“Şiddetin cinsiyeti yoktur; kadını korumak, erkeği düşmanlaştırmakla mümkün değildir”

"Kadını korumak, erkeği düşmanlaştırmakla mümkün değildir... Kadına şiddeti konuşurken, şiddeti ideolojik bir kavram hâline getirdiğimizde çözüm üretmiyor; yalnızca yeni cepheler açıyoruz."

Şiddetin cinsiyeti yoktur

Mehtap Şahin / Star Açık Görüş


Bir toplumun hangi kelimeleri hangi öfkeyle kullandığı, onun vicdani haritasını ele verir. Bugün "kadına şiddet" ifadesi de tam olarak böyle bir eşikte duruyor. Yüksek sesle dile getiriliyor, pankartlara yazılıyor, sloganlara dönüşüyor. Ancak tam da bu gürültü içinde, şiddetin kendisini ne kadar anladığımız sorusu cevapsız kalıyor. Çünkü ses yükseldikçe, maalesef ki idrak çoğu zaman geri çekiliyor.

Evet, elbette biz kadınların maruz kaldığı şiddetin boyutları inkâr edilemez. Tarihsel, sosyolojik ve kültürel olarak kadın, güçsüz bırakılmış; çoğu zaman evin, sokağın ve hukukun içinde korunmasız kalmıştır. Bu gerçeği görmezden gelmek, insanlığa kör kalmaktır. Simone de Beauvoir'ın ifadesiyle, "Kadın doğulmaz, kadın olunur." cümlesi, kadınlığın biyolojik olmaktan çok toplumsal olarak inşa edildiğini söylerken; aynı zamanda şiddetin de tesadüf değil, bir zihniyet ürünü olduğunu hatırlatıyor.

Ancak başka bir körlük daha var: Şiddeti yalnızca cinsiyet üzerinden okuyan, onu ideolojik bir kimliğe hapseden yaklaşım... Akademik sosyoloji üzerinden değerlendirmelere baktığımızda, şiddetin kaynağını açıklarken önemli bir ayrım yapılıyor: Güç ile şiddet aynı şey değildir. Buna göre güç, meşruiyetten; şiddet ise acizlikten doğar. Şiddet, iktidarın değil, iktidarsızlığın göstergesidir. Bu açıdan bakıldığında, kadına yönelen şiddet de "erkekliğin gücü" değil, tam tersine ahlaki ve zihinsel bir çöküşün ifadesidir.

Şiddet, tanım gereği güçlünün güçsüze yönelttiği bir gaddarlıktır. Kadına da yönelse, çocuğa da, yaşlıya da, erkeğe de aynı ahlaki çürümenin ürünüdür. İbn Haldun, Mukaddime'de zulmün toplumları nasıl içten içe çökerttiğini anlatırken, şiddeti yalnızca bireysel bir suç olarak değil, medeniyetleri yıkan bir hastalık olarak tanımlar. Zulüm yaygınlaştığında, güven duygusu kaybolur; güven kaybolduğunda ise ne aile kalır ne toplum.

Gücün doğru analizi

Ne var ki, şiddeti sıfatlarla bölümlere ayırdığımızda, onu anlamaktan uzaklaşırız. Çünkü mesele, kimin mağdur olduğu kadar, neden bu mağduriyetin üretildiğidir. Gücün doğru analizi tam da bu noktada önemlidir. Diğer yandan güç, yalnızca devlet ya da erkek eliyle işlemez; dilde, kültürde, ailede ve gündelik ilişkilerde dolaşıma girer. Yani şiddet, yalnızca atan el değildir; susan, görmeyen, normalleştiren bakışlarda da yaşar. Ve asıl zulüm duyguların bu şekilde yok sayılmasıyla, anlatılamaz hale gelmesiyle kişiyi olduğu yerde çaresizlikle boğar atar.

Bugünkü modern(?) toplumlardaki tutuma baktığımızda ise, kadına şiddet meselesi çoğu zaman bir hak arayışından çok bir kavga alanına dönüşmüş durumda. Bir cümle kuruluyor, anında taraflar belirleniyor. Erkek savunmaya çekiliyor, kadın öfkeye itilmiş bir pozisyona sıkışıyor. Oysa ne her erkek potansiyel faildir ne de her kadın yalnızca mağdur kimliğiyle tanımlanmalıdır. Zaten modern toplumların en büyük hastalığı "insanı etiketlere indirgemek" tir. Etiketlenen insan, artık dinlenmez; yalnızca yargılanır.

"Zulme rıza zulümdür"

Kadını korumak, erkeği düşmanlaştırmakla mümkün değildir. İslam düşüncesi bu konuda son derece açık bir ahlaki çerçeve sunar. Hz. Ali'ye atfedilen, "Zulme rıza zulümdür." ifadesi olayı çok güzel özetler niteliktedir. Yani şiddet yalnızca uygulandığında değil, görmezden gelindiğinde de suçtur. Ancak bu suçun faili bir cinsiyet değil, bir vicdansızlıktır.

Şiddeti önlemek, yalnızca cezai başlıklar açmakla da olmaz. Elbette hukuk gereklidir; caydırıcı cezalar şarttır. Fakat hukukun ulaşamadığı yerde ahlak devreye girmezse, sorun biçim değiştirerek devam eder. İmam Gazali, ahlakı dıştan dayatılan kurallar bütünü değil, insanın iç dünyasında kök salan bir terbiye olarak tanımlar. Ona göre kalbi ıslah edilmemiş bir insan, yasadan korktuğu sürece susar; korku kalktığında ise şiddete geri döner.

Bir başka sorun da şudur ki şiddetle mücadele ederken,yine şiddetin dilini kullanıyoruz. Sertleşiyoruz, ötekileştiriyoruz, yaftalıyoruz. Oysa hepimiz de biliyoruz ki, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dil yoluyla da üretilir. Aşağılayıcı, dışlayıcı ve kategorize eden dil; fiili şiddetin zeminini hazırlar. Öfkeyle kurulan hiçbir cümle, merhameti büyütmez. İşte tam da bu yüzden Mevlânâ'nın asırlardır yankılanan çağrısı, "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." çağrısı boşuna değildir. Samimiyetin olmadığı yerde adalet yalnızca bir iddiadır.

Akl-ı selim olan biri bilinçaltımızın çocukluktan beri ne zulümlere uğradığını düşündüğünde bir kere kadının, korunması gereken bir varlık olduğu için değil; insan olduğu için dokunulmaz olduğunu idrak etmiş olmalı. Erkek de doğası gereği suçlu değil; insan olduğu için bu durumdan otomatik olarak sorumludur. Şimdilerde ben de dahil hepimiz dost meclislerinde birtakım suçları veya oluşumları kadının veya erkeğin bozulmasından ötürü bu hale gelindiğini konuşuruz. Fakat bir durup düşündüğümüzde Farabi'nin "erdemli şehir" tasavvurunda, toplumun huzuru kadın ya da erkek üzerinden değil; erdem üzerinden kurulur ifadesi aslında her şeyi apaçık gözler önüne serer niteliktedir. Yani erdem kaybolduğunda, yasa kalır ama adalet gider.

Büyük üstat Aliya İzzetbegoviç, savaşın ve şiddetin ortasında şunu söyler: "Adaletsiz barış, adaletli savaştan daha tehlikelidir." İşte bugünkü kadına şiddetle mücadelede de benzer bir riskle karşı karşıyayız. Görünürde yüksek bir hassasiyet var; fakat derinde adalet duygusu yerine öfke birikiyor. Sonuç olarak öfke ise ne iyileştiriyor ne de koruyor, tam tersine kadını mağdur erkeği ise suçlu konumuna sokuyor.

Belki de artık şunu kendimize samimi olarak sormanın zamanı gelmiştir: Kadına şiddeti gerçekten bitirmek mi istiyoruz, yoksa bu kavga alanında var olmayı mı öğrendik? Çünkü kavga, insanı ayakta tuttuğunu hissettirir; düşünmek ise insanı dönüştürür. Düşünmek zahmetlidir; çünkü insanı kendisiyle yüzleştirir.

Velhasıl kelam; şiddetin cinsiyeti yoktur. Ama şiddetin karşısında durmak, ciddi bir vicdan ve akıl meselesidir! Ortak bir ahlak inşa edemediğimiz sürece, ne birtakım ideolojiler, ne kadına nasıl bir hizmet ettiği hala meçhul feminizm, ne sloganlar ve ne yazık ki yasalar bu yarayı kapatabilir. Ve evet, bu sınavda başarısız olduğumuz her gün, bedeli en ağır biçimde yine kadınlar öder.

Belki de asıl mücadele, bir taraf seçmekte değil; insanlıktan yana taraf olmaktadır. Çünkü insanlık kaybedildiğinde, ne yazık ki geriye yalnızca şiddetin dili kalır.

Yorum Analiz Haberleri

Ulus-devlet öncesi soykırım: Batı Avrupa örneği
Silahlı tahakkümden siyasal çözülmeye: YPG örneği
Robespierre ve Lenin: Ahlakileştirilmiş devrimci terör
Suriye’de yeni bir dönüm noktası olarak 18 Ocak Mutabakatı
Meta bolluğu içinde kurulan anlam yoksunluğu