercüme de edilmiyordu. Büyük noksan..

*

Sonra bir dalgalanma oldu câmiin içinde.. Dudaklarda, hafifçe mırıldanılan ‘Tekbîr’ sadâları.. Gelenin, Tayyib Bey olduğu anlaşılıyordu. Sessizce gelip, önsafta, cemaatin arasında  bir yere oturdu..

Sonra, ‘İcazet Merasimi’ne geçildi;  Hadis alanında biri 7 yıl, diğeri 4 yıl süren iki projeyi başarıyla tamamladıkları belirlenen zevâta ‘icazetnâme’leri  takdim olundu..

Daha sonra, Tayyib Bey de ‘Selâm ve Bismillah’la başladığı bir konuşma yaparak, özetle şöyle dedi: " Filistin ve Gazze halkı başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanında zor günler geçiren, zulme uğrayan bütün kardeşlerimizin Allah yardımcısı olsun..  Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (AS) hali, tavrı, sözleri, yaşayışı, iman ve ibadetleriyle insanlığa en güzel örnektir. İki cihan serveri, Kur'an ahlâkının en yüksek timsali oldu. Biz ümmetine de yolumuzu aydınlatan, ufkumuzu genişleten, hayatımızı anlamlı kılan Sünnet-i Seniyyesini miras bıraktı. Efendimiz Vedâ Haccı Hutbesi’nde, 'Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız. Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti' buyurmuştur.  Müslümanlar olarak dünya imtihanını alnımızın akıyla vermemiz, Allah'ın ipine, yani Kur'an-ı Kerim'i  ve Peygamber Efendimiz'in sünnetini  hayatımıza tatbik etmemize bağlıdır.

(…) Ecdadımız, Efendimiz'e duyduğu sevgiyi, bağlılığı, hürmeti ve muhabbeti naatlarla, mevlid ve , miraciyyelerle, hilyelerle dile getirmiştir. Biz bu sûretle Efendimiz'i, kalbimizin tahtına, zihnimizin daima baş köşesine yerleştirdik. Ruhlarımızı 14 asırdır teshir ve teskin eden bu eserler, o ‘Sevgililer Sevgilisi’nin gönlümüzdeki yerinin ifadesidir. (…) Rabbim bizleri Resul-ü Ekrem Efendimiz'in yolundan, Sünnet-i Seniyye’nin rehberliğinden ayırmasın diyorum. (…) Sahih-i Buharî'nin birçok baskısı olup, bunların içinde en mükemmelinin İkinci Abdulhamîd  Han'ın emriyle yapılan Bulak Neşri’dir. Toplam 48 ay süren bu titiz çalışmalar neticesinde ortaya 12 ciltlik yeni bir külliyât çıktı. Sünen-i Tirmizî'nin bu yeni nüshasının özellikle hadis ilmiyle iştigal edenler için başucu kaynaklarından biri olacağına inanıyorum."

Tayyib Bey’in konuşmasından sonra Kur’an’lar okundu ve Cuma Namazı’nı Diyanet İşl. Başk. Ali Erbaş Hoca kıldırdı. Namazdan sonra, Yalova’daki programına yetişmek üzere, Tayyib bey, câmiden sessizce ayrıldı..

Bu arada, Mehmed Görmez Hoca’nın da orada olduğunu görünce, selâmlaştık.

(Evet, bu konuyu, bu gün -yazı günüm olmamasına rağmen-, tazeliğini yitirmeden okuyucuyla paylaşmak istedim. )

*

Star