Sözkonusu kadınsa terbiye teferruattır

İlginçtir; açıksözlü, sahici, doğrucu, söylenemeyeni söyleyen insanları ahlaklı bulur, ahlaklı bulduğumuz bu insanların konuşmalarını kimi zaman argo, kimi zaman belaltı jargonla süslemesine de ahlaksızlık mualemesi çekmeyiz. Olsa olsa, katlanılabilir şirin aşırılıklardır bunlar.

İkiden fazla kişinin bulunduğu ortamlarda, hatta iki kişi arasında bile konuşulmaması gereken tabirleri laflarının arasına yedirmesini misal, o meclis içindeki birini hedef almadıkça, kah sevimli duruyor, kah retoriği güzelleştiriyor, kah edepsiz konuşuyor ama doğru söylüyor, muamelesiyle hoş görürüz.

'Ahlak'ın mana çitleri arasından süzülüp gelen ontolojisi sayesinde midir nedir, "şekilde ahlak gözetmeme" opsiyonumuz, bireyin söylediği doğruyla, söyleyiş biçimi arasındaki çelişkiyi bile göze batmaktan kurtarır. Ahlak dışı sözler sarfetse bile birini "ahlaksız" ilan etmek için başka bileşenler bekleriz. Bu algı kendi başına sorunlu mudur, tartışılır.

Oysa bazen belaltı konuşabilenler yanında, bir de sürekli belaltı vuranlar vardır. Ve önceki modelde kafası karışık olan kolektif yönelim işte bu sınırda tartışmayı bitirir, tahammülü bırakır. Belaltı vurmak özde de sözde de ahlaksızlık demektir, eleştirilmeyi, ayıplanmayı, gerektiğinde yuhalanmayı hak eder. Dürüstlüğün pervasızlığı değildir çünkü bu artık, makbuliyet limitleri aşılmış, toplumun 'edep' dediği şeyin kırmızı çizgisi ihlal edilmiş, tahammül kaleleri düşmüştür. Belaltı vuran, bitmiştir.

Ta ki bu bir kadına yapılsın… İşte orada, o noktada, herkes susar. Mahalle baskısının süper işlevsel ve icracı olması gerektiği o yerde, mahalleli evine çekilir, panjurları kapatır, mahallenin meydanında bir tek saldırganla, o kadın kalır. Olsundur.

Fatih Altaylı, geçtiğimiz aylardaki bir programında karşısına aldığı iki başörtülü kızın ve elbette onların temsil ettiği kitlelerin gizli ajandalarını (!) ortaya dökmek cehdiyle giriştiği, "Humeyni mi, Atatürk mü?" tuzağından dolayı kendisiyle gurur duymuş mudur bilemem, ama o programda yaptığı 'söylenmeyeni söyletmek' değildi.

Birilerinin acemiliğinden faydalanıp 'bam teline' basmak suretiyle, o birilerinin üstünden başka birilerini vurmak uyanıklığıydı. Atatürk'ü sevmek başka, Atatürk'e tapmak bambaşka şeylerdi ve muhatapların bu ayrımın üstünden atlamasını sağladı. Aynı programda Altaylı'nın, "ben dindar değilim" sözü de, "bakın ben doğrucuyum, başıma bir şey gelmiyor, siz de konuşun" şeklinde cereyan eden bir ağızdan laf alma taktiğinden başka bir şey değildi.

Zaten kendisinin "haddimi bilmez aşarım" çıkışlarına, "7.4 yetmedi mi?" pankartından sonra başörtülüler hakkında ettiği o laflar sayesinde de tanık olmuştuk. "Öfkeli ve açıksözlüyüm, bu beni adaba mugayyir yapabilir, işinize gelirse" makamından bol bol söylemişliği vardır kendisinin…

Altaylı, hakikaten de insanda "Doğrucuyum o yüzden söylenemeyeni, canımın istediği şekilde söylerim" hissiyatı oluşturan bir gazeteci. Bu meşruiyeti de, verdiği öfkeli pozlar sayesinde kimsenin kendisine ses çıkaramamasından olduğu kadar, toplumsal ittifakla haksızca haklılaştırılmış "doğrular söylensin de ne şekilde söylenirse söylensin" diyen yönelimin arkasına sığınmaktan alıyor.

Oysa önceki vukuatlarında olduğu gibi, TSK'yı eleştiren kadın yazara "O ordu, sizin bacak aranızı da koruyor…" dediği son vukuatında da, sözünün içinde tek bir doğruluk payı, tek bir insani yön, haklılık ölçütüne uyacak tek bir veri yok. Kendi düşündüğü gibi düşünmeyeni –hele de kadınsa bu- belaltından vurmak gibi, son derece ataerkil bir altyapı var.

Yeterince "çağdaş ve ilerici" görünmedikleri için Atatürk ve Humeyni düalizmiyle vurmaya ahdettiği örtülü-dindar kesimi bile sollamış bir gericilik var.

"Dindar değilim" diyerek kendisini ayırdığı kesimin erkeklerinin çoğunun, -aralarında kadına saygı duymayanlar olsa bile- en azından dinin va'zettiği "ahlak" çerçevesini az ya da çok içselleştirmiş bir cenaha mensubiyetleri nedeniyle böyle uluorta edepsizlik yapamayacağını söyleyip, keşke bu sözleri sarfedemeyecek kadar 'dindar' olabilseydin, şeklinde mukabele ediyoruz kendisine…

Kadına yönelik bu feodal ve çirkin ayrımcılığın, kadını eve kapattıkları iddiasıyla 85 yıldır sanık kürsüsünde olan yönelimden daha mı ilerici olduğu sorusu bir yana, bizim hiper, ultra, öz modern aydınlarımızın TSK'yı eleştiren biri çıkar çıkmaz kuyruğuna basılmış kedi teyakkuzuna geçmesi de ayrı ve mühim bir Ortadoğululuk hali. O yüzden bu kişisel azgelişmişlik örneğinde, doğrucu davutluk yok, modernlik yok, ahlak, edep yok, ilericilik de yok.

Bunu çoğaltmayı hiç istemezdim ama, bu tür cümleleri, bu üslupla kurabilen hiç kimseye "doğruları yanlış bir dille söyleyen cesur yürek" muamelesi çekemeyiz, kendisini öyle zannetmesine izin veremeyiz, vermemeliyiz demem farzdı. MEDİZ'e teşekkürler.

YENİ ŞAFAK