“Silah susar, siyaset susmaz: Devlet aklının gerçek sınavı”

“PKK’nın silahlı kapasitesinin tasfiyesi mümkündür. Tarihsel koşullar bunu her zamankinden daha olası hale getiriyor. Ancak bundan sonrası, devletin silahsızlaşmış ama siyasal olarak varlığını sürdüren bir hareketle nasıl yaşayacağıyla şekillenecek.”

Silah Susar, Siyaset Susmaz: Devlet Aklının Gerçek Sınavı

Adnan Boynukara / Perspektif


Türkiye’de PKK meselesi konuşulurken en sık yapılan hatalardan biri, sorunu yalnızca güvenlik ya da yalnızca demokratikleşme ekseninde okumaktır. Birinci eksen, “önce güvenlik, gerisini sonra düşünürüz” der. İkinci eksen ise “önce haklar, silah kendiliğinden biter” der. Her iki yaklaşım da neredeyse yarım asrı bulan bu çatışma sürecinin ortaya koyduğu tabloya yabancıdır. Çünkü o tablo, bu iki alanın birbirinden tamamen ayrıştırılamayacağını açıkça gösteriyor. Temel soru şu: Devletin amacı bir örgütü fiziksel olarak tamamen yok etmek mi, yoksa silahlı tehdidin kalıcı biçimde ortadan kaldırılması mı? Bu soruya verilecek cevap, sürecin tamamını şekillendirecek.

Modern dünyada devletler silahlı yapıları tasfiye edebilir. Ancak belirli bir toplumsal tabana yaslanan siyasal eğilimleri bütünüyle ortadan kaldıramaz. IRA’dan ETA’ya, FARC’tan çeşitli Asya hareketlerine kadar tarih bunu defalarca gösterdi. Eğer ortada on yıllardır devam eden, seçimlerde istikrarlı biçimde karşılık bulan, yalnızca korkuyla ya da zorlamayla açıklanamayacak kadar kalıcı bir sosyolojik gerçeklik varsa, burada artık “terör örgütü problemi”yle birlikte, aynı zamanda bir siyasal temsil meselesi de vardır. Bunu kabul etmek devleti zayıflatmak anlamına gelmez. Tam tersine, devlet aklını hayali hedeflerden kurtarıp gerçekliğe yaklaştırır.

Türkiye’nin uzun yıllar boyunca yürüttüğü güvenlik merkezli mücadele belirli ölçüde sonuç da üretti. PKK’nın Türkiye içindeki hareket kapasitesi daraldı, kırsal alan hâkimiyeti çözüldü, sınır ötesi operasyonlar ve insansız hava araçlarının sağladığı teknolojik üstünlük örgütün klasik faaliyet modelini işlevsiz kıldı. Bugün dağ merkezli silahlı varlık ve faaliyet modeli, 1990’lardaki işlevselliğini büyük ölçüde yitirdi. Fakat tam da bu nedenle yeni dönemin doğasını doğru okumak gerekiyor. Çünkü mesele, “silah bırakma”nın da ötesinde, silahlı faaliyetlerden siyasal alana geçişin nasıl yönetileceği meselesi haline geliyor.

Tüm bunlar önemli kazanımlar. Ama bu kazanımlar yeni dönemin asıl sorusunu çözemiyor. Bu gerçekliği görmek aslında zor değil. Zor olan, bu gerçekliği kabul etmenin getireceği siyasal maliyeti göze almak. 40 yılı aşan süreçte devlet aklı kuşatıcı bir perspektif geliştirmeyi geciktirdi. Bunun arkasında teknik bir yetersizlik yatmıyordu ancak siyasal maliyeti üstlenecek irade, çok geç ortaya çıktı.

Devletin Gerçek Hedefi Ne Olmalı?

Devlet aklı meseleye şöyle bakar: Türkiye içinde silah tamamen devreden çıkmalı, siyaset ise sistemin içinde kalmalıdır. Demokratik devletlerin uzun vadeli başarısı buradan gelir. Devlet, şiddeti meşru siyaset alanının dışına iter, buna karşılık fikirlerin, taleplerin ve siyasal akımların sistem içinde rekabet etmesine izin verir. Fikirle mücadele etmenin yolu güvenlik operasyonu değil, siyaset, hukuk, ekonomik kalkınma ve toplumsal entegrasyondur.

Türkiye’de tartışmanın zorlaşmasının temel nedeni, Kürt siyasal alanı ile PKK arasındaki ilişkinin uzun yıllar boyunca iç içe geçmiş olmasıdır. Bu nedenle birçok insan için silahlı yapı ile siyasal temsil arasında net bir çizgi çizmek güç. Oysa devletin uzun vadeli çıkarı açısından asıl önemli olan, bu ayrımı kurabilmektir. Bir hareketin ideolojik olarak varlığını sürdürmesi ile silahlı kapasitesini koruması aynı şey değildir. İnsanlar etnik kimlik temelinde siyaset yapabilir, yerel yönetim talep edebilir, merkeziyetçiliği eleştirebilir, sert bir muhalefet dili kullanabilir. Demokratik sistemler bunlarla yaşayabilir. Devlet açısından kırmızı çizgi bellidir: Silah, silahlı yapı ve şiddet tehdidi.

“Silah bırakıyorlarsa siyaset de bitmeli” yaklaşımı gerçekçi değildir. Dünyadaki örnekler de bunu teyit ediyor. IRA’nın siyasal etkisi silah bıraktıktan sonra tamamen ortadan kalkmadı. ETA çevresindeki hareket varlığını sürdürdü. FARC seçimlerde sınırlı başarı elde etti ama Kolombiya siyasetinin meşru bir parçası haline geldi. Modern çatışma çözümü süreçlerinin büyük çoğunluğu, silahlı meşruiyetten siyasal meşruiyete geçiş süreçleridir. Türkiye açısından önemli olan, bu geçişin devlet otoritesini ve toplumsal barışı zayıflatacak değil güçlendirecek biçimde yönetilmesidir.

Devlet aklının bu süreçte somut bir sınavı var. Silahsızlanmanın teknik olarak tamamlandığını doğrulayacak bir mekanizma kurmak, geri dönenlere ilişkin net bir hukuki statü belirlemek, bölgeye yönelik somut bir kalkınma planını kamuoyuyla paylaşmak. Bunlar yapılmadan “süreç yönetiyoruz” demek, aklı değil niyeti ortaya koyar. Bu soruların anayasal ve yasal çerçevesi ayrı bir tartışmanın konusu, ama o tartışma da kaçınılmaz.

İki Tehlike: Hibrit Yapı ve Yeniden Radikalleşme

Sürecin önünde iki kritik risk var. Birinci risk, hibrit yapıdır. Örgüt resmen feshedilmiş görünür ama bölgesel milis bağlantıları, kriminal ağlar ya da dolaylı silahlı kapasite hayatta kalmaya devam eder. Bu senaryo devleti sürekli belirsizlik içinde bırakır. Ne ileri gidebilir ne de geri çekilebilir. Bu nedenle silahsızlanmanın sembolik değil, teknik ve kurumsal olarak da net biçimde tamamlanması şarttır.

İkinci risk yeniden radikalleşmedir. Silahın devreden çıkması için siyasal alanın kapanmaması gerekir. Çünkü siyasal temsil kanallarının tıkanması, özellikle yeni kuşaklarda, yeniden radikalleşme üretir. Bölgede onlarca yıldır devlet kurumlarına güvensizlik besleyen, kendini sisteme ait hissetmeyen kalabalık bir kitle var. Bu kitlenin silah bırakılmasıyla birlikte kendiliğinden normalleşeceğini düşünmek, sürecin en büyük yanılgısı olur. Güven eksikliği müzakere masasında değil, okulda, belediyede, mahkemede, hastanede, yani gündelik hayatın her alanında kapanır. Bu alanları kapalı tutarak silahlı radikalizmi kalıcı biçimde tasfiye etmek mümkün değildir. Bunun için ise farklı bir dil ve farklı bir kapasite şart.

Devleti korumak, toplumun belirli kesimlerini sürekli bastırılmış bir psikoloji içinde tutmak değildir. Asıl mesele, farklı kimliklerin şiddete yönelmeden sistem içinde kalmasını sağlayacak güçlü bir devlet kapasitesi inşa etmektir. Güçlü devlet yalnızca operasyon yapabilen devlet değildir. Güçlü devlet aynı zamanda meşruiyet üreten, vatandaşı ile sistem arasındaki bağı güçlendiren ve ideolojik rekabetten korkmayan devlettir. Bu tanım Türkiye’nin tarihsel devlet geleneğiyle çelişmez, aksine o geleneği bugünün koşullarında yeniden inşa etmenin ta kendisidir.

Gerçek Eşik

Sürecin bu aşamaya gelmesi, devlet aklının devreye girdiğinin işareti. Asıl sınav, o aklın bundan sonra da tutarlı biçimde devrede kalıp kalamayacağıdır.

PKK’nın silahlı kapasitesinin tasfiyesi mümkündür. Tarihsel koşullar bunu her zamankinden daha olası hale getiriyor. Ancak bundan sonrası, devletin silahsızlaşmış ama siyasal olarak varlığını sürdüren bir hareketle nasıl yaşayacağıyla şekillenecek. Eğer devlet bunu kategorik olarak reddederse süreç yeniden güvenlik sarmalına dönebilir. Ama şiddeti dışarıda bırakan bir siyasal zemini güçlendirebilirse Türkiye onlarca yıllık çatışmayı daha yönetilebilir bir düzleme taşıyabilir. Sonuçta mesele yalnızca bir örgütün bitmesi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşlarıyla nasıl bir siyasal ilişki kuracağı meselesidir.

Ama bu süreç yalnızca devletin ve siyasetin sınavı değildir. Aynı zamanda toplumun, bu ülkenin her kesimden vatandaşının da sınavıdır. Normalleşme yukarıdan bir karar olarak gelmez, gündelik hayatın içinden, birlikte düşünmekle inşa edilir. Kürt meselesini örgütün dar dilinden, şiddetin ürettiği reflekslerden ve kutuplaşmış siyasetin kalıplarından kurtarıp bu ülkede yaşayan herkesin ortak meselesi olarak yeniden ele almak gerekiyor. 

Siyaset devletten veya örgütten talep etme makamı değildir. Çözüm geliştirme, çözümü birlikte dillendirme ve vaat etme makamıdır. Toplumun farklı kesimleri bu süreçte birbirinden talep beklemek yerine birlikte düşünmeye, birlikte somutlaştırmaya başlarsa normalleşme gerçek bir zemin bulur. Başka türlü normalleşme olmaz.

Gerçek devlet aklı, zaferi ilan etmekle değil, kazanılanı kalıcı kılmakla sınanacaktır.

Yorum Analiz Haberleri

Küresel vicdanı uyandıran, ümmeti harekete geçiren bir unsur olarak Filistin şiiri
“İnsan edebi kadar insandır”
Kapitalizme başkaldıramayanlar Gazze’deki zulmü durdurabilir mi?
CHP seçmeninin bitmeyen kurtarıcı arayışı
Hz. İbrahim’den bugüne uzanan teslimiyet çağrısı