Siyonist İsrail/ABD’nin Ortadoğu’yu kontrol altında tutma ihtirası

"ABD ve İsrail’in İran’a karşı teo-politik veya petro-politik emperyalist saiklerle başlattıkları savaşın motivasyonu; işgal, Siyonizm, sömürü ve Ortadoğu’yu kontrol altında tutmaya dönük bir ihtirastır."

İran Savaşı, jeopolitik gerçeklik ve Türkiye’nin önündeki yeni denklem

Yasin Aktay / Yenişafak


ABD ve İsrail’in İran’a karşı teo-politik veya petro-politik emperyalist saiklerle başlattıkları savaşın oluşturduğu yeni ortam yalnızca askeri dengeleri değil, bölgeyi anlamak için kullandığımız kavramsal çerçevelere yeniden müracaat etmemizi gerektiriyor. İsrail’i ve ABD’yi nasıl anlamamız gerektiğine dair tablo aslında o kadar karmaşık değil. Motivasyonları işgal, Siyonizm, sömürü ve Ortadoğu’yu kontrol altında tutmaya dönük bir ihtiras.

Ortadoğu dediğimiz coğrafya ve demografya ise elbette tek parçalı değil. Körfez’i, İran’ı, Türkiye’si ve halklarıyla 1. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenmiş tam veya yarı sömürge şartları, fiili veya zihinsel işgal halleri, bu işgal halini benimsemiş insanlarla direnen insanlar arasındaki güç yarışları arasında paramparça bir halde.

Daha düne kadar kendi halkına karşı amansız bir soykırım uygulayan Suriye yönetimini sözümona İsrail’e karşı direniş ekseni kurgusuyla destekleyen bir İran var. Öbür tarafta potansiyel olarak İsrail’e de onun destekçilerine karşı her türlü direnişi Esad gibi değil hakikisiyle sergileyebilecek bir halkın bu direniş ekseninden çektiği baskı ve zulümlerin hikayesi.

Karmakarışık bir durum değil mi? Bu işin içinden hangi akılla nasıl çıkılır? Biz yine pes etmeyelim. Her şeyi ve herkesi kendi başına kendi bağlamında anlamaya çalışmaktan geri durmayalım.

Bu karmaşık tabloda İran’ın ve dış politikasının nasıl anlaşılması gerektiği basit bir soru değil. Bu saatten sonra İran’ın bütün yaptıklarını sadece Şiiliğiyle açıklamak bizi bir yere götürmüyor, olanları da açıklamaya yetmiyor. İran sadece 1979 yılında yapılmış İslam Devrimi ve onu şekillendiren ideolojik motivasyonlarla açıklanamaz, bu net. İçinden geçtiğimiz süreçlerde tarafları anlamak açısından bize en basit ve en klişe şekilleri verenlere fazla rağbet edebiliyoruz, ama bu bize konuları ve aktörlerin asıl özelliklerini anlamaktan geri bırakabiliyor.

İran’ın ve tarihsel Şiiliğin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda yakın zamanda Abdülkadir Şen’in yayınlanan 482 sayfalık “Bir Mit Kurgulamak: Şii Hilali ve İran’ın Teopolitikası” İran’ın özellikle İslam dünyası içindeki kavgasının kökenlerini anlamak açısından oldukça ufuk açıcı bir tablo koyuyor ortaya. Mutlaka okunması gereken çok emek sarf edilmiş, güçlü belgesel nitelikli bir çalışma. Ancak İran’ın dış politikasının kökenleri sadece Şiiliğe ve sadece teo-politik motivasyonlara dayandırılamaz. Son kertede (fazla Althusserci mi oldu?) bu teo-politik faktörün de belirleyici olmasını belirleyen (üstbelirleyici) başka faktörler de var gibi.

Bu düşünceye bugünlerde beni davet eden siyaset bilimci M. Hakan Yavuz’un kısa süre önce atlasthink.org’da yayımladığı “İran’ın Stratejik Mantığı: Fuller, Nasr ve 2026 Savaşının Sonuçları” başlıklı makalesi oldu. Yavuz, İran’ın stratejik davranışını anlamak için Graham Fuller ve Veli Nasr’ın çalışmalarını birlikte ele alarak farklı ve önemli bir yaklaşımda bulunuyor.

Yavuz’un dikkat çektiği nokta basit ama önemli: İran’ın davranışlarını yalnızca ideolojiyle açıklamak yetersizdir. İran çoğu zaman Batı analizlerinde irrasyonel, devrimci ideoloji tarafından yönlendirilen bir aktör olarak sunulur. Oysa İran esasen tarihsel ve jeopolitik zorunluluklar içinde hareket eden bir devlet.

Bu perspektif İran’ı ne aklar ne de suçlamayı sağlar; fakat onu anlamayı mümkün kılar. Çünkü bir aktörü yalnızca ideolojiyle açıklamak çoğu zaman gerçek stratejik motivasyonları perdeleyen kolaycı bir anlatı üretir.

İRAN’IN STRATEJİK MANTIĞI: İDEOLOJİNİN ÖTESİ

Yavuz’un makalesinde dikkat çektiği ilk nokta, Batı’da yaygın olan “devrimsel kopuş” anlatısının abartılı olduğudur. Bu anlatıya göre 1979 İran Devrimi İran’ın dış politikasını tamamen değiştirmiştir. Şah dönemindeki İran Batı’ya entegre bir müttefik iken devrim sonrasında ideolojik bir rejime dönüşmüştür.

Oysa Fuller’in yıllar önce ortaya koyduğu jeopolitik analiz ve Nasr’ın yakın tarihli çalışması, bu anlatının eksik olduğunu gösteriyor. İran’ın dış politikası yalnızca ideoloji tarafından belirlenmez. İran devletinin karşı karşıya olduğu jeopolitik gerçeklikler rejimlerden bağımsızdır.

İran, dünyanın en kritik jeopolitik kavşaklarından birinde yer alır. Orta Asya, Kafkasya, Güney Asya ve Ortadoğu’nun kesişim noktasındaki bu konum, İran’a tarih boyunca bir tür stratejik merkezilik hissi kazandırmıştır.

Pers imparatorluklarının mirası, İran elitlerinin kendilerini doğal bir bölgesel güç olarak görmelerine yol açmıştır. Bu nedenle İran’ın bölgesel nüfuz arayışı yalnızca İslam Cumhuriyeti’ne özgü bir politika değildir. Şah döneminde de İran, Körfez’in lider gücü olmayı hedefliyordu. Yavuz’un makalesi bu sürekliliği özellikle vurguluyor.

İRAN’IN GÜVENLİK PSİKOLOJİSİ

Vali Nasr’ın analizini Yavuz’un makalesinde öne çıkaran unsur ise İran’ın stratejik zihniyetinin şekillenmesinde İran–Irak Savaşı’nın yarattığı travmadır. 1980’lerde yaşanan savaş İran devletine iki önemli ders verdi.

Birincisi, İran uluslararası sistemde yalnız kalabileceğini gördü. O dönemde birçok bölgesel ve küresel güç Irak’ı destekledi.

İkincisi, İran konvansiyonel askeri güç açısından büyük güçlerle rekabet edemeyeceğini fark etti.

Bu nedenle İran farklı bir strateji geliştirdi: vekil güçler, asimetrik savaş ve “stratejik sabır”. Batı’da çoğu zaman ideolojik yayılmacılık olarak sunulan Hizbullah, Irak’taki milis ağları veya Yemen’deki ilişkiler aslında İran açısından bir güvenlik stratejisidir. İran doğrudan savaşamayacağı aktörlere karşı bölgesel bir caydırıcılık ağı kurmaktadır.

SAVAŞIN GERÇEK ETKİSİ: BÖLGESEL DÜZENİN ÇÖZÜLMESİ

Ancak bugün yaşanan savaş yalnızca İran’ın davranışlarını tartışmakla sınırlı değil. Asıl mesele bu savaşın Ortadoğu’daki güç dengelerini nasıl değiştireceğidir. Yani İran’ın zayıflaması bölgeyi otomatik olarak daha istikrarlı hale getirmeyebilir. Tarih bunun tersini gösteriyor.

Irak’ın 2003’te yıkılması Ortadoğu’ya istikrar getirmedi. Tam tersine devlet yapılarının çözüldüğü, milis ağlarının güç kazandığı ve bölgesel rekabetin derinleştiği bir dönem başlattı.

Benzer bir senaryo İran için de mümkün. İran’ın zayıflaması Batı yanlısı bir İran üretmeyebilir. Aksine daha milliyetçi, daha militarize ve güvenlik elitlerinin hâkim olduğu bir İran ortaya çıkabilir.

Yani günün sonunda İran’da devrimci Şii ideolojisinin yerini güçlü bir İran milliyetçiliği alabilir. Bu da bölgesel rekabeti ortadan kaldırmaz; yalnızca ideolojik biçimini değiştirir.

ABD STRATEJİSİNDEKİ DÖNÜŞÜM

Burada dikkat çeken bir diğer önemli nokta Amerikan stratejisindeki değişimdir. ABD artık Irak ve Afganistan’daki gibi büyük işgaller yapmak istemiyor. Bunun yerine drone saldırıları, siber operasyonlar ve hedefli askeri müdahalelere dayanan bir “uzaktan savaş” stratejisi uyguluyor.

Bu strateji Washington açısından maliyetleri azaltabilir. Ancak Ortadoğu açısından ciddi bir risk barındırıyor: devletleri zayıflatıyor ama yerine onun bile işine yarayacak yeni bir düzen kurmuyor.

Bu durum uzun vadede bölgesel parçalanmayı hızlandırabilir ve Çin ile Rusya gibi aktörlere yeni alanlar açabilir.

TÜRKİYE NEDEN GİDEREK DAHA FAZLA GÜNDEME GELİYOR?

Bu noktada dikkat çeken ve Türkiye açısından özellikle önemli olan mesele ise İsrail stratejik çevrelerinde ortaya çıkan yeni bir tartışmadır.

Bazı İsrailli güvenlik çevreleri İran tehdidinin zayıflaması durumunda Türkiye’nin “bir sonraki stratejik rakip” olabileceğini tartışmaya başlamıştır.

Bu görüşün birkaç nedeni vardır.

Birincisi Türkiye’nin son yirmi yılda kazandığı bölgesel hareket alanıdır. Türkiye artık yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadındaki bir ülke değildir. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Afrika’dan Körfez’e uzanan geniş bir diplomatik ve siyasi etki alanı vardır.

İkincisi Türkiye’nin bağımsız dış politika arayışıdır. Ankara Batı ittifakı içinde kalmakla birlikte kendi stratejik özerkliğini artırmaya çalışan bir politika izliyor.

Üçüncüsü Türkiye’nin Filistin meselesindeki açık tutumudur. Bu tutum İsrail ile ilişkileri uzun süredir gergin tutmaktadır.

Bu nedenle bazı İsrailli stratejistler İran sonrası dönemde Türkiye’yi yeni bir meydan okuma olarak tartışmaktadır.

TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK SONUÇLAR

Birincisi, Türkiye’nin stratejik özerklik politikası daha da önem kazanacaktır. Büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı bir bölgede tek bir eksene bağımlı politika yürütmek giderek zorlaşmaktadır.

İkincisi ise Türkiye’nin diplomatik kapasitesi belirleyici olacaktır. İran’ın zayıflaması veya bölgesel ağlarının çözülmesi yeni çatışma hatları doğurabilir. Türkiye bu süreçte denge kurucu bir rol oynayabilir.

Dolayısıyla, İran’ın politikaları yalnızca ideolojiyle değil jeopolitik zorunluluklar ve tarihsel deneyimlerle şekillenmiştir. Ancak bugün mesele İran’ı anlamaktan daha büyüktür.

Ortadoğu’da yeni bir jeopolitik dönem başlıyor. Bu yeni dönemde Türkiye’nin rolü giderek daha merkezi hale geliyor.

Türkiye bu dönüşümün yalnızca izleyicisi değil, aynı zamanda şekillendiricilerinden biri olacaktır. Bu nedenle asıl soru şudur: Türkiye yeni Ortadoğu’nun denge kurucu gücü mü olacak, yoksa başkalarının kurduğu stratejik oyunda kendisine biçilen rolü mü kabul edecektir?

Görünen o ki bu sorunun cevabı yalnızca Türkiye’nin değil bütün bölgenin geleceğini belirleyecektir.

Yorum Analiz Haberleri

Siyonist rejim sivil yahudileri neden silahlandırıyor?
Savaşın Amerika’ya maliyeti
Suriye esas kimliğine ve kodlarına döndükçe...
İsrail-Hizbullah savaşında yeni aşama ve Lübnan’ın belirsiz geleceği
"Ahlâksız bir iman, hakiki iman değildir"