Sekülerizmin ruhsuzluk krizi

Yaşar Değirmenci, bağımlılık krizinin temelinde seküler yaşam tarzının bulunduğunu ve çözümün maneviyatın yeniden inşasında olduğunu ifade ediyor.

Yaşar Değirmenci / Yeni Akit

Yaşadıklarımız değişim ve dönüşümün sancıları

Son günlerde gerçekleştirilen narkotik operasyonlar üzerinden, seküler mahalle sözcüleri yine faturayı bu ülkenin Müslümanlarına kesti. Birkaç isim üzerinden muhafazakâr mütedeyyin camiayı, İslami değerleri ve dindar nesil idealini hedef alanlar; aslında kendi hayat/yaşam tarzlarının doğurduğu bu yapının kaynağı oldukları gerçeğini atlıyorlar. Uyuşturucu, alkol ve her türlü müskirat; ruhu maneviyattan koparılmış, hayatı sadece hırs, haz ve hızdan ibaret gören modern dünya görüşünün doğal bir neticesidir. Uyuşturucu, alkol ve her türlü bağımlılık, iddia edildiği gibi bir “güvenlik sorunu” değil, doğrudan doğruya modern ve seküler hayat biçiminin ontolojik bir sonucudur.

Seküler dünya, insanı “Tanrı”dan koparıp kendi hırs, hız ve hazlarına tutsak ettiği günden beri, insanoğlu devasa bir manevi boşluğa düştü. İnsanı sadece bir “et ve kemik yığını” olarak gören, onu üretim bantlarının kölesi. İnsanımızı tüketim çılgınlığının piyonu haline getiren seküler dünya; ruhun açlığını doyuramadı, doyuramaz.

Seküler hayat, insanı bitmek bilmeyen bir haz arayışına mahkûm eder. Ancak haz da uyuşturucu gibidir; aldıkça daha fazlasını ister ve sonunda insanı bir enkaza çevirir.

Bugün uyuşturucu bataklığına saplanan her insanın arkasında; aileyi “çağ dışı”, dini “yobazlık, gericilik” olarak niteleyen, millî manevi değerleri ve geleneği reddeden o meşhur “sınırsız özgürlük” yalanı vardır. Allah’tan ve ahiret bilincinden koparılmış bir insan neslinin, hayatın zorlukları karşısında sığınacağı tek liman, sekülerizmin onlara sunduğu o sahte “kimyasal cennetler” olmaktadır. Yani uyuşturucu, seküler yaşamın vadettiği sahte mutluluğun nihai noktasıdır. Değişim ve dönüşümün sancılarını yaşıyoruz.

Aile kurumunu aşağılayıp her türlü rezaleti “özgürlük” diye yutturan bu yapı; “özgürlük” derken heva hevesinin, arzu ve isteklerinin kölesi olduklarının farkında değillerdir. “Allah’a kul” olmakla özgürlük başlar, Sekülerizmin beslediği popüler kültür, bugün uyuşturucu ticaretinin en büyük reklam ajansı gibi çalışmaktadır.

İslam medeniyeti “aklı muhafaza etmeyi” (hıfz-ı akl) dinin beş temel esasından biri sayar. Akıl, insana Allah’ı bulması ve eşref-i mahlûkat olması için verilmiştir. Oysa seküler dünya görüşü, aklı sadece dünyevi çıkarlar için bir araç olarak görür. İnsan aklı dünyevi hazlara doymayınca da onu uyuşturup susturmayı bir “tercih” olarak sunar.

İslam medeniyetinde hâkim olan “huzur” sekülerizmde ise sadece “eğlence”. Huzur, ruhun sükûnete ermesidir; eğlence ise ruhun acısını gürültüyle bastırmaktır. Bugün uyuşturucu operasyonları üzerinden dindarlara parmak sallayanlar, aslında kendi gürültüleri içinde boğulan, ruhları maddeleşmiş, maneviyatları iflas etmiş bir zihniyetin son çırpınışlarını sergiliyorlar. Yaşadıkları değişim ve dönüşümün sancıları.

Şunu net bir şekilde ilan ediyoruz: Uyuşturucu ile mücadelenin tek yolu polisiye tedbirler değil, sekülerizmin bu toplumun kılcal damarlarına enjekte ettiği o “ruhsuzluk” zehrine karşı maneviyat kalkanını kuşanmaktır. Gençliğimizi modern dünyanın “hazcı” (hedonist) ve “maddeci” kıskacından kurtarmadıkça, bu yara kapanmayacaktır.

Gerçek cennetin yerine sahte cennetler inşa eden seküler dünyanın mutsuz insanı sonsuz hazların sunulduğu bu dünyayı cazibe merkezi olarak görürken helal daire “sonsuz” keyfe kâfi gelmeyecektir. Özetle bizden oldukları, aidiyetine bağlı oldukları için değil sekülerizmi laisizmi kutsallaştırmanın sonucu bu! 

Muhafazakâr kimliğiyle bilinen bir iki ismin bu bataklığa düşmesi üzerinden koca bir İslam dünyasını yargılıyorlar. Eğer muhafazakâr camiadan birileri bu zehre bulaşmışsa, bu onların İslami kimliklerinden dolayı değil, aksine seküler mahallenin yaşam tarzına özenip, kendi kalelerinden firar etmelerinden kaynaklanmaktadır. Muhafazakârların dünyasına sızan şey, seküler laik kesimin mahallesinin yaptıklarıdır. Suçlu bu virüsü üreten o kokuşmuş bataklıktır.

Yaşanmayan, hayata nüfuz etmeyen, sosyal tezahür imkânlarından mahrum bırakılan her inanç zayıflar, solar, küllenir. Peygamber Efendimizin tebliği, indirildiği çağda dinî, sosyal ve kültürel alanlarda köklü bir yenilik hareketi ortaya koymuştur. Ancak bu yenilik anlayışı, geçmişi tümüyle reddeden bir kopuş değil, insan fıtratına ve vahyin ilkelerine dayalı bir ıslah sürecidir.

Yenilik, ilerleme, gelişme ve dinamizm, insanlığa mutluluk getiren adımlardır. Hz. Peygamber’in mesajı, her şeyden evvel geldiği çağda dinî, sosyal, ekonomik, ahlâkî ve kültürel düzenlemeler açısından muazzam bir yenilikti. Dolayısıyla onun Peygamberlik döneminin tamamı yeniliklerle doludur. Yalnız şu var ki, o bu yenilikleri gerçekleştirirken o güne kadar insanlığın ürettiği, vahye aykırı olmayan, akla ve insan yaratılışına uygun olan iyi uygulamaları, yani “ma’ruf”u yıkmamıştır. Çünkü Hz. Peygamber’in gayesi toplumun değerlerini ne olursa olsun altüst etmek değil, her alandaki bozuklukları düzeltmekti. Fakat bu ıslah faaliyetleri esnasında da düşündüğü ve uygulamayı planladığı bir hususta daha uygun bir alternatifle karşılaştığı zaman onu reddetme yoluna gitmemiş, aksine uygun gördüğü takdirde derhal uygulama alanına koymuştur. Esasında istişare müessesesine de bu noktadan bakılmalıdır. Onun istişareye verdiği değer de bir bakıma fikir üretmeye ve çok sesliliğe önem verdiğini, makul gördüğü takdirde yeni düşünceleri kabule ve tatbik etmeye hazır olduğunu göstermektedir. Siyer’i günümüze taşımadan, bugünün karanlıklarını aydınlatan mesajı hayatımıza yansıtmadan olmaz. 

Yorum Analiz Haberleri

Sudan'da iç savaş 4. yılına girerken ülke nereye gidiyor?
İsrail’in Avrupa’daki Truva Atı: Yunanistan
Eşyanın esiri değil emiri olmak: Teknoloji ve denge
Potansiyeli heba eden eğitim düzeni
Doğu Türkistan’ı anlayabilmenin yedi zorluğu