“Siyonistlerin uydurma anlatıları çöküyor”

Eski Hollanda Büyükelçisi Nikolaos van Dam, siyasi baskı ve önyargının İsrail’in Filistin işgali konusundaki Batı politikasını nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.

Nikolaos van Dam’ın The New Arab’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştığım yıllarda Filistin ve İsrail konusunda pek bir şey yayınlamadım; bunun en önemli nedenlerinden biri, o dönemdeki kurallar çerçevesinde bunun kabul edilmeyecek olmasıydı. Yayın yapmak resmi olarak izinli olsa da, özellikle metinler resmi politikadan saptığında olası olumsuz sonuçlarla yüzleşmek gerekiyordu. Bazı yetkililer, fazla eleştirel görülen makaleler yayınladıktan sonra kariyerlerinin zarar gördüğünü gördü. Ben de dâhil olmak üzere diğerleri ise bu tür tepkilerden kurtuldu.

Bakanlıktaki ilk günlerimde, Filistin davasına sempati duymanın, her ne kadar tamamen haklı olsa da, o kadar da doğal bir şey olmadığı gerçeğine alışmam gerekiyordu.

Lahey'de Avrupa-Arap Diyaloğu kapsamında düzenlenen bir toplantıda, Arap Birliği'nden bir temsilci Filistinlileri destekleyen ateşli bir konuşma yaptı. Dinleyiciler alkışladı ve ben de coşkuyla alkışlara katıldım. Ancak, birkaç koltuk solumda oturan üstüme baktığımda, bana sitemkâr bir bakış attı. Alkışım Hollanda hükümetinin politikasını yansıtmıyordu ve bu nedenle olmamalıydı.

O dönemde, bilimsel veya akademik açıdan sağlam olan bir şeyin siyasi gerekçelerle makul bir şekilde sorgulanamayacağına inanıyordum. Bu varsayımımın naif olduğu ortaya çıktı. Orta Doğu’daki gelişmeler hakkında sözde tarafsız bir gözlemci olarak yaptığım haberler, bakanın ya da hükümetin siyasi çizgisiyle örtüşmediğinde her zaman hoş karşılanmıyordu.

Hükümetin uzmanların görüşlerini ciddiye almaya hiç istekli olmadığı durumlarda her zaman zorluk çekmişimdir. Bu tür durumlarda genellikle cehalet galip gelirdi. Ya da belki de bu, siyasi motifler veya siyasi fırsatçılık nedeniyle taklit edilen bir cehaletti.

Bazen hükümet yetkilileri, belki de kendi bilgisizliklerinin farkında değillerdi; düşünceleri rasyonel analizden çok kişisel eğilimlere dayanıyordu. Daha sonra Leiden Üniversitesi’nde “Dış Politika Oluşturmada Akademik Araştırmanın (Alakasızlığı)” başlıklı bir konferansımda bu çelişkiye değindim.

1970’lerde Beyrut’ta görev yapan ve İsrail’in Lübnan’a yönelik bombardımanlarını tarafsız bir şekilde aktaran bir Hollanda büyükelçisini hatırlıyorum. Bakanlıktaki bazı kilit isimlerin tepkisi küçümseyiciydi: “O adam tamamen kafayı yemiş.”

Güney Lübnan’daki Filistin mülteci kamplarını ziyaret eden başka bir diplomat hakkında ise şöyle deniyordu: “Sanki tamamen Filistinli olmuş gibi!”

Lahey’deki ilk yıllarımda, Orta Doğu Siyasi İşler Dairesi’nde çalışırken, Dışişleri Bakanı bir keresinde alışılmadık bir talep almıştı. Hollandalı bir mühendis, Filistin meselesinin çözümüne “pratik bir katkı” olarak sunduğu Gazze ile ilgili bir proje için mali destek istemişti. Hollandalıların, ünlü tarama gemileriyle özel bir rol oynayabileceğini savunuyordu.

Önerisi, çarpıcı olduğu kadar basitti: Neden Gazze kıyılarındaki denizde birkaç kilometrekarelik bir arazi kazanılmasın? Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler bu yeni inşa edilen adaya yerleştirilebilir, böylece nüfus baskısı hafiflerken, Gazze’deki Yahudi yerleşimciler de daha fazla alana kavuşurdu.

Bölümümüzden bir cevap metni hazırlamamız istendi. Kural olarak, bakana hitaben yazılmış her mektup –ne kadar sıra dışı olursa olsun– en azından nazik bir alındığına dair teyit mektubu şeklinde bir yanıtı hak ediyordu. Oysa idari deneyimsizliğimden dolayı, bana utanç verici olmasa da tamamen gerçek dışı gelen bu önerinin hiçbir şekilde yanıtlanmaya değer olmadığını ve en iyisi sessizce bir dosyaya kaldırılmasının uygun olacağını düşünmüştüm. Teknik olarak ilginç bir fikir olabilirdi; ancak siyasi açıdan kesinlikle kabul edilemezdi.

Sadece bakış açısını tersine çevirmek yeterliydi. Filistinlilerin onlardan kurtulabilmesi için tüm İsrailli Yahudileri İsrail kıyılarındaki yapay bir adaya yerleştirmek gibi bir öneri düşünün. Önerinin sahibi, iyi niyetli olsa da ya da siyasi farkındalığı eksik olsa da, kesinlikle antisemitizmle suçlanacaktı.

Daha deneyimli üstüm farklı bir görüşe sahipti. O, bunu nazik bir yanıtı hak eden özgün bir fikir olarak değerlendirdi ve mühendise yaratıcılığı için teşekkür ederken, bakanlığın böyle bir projeyi gerçekleştirmek için gerekli mali kaynaklara sahip olmadığını açıklamamızı önerdi. Ve böylece, zamanı gelince, Dışişleri Bakanı adına bu yönde nazik bir mektup gönderildi.

1978 yılında Lübnan’a büyük çaplı bir İsrail askeri saldırısı düzenlendi ve ben bir notta “İsrail işgali” ifadesini kullandım. Bu ifade, olayın daha az ciddi bir şey gibi gösterilmesi amacıyla üstüm tarafından “operasyon” olarak değiştirildi. Bu arada, bu “operasyon” —bazı kesintilerle birlikte— yaklaşık yarım asır sonra hâlâ devam etmekte ve İsrail’in büyük çaplı katliam ve yıkımlarına sahne olmaktadır.

O dönemde Hizbullah henüz yoktu; bu örgüt, tıpkı Hamas’ın ilk İntifada’nın (İsrail işgaline karşı Filistin ayaklanması) patlak vermesinden kısa bir süre sonra, Aralık 1987’de kurulduğu gibi, ancak daha sonra, 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesinin ardından ortaya çıktı.

Tabii ki terminoloji önemlidir. İsrail’in 1967’de işgal ettiği Filistin toprakları, İsrail tarafından başlangıçta “işgal altındaki topraklar” olarak anıldı; daha sonra “yönetilen” ya da “kontrol altındaki topraklar” olarak adlandırıldı ve nihayetinde sanki işgal yokmuş gibi sadece “topraklar” olarak anılmaya başlandı; aynı zamanda işgal altındaki Batı Şeria ise İncil’deki isimleriyle, yani Yahudiye ve Samiriye olarak anılmaya başlandı.

Başbakan Begin, 1981'de Hollanda Dışişleri Bakanı Chris van der Klaauw ile yaptığımız görüşme sırasında, bunun hiç de bir “işgal” olmadığını bile savundu: “Zaten size ait olan bir şeyi işgal etmekten nasıl söz edebilirsiniz?”

1967 tarihli ünlü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararının İngilizce versiyonu, “İsrail silahlı kuvvetlerinin son çatışmada işgal ettiği topraklardan çekilmesinden” bahsediyor. Karar, “işgal altındaki topraklar”dan değil, daha çok belirsiz bir şekilde “işgal edilen topraklar”dan söz ediyor; böylece ilk başta İsrail’in 1967’de işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi gerekmeyebileceği izlenimi yaratıyor.

Bununla birlikte, aynı karar “savaş yoluyla toprak kazanılmasının kabul edilemezliğini” vurguladığı için, İsrail’in tam çekilmesinin amaçlandığı açıktı. Ancak bir uzlaşma olarak, kasıtlı bir belirsizlik – sözde yapıcı belirsizlik – getirildi; aksi takdirde karar o dönemde kabul edilemeyebilirdi.

İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına tamamen çekilmesi gerektiği konusunda yıllarca belirsizliği sürdürmek suretiyle, İsrail’e Batı uluslararası toplumundan net bir tepki görmeden toprakları hukuka aykırı bir şekilde ele geçirme ve yerleşim yerleri kurma imkânı kademeli olarak tanındı.

Bu konunun Hollanda'da ne kadar hassas olduğu, 1974'ün başlarında Hollanda Dışişleri Bakanı sözcüsü Christian Thurkow'un görevden uzaklaştırılmasıyla ortaya çıktı. Thurkow, İsrail'in işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi gerektiğini öne sürerek Hollanda politikasını kamuoyuna yanlış aktarmış ve bu da Hollanda Temsilciler Meclisi'nden eleştirilere yol açmıştı.

Altı Gün Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Suriye'deki görüş tam tersiydi. 1970 yılında Halep'te Filistin Kurtuluş Halk Cephesi'nden biriyle konuşurken “işgal altındaki topraklar” ifadesini kullandım. O kişi, sözlerimden İsrail'i tanıdığım sonucunu çıkardığı için, biraz sinirli bir şekilde şöyle cevap verdi: “Aslında hangi işgal altındaki toprakları kastediyorsunuz? 1948'dekileri mi, yoksa 1967'dekileri mi?”

O dönemde Suriye medyası yalnızca “işgal altındaki Filistin” ve “Siyonist varlık”tan söz ediyordu. Daha sonra “İsrail” kelimesi tırnak içinde kullanılmaya başlandı; nihayetinde Suriye basınında bu tırnak işaretleri bile ortadan kalktı. Bu durum, 1967 öncesi sınırları içindeki İsrail’in kademeli olarak kabul edilme sürecini yansıtıyordu.

1978’de Dışişleri Bakanımız Van der Klaauw’a Suriye’ye eşlik ettiğimde, Suriye Dışişleri Bakanı Abd al-Halim Khaddam ona, Filistinliler kendileri isterse bir Filistin devleti fikrini destekleyip desteklemeyeceğini sordu. Hollanda, halkların kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyordu, değil mi? Van der Klaauw olumlu yanıt verdi, yani bu durumda bir Filistin devleti fikrini desteklediğini söyledi ve bunu içtenlikle kastetti.

Bunu rapora dürüstçe yazmıştım, ancak Bakanlıktaki amirim bunu “Bakanı kendisinden korumak zorunda olduğun için” sildi. Ne de olsa –en azından amirime göre– Bakan, kendisi farklı bir çizgi izleyecek siyasi yetkiye sahip olsa da, Hollanda’daki güçlü İsrail yanlısı kamuoyunu tam olarak hesaba katmak zorundaydı. Ancak şefim, Filistin devleti fikrini açıkça kabul etmenin o dönemde Bakan’ın Hollanda’daki iç siyasi konumuna ciddi zarar verebileceği anlamında haklıydı.

Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptığım dönemde Suriye ve Irak üzerine yazılar yayınladım; ancak ele aldığım konular – mezhepçilik, aşiretçilik ve bölgeselcilik, yani doktora tezimin konuları – bu ülkelerde son derece hassas ve çoğu zaman tabu sayılan konulardı. Yine de Lahey’deki Dışişleri Bakanlığı içinde bu yayınlar büyük ölçüde fark edilmeden geçti.

Ancak İsrail söz konusu olduğunda durum farklıydı: eleştiriler, özellikle kamuoyunda, kolaylıkla kabul edilmiyordu. Bakanlık içinde ise bu konuyu daha doğrudan ele aldım. 1984’teki bir büyükelçiler konferansında, Ortadoğu’yu mezhepsel ve etnik çizgilerle yeniden şekillendirmeyi amaçlayan İsrail politikaları üzerine bir konuşma yaptım. Geriye dönüp bakıldığında, son kırk yıl içinde giderek daha belirgin hale gelen bu yıkıcı politikalar, o dönemde büyük ölçüde olağan kabul ediliyordu.

1981'de Beyrut'ta görev yaparken, Hollanda'nın Avrupa Dönem Başkanlığı'nın Orta Doğu misyonunun sekreterliğine atandım ve Dışişleri Bakanımız Van der Klaauw'a, İsrail ve on dört Arap ülkesine yaptığı ziyaretler sırasında neredeyse beş ay boyunca eşlik etme fırsatı buldum. Bu, benzersiz ve heyecan verici bir deneyimdi ve bildiğim kadarıyla, bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı Avrupa-Orta Doğu misyonuydu.

Krallar, prensler, cumhurbaşkanları, şeyhler, sultanlar ve emirlerin yanı sıra başbakanları, dışişleri bakanları ve diğer hükümet yetkilileriyle ilginç sohbetler yaptık. Asıl soru şu: Arap-İsrail çatışmasına bir çözüm bulunmasına yardımcı olmak amacıyla bu ve daha sonraki Avrupa girişimlerinden, yaklaşık kırk beş yıl sonra ne kaldı? Korkarım ki cevap şudur: Hiçbir olumlu sonuç.

İsrail’in “adalet” kavramına ilişkin görüşleri, çoğu Arap’ın bu konudaki düşünceleriyle taban tabana zıt kalmıştır ve bu durum, bir uzlaşmaya varılmasını imkânsız olmasa da son derece zor hale getirmiştir.

Geriye dönüp bakıldığında, bu misyonun ve diğer birçok Avrupa girişiminin ne anlamı olduğu merak edilebilir. 1967 Haziran Savaşı'ndan bu yana neredeyse altmış yıl geçti. O zamandan beri ne değişti? Ya da daha doğrusu, o zamandan beri ne iyileşti? Aslında, olumlu anlamda neredeyse hiçbir şey.

Filistinliler ve Arapların bakış açısından durum oldukça ciddi bir şekilde kötüleşti ve bunun ana nedeni, İsrail’den gelen hemen hemen her şeyin bazıları tarafından hoş görülmesi, hatta teşvik edilmesidir.

Tüm bunların on yıllar önce öngörülebilir olup olmadığını sık sık merak etmişimdir. 1981’deki misyonumuzda İsraillileri ciddiye almıştık ve (geriye dönüp bakıldığında, oldukça naif bir şekilde) İsraillilerin barışın yararı için “mantığa daha yatkın” hale geleceğini ummuştuk. Aslında, İsraillileri hiç ciddiye almadığımız da söylenebilir, çünkü sürekli ilan ettiklerinden başka bir şey yapacaklarını umuyorduk.

İsrail’de “adalet” kavramının galip geleceğini düşünmüştük ve bazıları hâlâ öyle düşünüyor. Ama aslında, temenni düşüncesi yaygındı ve hâlâ da öyle.

Filistin-İsrail çatışması, ufukta tatmin edici bir çözüm görünmemesi nedeniyle hız kesmeden devam ediyor; aksine, durum giderek kötüleşiyor. Batı ülkelerinin çoğu, on yıllardır sürdürdükleri İsrail’e hoşgörü ve destek politikası ve kendilerinin beyan edip imzaladıkları ilke ve antlaşmaları uygulamaya koyma konusundaki isteksizlikleri nedeniyle bu durumdan ortak sorumluluk taşıyor. Bu durumda, sayısız boş açıklamalar yapmanın ötesinde “hiçbir şey yapmamak”, açıkça yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Sorun, kınama açıklamalarının eksikliği değil, gücün eksikliği — daha doğrusu, bu gücü kullanma isteğinin eksikliğidir.

1998 yılında, Türkiye Büyükelçisi olarak görev yaparken, Hollandalı gazeteci Jan Keulen ile birlikte “De vrede die niet kwam” (Gelmeyen Barış) adlı kitabı yayınladım. Kitap, Filistin ve İsrail’in yanı sıra Lübnan, Ürdün, Libya, Irak ve Mısır’daki deneyimlerimi ele alıyordu. Yayın öncesinde verdiğim birkaç röportaj, resmi yayın tarihinde gazetelerde ve dergilerde yer aldı. Kitabın metnini önceden Bakanlığa sunmamayı tercih ettim, çünkü önemli kesintiler talep edilebileceğini ve bu kesintiler nedeniyle nihai metin üzerinde tam kişisel sorumluluk almamın zorlaşacağını öngörüyordum. Ayrıca, önceden sunmak Bakanlıkla ortak sorumluluk anlamına gelirdi ve ben bunu tercih etmedim.

Ancak, gereksiz hassasiyetleri ortadan kaldırmak için bir gazeteci arkadaşımdan el yazmasını gözden geçirmesini istedim. O da bana birkaç yararlı öneride bulundu. İlk medya haberleri yayınlandıktan sonra, Bakanlığın basın departmanından acil bir telefon aldım ve neden kitabı daha önce göndermediğimi sordular. Ben de şöyle cevap verdim: “Kitabı size önceden göndermediğim için mutlu olun; aksi takdirde şimdi kitap hakkında yorum yapmak zorunda kalırdınız.”

Başka bir sorun çıkmadı. Kısa bir süre sonra, Hollanda’nın yurtdışındaki en önemli görev yerlerinden biri olan Almanya Büyükelçisi olarak atandım.

Batı dünyasının büyük bir kısmının, İsrail’in aralıksız işlediği savaş suçları, işgal, insan hakları ihlalleri, etnik temizlik, ırkçı ayrımcılık, uluslararası hukuk ihlalleri, aldatma ve yalanlar karşısında nasıl bu kadar kör kalabildiği —ve hâlâ öyleymiş gibi davrandığı— akıl almaz bir durumdur. Batı dünyasının büyük bir kısmı, 80 yılı aşkın bir süredir İsrail'in Hasbara propagandası, sömürgeci ırkçılık ve yanlış yönlendirilmiş bir suçluluk duygusunun pençesinde tutuluyor. Siyonistler bu oyunu akıllıca oynadılar, ancak sahte anlatıları ortaya çıkmaya başlıyor.

*Nikolaos van Dam, Hollanda'nın Endonezya, Almanya, Türkiye, Mısır ve Irak eski büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisidir. Genç bir diplomat olarak Lübnan, Ürdün, Filistin İşgal Altındaki Topraklar ve Libya'da görev yapmıştır. The Struggle for Power in Syria (Suriye'de İktidar Mücadelesi), Destroying a Nation: The Civil War in Syria (Bir Ulusu Yıkmak: Suriye İç Savaşı) ve My Diplomatic Journeys in the Arab and Islamic Worlds (Arap ve İslam Dünyasındaki Diplomatik Yolculuklarım) kitaplarının yazarıdır.

Çeviri Haberleri

Sorunlarınız daima bu kadar küçük olsun!: “Filistinlilerin acısı, Pakistanlıların sessizliği”
Modi, bir hamamböceğini öldürmek için top mermisi kullanıyor
Kushner'ın ada gaspı: Arnavutlar bir tatil köyüne değil, sisteme karşı ayaklanıyor
IHRA’nın antisemitizm tanımı, Latin Amerika’da Filistin’le dayanışmayı suç saymak için nasıl kullanılıyor?
Nowak cinayeti: Silah haline getirilmiş beyaz öfke, Birleşik Krallık’ı uçuruma sürüklüyor