Sırada Ne Var? Kemalizmle Barışmak mı?

RIDVAN KAYA

Atatürkçülüğün ne manaya geldiğini çok iyi bilen, bilmesi gereken ‘İslami camia’ Mustafa Kemal’e ilişkin iktidar söylemleri karşısında garip sinyaller vermekte! 

15 Temmuz sonrasında hızlı ve sert esen devletçilik, milliyetçilik rüzgarlarına muhatap olan İslami camia şimdi de Gazi Mustafa Kemal esintisine mi muhatap olmakta? En son 10 Kasım vesilesiyle sergilenen görüntülerin, yapılan açıklamaların, sarfedilen sözlerin neredeyse hiçbir tepki uyandırmaması, hatta genelde pek bir rahatsızlığa yol açmaksızın kabullenilmesi, içselleştirilmesi dikkat çekmekte.

Bu yıl 10 Kasım’da devlet ve toplum bazında ortaya çıkan manzaraya baktığımızda Mustafa Kemal imajının daha bir parlatıldığına şahit olduğumuzu söyleyebiliriz. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’ kavramına Nutuk’tan referans vermesi, ‘muhafazakar’ medyanın da Atatürk tazimine dahil olması, sokaklara yansıyan komik görüntülerin yoğunluk kazanması gibi manzaralar karşısında sormamız gereken sorular olduğunu düşünüyoruz.

Öyle ya, daha kısa bir süre önce Allahu Ekber haykırışlarıyla sokaklara çıkan, direnen, can veren insanlar Kemalist resmi ideolojik dayatmaların aynen sürmesi için mi mücadele etmişlerdi? 15 Temmuz’da darbeci cuntanın püskürtülmesiyle bu toplumun adeta içine işlemiş, siyasi kadrolarının adeta genlerine sinmiş asker korkusunun aşıldığını söylemiyor muyduk? Peki nerede bunun somut yansımaları? Neden hala okulda, medyada, siyasette, hatta sokakta, trafikte bu traji-komik manzaralara muhatap olmakta, buna karşın bu saçmalığın, dayatmanın aşılmasına yönelik hiçbir gayrete şahit olamamaktayız.

Oysa çok basit, çok insani bir talep bizimkisi! İsteyen önder olarak gördüğü, biricik kurtarıcı olarak algıladığı, hatta varlığını kendisine borçlu hissederek önünde tazimle eğildiği Atasına bağlılığını istediği şekilde göstersin, onu yüceltsin, hayatının merkezine koysun! Yeter ki bunu başkalarına dayatmasın, zorla bizleri kendisine benzetmeye çalışmasın, inanmadığımız şeyleri bize tahmil etmesin!

Ne yazık ki, on yıllardır bu ülke halkının maruz kaldığı bu dayatmaların artık sona ermesi gerektiğinin düşünüldüğü, düşünülmesi gerektiği bir aşamada tam tersi bir tutumla karşı karşıya kalıyoruz. Sorgulama-aşma çabaları bir yana kanıksama-içselleştirme çabalarına muhatap oluyoruz. Yukarıdan aşağıya doğru Mustafa Kemal güzellemeleriyle karşılaşıyoruz. Tören, anma, kutlama üçgeninden bir türlü çıkamadığımız gibi bizzat dindar halk kesimlerinin tutumunu, yaklaşımını belirleyecek ölçüde iktidarın pragmatik tutumunun kitlesel düzeyde aşınmalara yol açtığına şahit oluyoruz.    

Başka pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ve genel manada iktidarın tutumu hiçbir şekilde sorgulanmıyor, eleştirilmiyor. Ne yapılıyor? Ya tümüyle görmezden geliniyor, ya da doğrudan olumlanıyor.

Bu bağlamda bir köşe yazısından örnekle kaygımızı somutlaştıralım. Star gazetesindeki köşe yazısında Halime Kökçe Tayyip Erdoğan’ın en son 10 Kasım vesilesiyle yaptığı konuşmasına değinmiş ve Mustafa Kemal ile ilgili sözlerini tevile çalışmış. Yazısının son bölümü şöyle:  

“…Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, zaman zaman tartışma konusu da edilen, Atatürk değil de Gazi Mustafa Kemal demesi; Mustafa Kemal’i, devrim kanunlarının icra edildiği, toplum ve devlet arasına duvarların örüldüğü tek parti dönemindeki adıyla değil de Çanakkale’deki, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki adıyla yad etmesi bundandır. 

Bu, Mustafa Kemal’i yadsımak anlamı taşımaz aksine onun rolünü ve yerini, bugün artık en katı Kemalistler için bile savunulamaz pratiklere dönüşen 30’ların mirası yerine tüm Türkiye için kabul edilebilir ve hatta takdir edilir misyonuyla öne çıkarmaktır. Bu yönüyle de yüz yıllık fay hattını onarmak adımı olarak görülebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Kasım dolayısıyla verdiği mesajlarda öne çıkan, böyle bir yaklaşımdı. “Ne diyor Gazi, ‘Anadolu bu savunmasıyla yalnız kendi hayatına ait vazifeyi yerine getirmiyor, Doğu’ya yönelik hücumlara bir set çekiyor.’ Bu söz Anadolu’nun zulmün önündeki son kale olduğunun tüm dünyaya ifadesidir. Zulmün önündeki bu son kaleyi daha da büyütüp güçlendirmek mecburiyetindeyiz” cümlesi, 15 Temmuz karanlığını yarmayı başarmış bir millete hitaben söylenmektedir. “Yeni Türkiye kavramı ilk kez Atatürk tarafından Nutuk’ta defalarca zikredildi” hatırlatması da keza. 

Bu, Kemalizmi tahkim etmek değil, toplumun yapı taşlarını yerli yerine oturtmak, topluma yabancılaşmış bir devletin güçlenecek enerjiden yoksun olduğunu hatırlatmak ve aslında Atatürkçü elitizme sınırlarını göstermektir.” (http://www.star.com.tr/yazar/cumhurbaskani-erdogan-neden-gazi-mustafa-kemal-diyor-yazi-1157882/)

Evet, Halime Kökçe bu yapılanın Kemalizmi tahkim etmek olmadığı, bilakis geleneksel elitle hesaplaşmak olduğu iddiasında! Ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Kemalizm bu ülkede çeşitli kalıplara sokulsa, farklı formlara büründürülse de sonuçta bir özü temsil ediyor ve o öz asla İslami kimlik ve taleplerle bağdaştırılamaz. Bilakis bunları dışlama-tasfiye üzerine oturmaktadır. Bu gerçeğe rağmen şu veya bu yolla Kemalizme ve kemalistlere selam çakmak çıkmaz bir sokaktır. Bu dayatmacı ideolojiyle hesaplaşma ve onu aşma yerine yeniden yorumlama veya bir başka yolla uzlaşma çabalarına girişmek ise tek kelimeyle züldür!

Eminim, elan bu satırları okurken bazı okuyucular durumu abarttığımızı, erken hüküm verip bizimle benzeri hassasiyetleri taşıdıklarından şüphe etmedikleri kadrolara karşı haksızlık ettiğimizi içlerinden geçiriyorlardır. Başörtüsü yasağı ve benzeri birtakım meselelerde yaşanan süreçleri örnek vererek bazı şeylerin değişmesi için biraz sabırlı olunması gerektiğini içlerinden geçiriyorlardır. Kimsenin sabrını sınamaya mezun değiliz elbette ama bunca yaşanan süreçlerden sonra dahi, hala cahiliyenin en koyu formlarına aynı yoğunlukta muhatap edilmenin sessizlikle karşılanmaması gerektiğine inanıyor, eğer itiraz etmezsek kanıksama-alışma illetine duçar olacağımızdan endişe ediyoruz.