Şehitler, teröristler, anneler

Bejan Matur

Bir şehit yakını Başbakan Erdoğan'ın konuşmasını kastederek 'Bizi ve onları aynı kefeye koyuyorlar. Belki bir terörist annesi de çocuğu için üzülüyor olabilir. Ama aynı muamelenin yapılmasından rahatsızız.' Şehit annesi dağdakinin annesiyle aynı kefeye konulmaktan rahatsız. Bunu söyleyen bir şehidin abisi. Belki babası yahut amcası.

Bir anne aynı kelimelerle konuşur mu? 'Benim acım, başkasının acısından büyüktür' diyebilir mi? Yıllar önce yazdığım bir şiiri hatırladım bütün bunları izlerken: 'Anne olmak acısını anlamak başkalarının'. O dizede söylenen hâlâ geçerli. Bir anne başka türlü düşünür. Çünkü annedir.

Şehit yakınları aynı kefeye konulmaya itiraz ederken acıları yarıştırıyorlar. Acılar arasında hiyerarşi kuruyorlar. Acıların yarıştırılmasında etik bir yan yok. Bir başkasının acısında yanmadıkça bunu ölçecek nasıl bir araç var elimizde? Kalplerini açıp baktık mı?

Halbuki Başbakan konuşmasında; 'Annelerin ideolojisi olmaz.' demişti. Cumhuriyet tarihinin en önemli konuşması olması biraz da bu nedenleydi. Bu sorun üzerine tefekkür eden herkesin gelip tıkandığı yer o kıyastı. Son otuz yılda hepimiz sadece ölümlere baktık. Ölümlerden duyulan acıya değil. Kışla ile dağ arasında gitti geldi duygularımız. Geride kalan, bu topluma, ortak hayatımıza tutunmaya çalışan insanların yüreklerine bakmaya cesaret edemedik. Ev içlerinde ne oluyordu, uyku tutmayan yüreklerin gecesini hiçbirimiz yaşamadık. Başbakan'ın konuşmasında o ateşi görmeye cesaret eden bir göz vardı.

Bir başbakan ilk defa dağdakiyle kışladakinin hesabına değil, ailelerine bakalım, dedi. 'Birbirimize giden bir yol varsa ancak o patikadan gidilir'i kastetti.

Evet bir yol bulacaksak, kışladan ve dağdan değil, geride kalanların saf kederinden bulacağız. Zor ve zahmetli olacağı belli olan bu uçuruma eğilmeye cesaret eden siyasetçiler tarihe adlarını yazarlar. Dünyadaki örnekleri gibi. En zor çatışmaların cesaretle üzerine gidip düğümleri açan bütün siyasetçiler gibi.

İki yıl önce Sabah gazetesine, dağda ölenlerin ailelerine taziyede bulunmakla ilgili 'bir anne ve baba çocuğunun ideolojisiyle ilgilenmez, çocuğu ölmüştür ve yasını tutuyordur. AK Partililer, CHP'liler hatta MHP'liler taziyeye gitse keşke. Bu teröre destek olarak yorumlanmamalı sadece o ailenin acısını paylaşmak anlamında önemli' dediğimde başlığa MHP'lilerle ilgili kısmı çıkarılmıştı. Aslında hâlâ aynı yerdeyiz. MHP'lilerin dağda ölenlerin taziyesine gitmesi, ailesinin acısını anlaması bu sorunu çözer. Muhalefet bunu yapmadığı gibi var olan niyeti berhava edecek tavır takınıyorsa, iktidar partisine daha çok efor, daha çok samimiyet ve kararlı duruş gerekiyor. Olmaz değil elbet ama daha büyük bir yorgunluk olduğu da açık.

Şehit aileleriyle görüşmek zordur. Bunu son derece ketum ve profesyonel bir siyasetçi olarak da yapsanız ailelerin travması, duygusal yükü üzerinize siner. İçişleri Bakanı Beşir Atalay son bir ay içinde onlarca görüşme yaptı, en zor görüşmesi şehit aileleri ile olandı. Toplantı çıkışında İçişleri Bakanı'nın sesini duyan herkes bunu anlardı. Kendisi de en zor görüşmesi olduğunu söyledi. Zor ve zahmetli, evet ama değmez mi?

Acıları kıyaslamanın, acılar arasında hiyerarşiler kurmanın yanlışlığını birbirimize hissettirecek kanallar yaratmamız gerek. Nedir onlar? Öncelikle Başbakan'ın konuşmasına sinen samimiyetin bir kararlılığa dönüşmesi gerekiyor. Çünkü ölüm, hikâyesi yok edildiğinde faşizmin konusudur artık. Ölen hikâyesinden, bağlarından, geçmişinden arındırıldığında bir nesneye dönüşür. Bir ölüm hayatımızın kayıp hanesine sadece bir rakam olarak yazılır. Kırk bin ölü sadece bir rakamdır. Ama kırk bin ölünün, geride bıraktığı evlerde yanan ateş, çözüm için bir anahtardır. Bu imkân, yani geride kalanların yüreğinde biriken keder, bir siyasetçiye o cesareti vermeye yetmeli.

ZAMAN