Silahlı tahakkümden siyasal çözülmeye: YPG örneği

Cihat Arpacık, YPG’nin Suriye savaşında askerî güçle kurduğu fiilî hâkimiyetin, siyasal meşruiyet ve yerel rıza üretilemediği için zamanla kaçınılmaz bir çözülmeye dönüştüğünü ifade ediyor.

Cihat Arpacık/Perspektif

Uzun Vadeli Yanılgı: Bir Kavşağa Bayrak Dikince…

29 Haziran 2015’te yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı, Türkiye’nin Suriye dosyasında bir cümleyle özetlenebilecek ama on yıl boyunca binlerce satır yazdıracak bir karar üretti: “Fırat’ın batısında YPG olmayacak.” 

O gün, Ankara’nın Suriye haritasına çizdiği kırmızı çizgi yalnızca bir güvenlik doktrini değil, ilerleyen yıllarda sahada yaşanacak her kırılmanın mihenk taşı oldu. O çizgi, askerî harekâtları, diplomatik manevraları ve Türkiye’nin diğer aktörlerle kurduğu ilişkinin sınırlarını da belirledi.

Aradan yıllar geçti. Suriye’de rejim çöktü, Esad iktidardan indirildi ve ülke, uzun süre donmuş gibi görünen bir denklemi yeniden kurmaya başladı. Ancak devrimle birlikte gelen bu “yeni sayfa”, Suriye sahasında herkes için aynı anda açılmadı. 

Özellikle Fırat’ın doğusunda ve Rakka ile Deyrizor’da.

Bu bölgede YPG’nin kontrol ettiği alanlar, devrimin hemen ardından bile eski savaşın tortularını taşımaya devam etti. Günün sonunda, yeni Suriye’nin hükûmet güçleri ve onlara destek veren Arap aşiretler bu bölgelerde hâkimiyet sağladı. 

YPG, buralarda varlığını IŞİD’le mücadele döneminde, ABD öncülüğündeki uluslararası askerî koalisyonun sağladığı hava desteği, silah ve siyasi meşruiyet sayesinde kurmuştu. Bu hâkimiyet yalnızca kuzeydeki Kürt nüfuslu bölgelerle sınırlı kalmadı, Rakka ve Deyrizor gibi, demografik olarak Arap çoğunluğa sahip, aynı zamanda petrol ve gaz açısından stratejik önemi yüksek, Irak sınırına bakan bölgeler de YPG denetimine girmişti. 

Bu denetim, savaşın sıcak günlerinde “zorunlu bir durum” gibi sunulmuştu ama zamanla bu zorunluluk hızla bir “dayatmaya” dönüştü.

Arap aşiretlerin rahatsızlıkları tam da bu noktada başladı. 

Rakka’da, Deyrizor’da, Fırat havzasının Arap köylerinde yükselen itiraz, ideolojik bir karşı çıkıştan çok, “kendilerine rağmen” kurulan bir düzene reddiyeyedi. YPG’nin devrimden hemen sonra bu bölgeleri yeni hükûmet güçlerine devretmesi, sahadaki en akılcı ve en az maliyetli seçenekti. Yapmadı. Arap şehirlerini kontrol etmeye devam etmek istedi. Silahın konuştuğu bir coğrafyada, siyasetin, yükselmesi gereken sesini kısmayı tercih etti.

Sonuç, kaçınılmaz biçimde, bu şehirlerden zorla çıkarılmak oldu.

Kandil’den İnen Kadro

Bu noktada YPG’nin bugünkü akıbetini anlamak için geriye, bölgenin henüz “kanton” kelimesiyle anıldığı yıllara bakmak gerekiyor. 

2012’de bir muhabir olarak Suriye’yi dolaşırken, PKK’nın yeni yeni sahaya indiğine  tanıklık etmiştim. Haritalar, henüz diplomatik masalarda değil, yol kenarlarında çiziliyordu. Bir kavşağa bayrak dikmek, bir kontrol noktası kurmak fiilî egemenliğin yeterli delili sayılıyordu. Kontrol noktalarında bekleyen o gençlerin, siyaset bilimi literatüründe sıklıkla başvurulan “marking the territory” (toprak işaretleme) diye bir kavramdan haberleri yoktu kuşkusuz, ama yaptıkları tam olarak buydu. Mekân, silahla olduğu kadar sembolle de tutuluyor, egemenlik, harita çizilmeden önce görünür kılınıyor, herkes meşrebine göre birkaç kilometre aralıklarla bayrak ve kontrol noktaları dikiyordu. Ancak silahı olan güçlüydü, ahlaki iddiaların, devrimci söylemlerin, “öz yönetim” masallarının sahada henüz hiçbir karşılığı yoktu.

O yolculuklardan birinde, basın kartımda yazan “muhabir” kelimesi, kontrol noktasındaki silahlı gençler tarafından “muhbir” olarak okundu. Gözaltına alındım. Afrin kırsalında, Esad rejiminin yıllarca kamu binası olarak kullandığı, duvarlarına, Esad rejiminin artık solmuş amblemlerinin üzerine Abdullah Öcalan fotoğraflarının yapıştırıldığı bir binaya götürüldüm. Orada benimle konuşan kişinin kusursuz Türkçesi dikkatimi çekmişti. Kısa sürede Hakkârili olduğunu, uzun yıllardır PKK saflarında savaştığını öğrendim. Kandil’in Suriye’ye “vaziyet etmek” için gönderdiği yetişmiş kadrodandı. O an, Suriye’de olup bitenin yalnızca yerel bir Kürt hareketiyle açıklanamayacağını, meselenin sınır aşan, hiyerarşik ve merkezî bir yapıya sahip olduğunu sahada, çıplak gözle görmüştüm. Sonrasında “Rojava devrimi” ve kanton ilanları da geldi. Hatta, üst düzey örgüt yöneticileri, örgütü bizzat Suriye’den idare etmeye başladı. PKK, Suriye’deki statükosunu korumak için Türkiye’deki çözüm sürecini baltalayacak girişimlerde bulundu.

Bugün gelinen noktada, YPG’nin o günkü özgüveniyle bugünkü yalnızlığı arasındaki fark çarpıcı. ABD desteği kesildi, daha doğrusu, Washington için YPG artık vazgeçilmez bir aktör olmaktan çıktı. 

İsrail’in de dahil olduğu diplomasi koridorlarında (ki bu koridorlara girenin söylediği şarkının melodisi, koridorun öbür ucundan çıkarken hep değişir) YPG’ye atfedilen rolün de kısıtlandığı anlaşılıyor. Bir zamanlar “küresel güvenlik” gerekçesiyle hayati görülen Hol Kampı’ndaki uluslararası IŞİD mahkûmlarına bekçilik yapmak, bir süredir stratejik bir koz da değildi. Bu tablo, YPG’nin yalnızca sahada değil, müzakere masasında da ağırlık kaybettiğini, Şam’ın son dönemde verdiği sinyaller, bu gerçeğin artık diplomatik dile tercüme edildiğini ortaya koydu. 

General Cilo’dan Haseki Valisi Abdi’ye

Gazeteci Amberin Zaman’ın aktardığı, SDG komutanı Mazlum Abdi’ye, Şam’daki hükûmet tarafından Haseke valiliği önerildiği iddiası, tam olarak bu yeni dönemin ruhunu yansıtan bir gelişme. Bu teklif, Suriye dışındaki YPG’ye müzahir çevrelerde neredeyse refleksif bir öfke yarattı. “Aşağılama”, “tasfiye”, hatta “siyasi komplo” gibi büyük kelimeler dolaşıma sokuldu. Oysa sahadaki ve masadaki gerçeklik, bu duygusal okumanın çok ötesinde, çok daha çıplak ve çok daha sıradan.

İç savaş boyunca silahlı mücadele yürütmüş birçok yapının saha komutanı, bugün vali koltuklarında oturuyor. Bu, aslında devrimin kendi muhasebesi. Binlerce savaşçı kaybeden, cephe tutan, rejime karşı savaşan grupların komutanlarına valilik verilmesi nasıl bir “hakaret” olarak görülmediyse, Mazlum Abdi’ye Haseke valiliğinin önerilmesi de otomatik olarak bir aşağılama sayılmaz. Üstelik ortada önemli bir fark da var. SDG, Suriye’deki devrimin asli bir bileşeni değildi. Devrimci cephelerin bir parçası olmadı. Eski rejimle doğrudan bir hesaplaşmaya girmedi, hatta bazı bölgelerde onlarla işbirliği de yaptı. Buna rağmen, ülke içindeki silahlı bir gücün lideri olarak, Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Haseke gibi bir vilayette yönetici pozisyonu önerilmesi, Suriye’nin bugünkü siyasal pratiği açısından “olağanüstü” değil, aksine “olağan” bir hamle. Bu nedenle meseleyi başka türlü okumak, daha çok Suriye dışındaki siyasal aidiyetlerin duygusal reflekslerini yansıtıyor. Oysa Şam’ın yaptığı şey, silahlı yapıların devlet içine emdirilmesi sürecinin bir parçası. Yeni Suriye, silahın, merkezden bağımsız bir meşruiyet kaynağı olarak tanımlanmasını istemiyor ama silahı olanları da bütünüyle dışarıda bırakmıyor. Onlara, gücün merkezine eklemlenebilecekleri, sınırlı, kontrollü ve hiyerarşik alanlar açıyor. Mazlum Abdi’ye önerildiği söylenen valilik tam da bu çerçevede anlam kazanıyor. Ne bir taç giydirme ne de bir aşağılama. Bu, Suriye’nin savaş sonrası düzeninde, silahlı aktörlere çizilen dar ama net bir rol tarifinin bir yansıması aslında. 

Nitekim Şam ile SDG arasında 18 Ocak akşamı imzalanan anlaşma, sahadaki dengelerin tam da böyle olduğunu gösterdi. Anlaşmayı sadece bir “ateşkes belgesi” olarak okumak eksik kalır. Asıl özelliği, silahla kurulan bir gücün nasıl tasfiye edilmeden dağıtılarak ve devlet yapısı içine emdirilerek dönüştürüleceğini anlatan bir geçiş metni olması. Bunun da ötesinde bu anlaşma, YPG/SDG döneminin kapanış tutanağı gibi. 

Öncelikle, Rakka ve Deyrizor’un idari ve askerî olarak Şam’a devri, SDG’nin savaş boyunca elinde tuttuğu en stratejik kozlardan birinin bırakılması demek. Buna karşılık verilen “takibat yapılmama” güvencesi, devrim sonrası Suriye’nin temel refleksini yansıtıyor. Haseke’ye dair maddeler ise özellikle dikkat çekici. Tüm sivil kurumların devlet yapısına entegre edilmesi ve “özel statülü bölgeler” vurgusu, merkezi otoritenin kontrolü elden bırakmadan yerel temsile alan açması olarak yorumlanabilir. 

Anlaşmanın en çıplak maddesi ise dördüncü madde. Sınır kapıları ile petrol ve gaz sahalarının tamamen Şam’a devri, SDG’nin “marka değerinin” daha da düşeceğini anlatıyor. Bu maddeyle birlikte, SDG ilerleyen dönemlerde bir aktörden ziyade, duruşuna göre, çözülmesi gereken bir dosya haline dönüşebilir.

Anlaşma, entegrasyonun yöntemini de netleştirmiş oldu. SDG savaşçıları, blok olarak değil, güvenlik soruşturmalarından geçirilmiş “vatandaşlar” olarak Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına alınacak. Bu, yukarıda da belirttiğimiz şekilde, Suriye devletinin silahlı gruplara bakışındaki temel prensibi özetliyor. Yani, Şam yönetimi kendi kendine “gücü tanı, yapıyı dağıt” diyor.

Eski rejim kalıntılarının SDG saflarına alınmaması, PKK’nın Suriyeli olmayan unsurlarının ülke dışına çıkarılması taahhüdü, anlaşma öncesi, hem iç dengeler hem de bölgesel mesajlar açısından da “çalışıldığını” da gösteriyor. Özellikle PKK vurgusu, Türkiye başta olmak üzere komşu ülkelere verilmiş açık bir güvence niteliğinde. Yıllarca SDG’nin uluslararası alanda elinde tuttuğu en önemli kartlardan biri de anlaşmayla devrediliyor. IŞİD tutukluları ve kamplarının Şam’a devriyle birlikte, SDG’nin “küresel güvenlik” argümanı da anlamını yitiriyor. Anlaşmada, bu geçişin sosyal maliyetini azaltmaya matuf düzenlemeler de var. Afrin ve Şeyh Maksud’a dönüş vurgusu, savaşın yerinden ettiği Suriyelilere verilen bir söz. Ne kadarının hayata geçeceği ayrı bir mesele ama metnin dili, artık askerî değil, idari bir döneme girildiğini gösteriyor.

Anlaşma bu haliyle uygulanırsa, bu durum, YPG’nin askerî ve maksimal siyasi iddialarının sonu demek, evet. Ama reddedilirse, bu Şam açısından bir kayıp sayılmaz. Suriye sahası bugün, büyük ideallerden çok yorgunlukların alanı. Devrim, eski düzeni yıktı ama savaşın yarattığı silahlı yapıları kendiliğinden, bir anda tasfiye etmedi. Tasfiye olması için onlara yollar açtı. YPG’nin hikâyesi, bu geçiş döneminin en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Biraz da askerî güçle kazanılan alanların, siyaseten meşrulaştırılamadığında nasıl hızla kaybedilebileceğinin hikâyesi aslında bu. 

Belki de daha önemlisi, bir hareketin, kendi gücüne fazla inanıp sahadaki asıl gerçekliği görmezden geldiğinde nasıl yalnızlaştığının.

Yorum Analiz Haberleri

''İslâm Milleti''nin bugün çektiği, ''Ulus-Devlet'' teorisi ve ''dil'' takıntısından...
Ulus-devlet öncesi soykırım: Batı Avrupa örneği
Robespierre ve Lenin: Ahlakileştirilmiş devrimci terör
Suriye’de yeni bir dönüm noktası olarak 18 Ocak Mutabakatı
“Şiddetin cinsiyeti yoktur; kadını korumak, erkeği düşmanlaştırmakla mümkün değildir”