Şehit Sedat Yenigün'le ilgili Haksöz'ün 1993 Temmuz'unda yayınlanan Hamza Türkmen, Beşir Eryarsoy, Burhanettin Kayhan, Hasan Güneş ve Selahaddin E. Çakırgil'in görüş ve bilgilerini tekrar gündeme getiriyoruz.
HAMZA TÜRKMEN:
Aynı istikametin yolcuları arasında tartışmalar yaşanır, aracın ve güzergahın en iyisini belirlemek üzere. Yol tembelleri, daha iyiyi, daha uygunu bulmak amacıyla yapılan tartışmalardan çekinirler genellikle. Yol tembelleri üzerinde bulundukları yolun gösterdiği hedefi bile kavrayamazlar çoğu kez. Onlar köhne araçlarının ve muharref alışkanlıklarının aşıladığı uyuşukluktan kurtulup, bulundukları hali değiştirme iradesi gösteremezler. Zaten mehdi beklentilerini besleyen de bu hal değil midir? Oysa tartışma, hedeflenen bir kurtuluş İstikametine yönelikse eğer, aydınlık özlemcileri için bir tutku olmalıdır.
Tartışma, yol üzerinde bulunan, fıtratının sesine kulak veren; duyarlı, azimli, basiretli, fedakar ve inançlı insanların doğruya ulaşmada üstesinden gelecekleri araç bir eylemdir. Amaca ulaşmak için yapılan tartışma aydınlığın ana kılavuzunu elinde tutanlar için bir kaos değil; arınmanın, ıslahın, inkılabın ve hedefe ulaşmanın itici gücü olmalıdır.
Yaşadığımız topraklar ne zamandır insan fıtratına uygun olanı İslami bir duyarlılıkla arayan ve sorunlarını görev bilinciyle tartışan insanlara hasret bir çoraklığa tanık oldu. Bu çoraklık içinde, yaşadığımız toprakların insanlarına arınmanın, kurtuluşun, aydınlığın yolunu gösterecek insan unsurunun yetişmesi pek kolay olmadı. Yolları, yol tembellerinin doldurduğu; yolları, istikamet saptıran insanlık düşmanı rejimin ve emperyalist güçlerin tıkadığı bir dönemde, yolda olmak ve doğru yolu bulup yol göstermeye çalışmak gayreti azımsanacak bir çaba değildi.
5 Temmuz 1980 tarihi, bu çabalarla bütünleşmiş, bu çabalarla ümitlenmiş ve bu çabaların taşıyıcısı Türkiyeli müslümanlar için elem verici bir gündü. 5 Temmuz 1980 tarihi, bu çabaların gönüllü neferi Sedat Yenigün'ün karanlık eller tarafından alçakça kurşunlanarak şehid edildiği bir muhasebe günüydü.
1950 Erzincan doğumlu olan Sedat Yenigün; ülke insanlarının ufuklarının daraltıldığı, yollarının tıkandığı, şaşkın kalabalıkların modernizm ve batıl ideolojilerin çukuruna itildiği bir dönemde bütün 1970'li yıllar boyunca tevhide, Kur'ani aydınlığa ulaşabilmek ve insanları hidayete yönelebilecekleri bir mücadeleye sevketmek amacıyla yoğun çabalar sarfeden ender simalardan biriydi.
Sedat, İslam'ı yaşama aşkının, İslami bilinçlenme sevdasının, İslami kardeşlik ve İslami mücadele ruhunun mümtaz taşıyıcılarındandı. Onun İslam'ı kavrayışında gösterdiği fikri ve eylemsel gelişmeler bir nevi Türkiye'deki tevhidi bilinçlenme grafiğine uyum sağlayan bir seyir izlemiştir. O, İstanbul Vefa Lisesi'nde okuduğu yıllardan itibaren ulaştığı doğruları, ilgi gösterecek veya ilgisi uyandırılacak kişilere mutlaka yazılı veya sözlü olarak aktarma gayreti içinde olmuştu.
Sedat, bilginin peşinden; aydın olmak, kariyer yapmak, statü kazanmak kompleksi ile değil, daha iyi bir amele ulaşmak, daha sahih ve organize bir mücadeleyi güçlü kılabilmek amacıyla, mümince bir sorumluluk azmi içinde koşmuştu.
O, Türkiye coğrafyasında tecrübe kazanmış ve örnekliği bulunan bir mirası devralmadı. O, özellikle düşünsel netleşme ve tevhidi yeniden keşfetme sürecinde bir çok süfli alışkanlığı ve anlayışı tartışarak, deneyerek düzeltme çabası içinde oldu. O ve onun gibiler 1980-1990 kuşağına büyük çabalarla taşıdıkları ve devrettikleri birikimi kolay elde etmediler. Sağcılık'tan Müslümanlığa, bölgecilikten evrenselliğe, milliyetçilikten ümmetçiliğe, muhafazakarlıktan inkılapçılığa, taklitçilikten tahkiki bilince, sığınmacılıktan bağımsız bir kimliğe ulaşmak kolay olmadı. Nice ithamlar, karalamalar, taassuplar ve nice hatalar, deneyimsizlikler aşıla aşıla ilerlendi.
Sedat'ın yaşamında istikamet açısından bazı tartışılabilecek eksiklikler ve yanlışlıklara rastlamak mümkündür. Ama onu, hayattan kopuk, dayanışma gayreti ve istişareden kopuk, İslami kardeşliğin denetiminden müstağni bir eğilim içinde görmek mümkün olmamıştır. Zaten kendisini geleneksel kültürden Kur'ani kültüre yönelten en önemli amil de, bu ciddiyeti, kişilikli tavrı, samimi ve istikrarlı çizgisi değil miydi?
O, müslümanları kuşatan emperyalist politikalar karşısında ciddi bir hassasiyet taşırken, aynı zamanda Müslümanları itikadi, sosyal ve kültürel alanda kuşatan zaaf ve bozulma hallerinden arınmaya yönelen sürekli bir sorgulama çabası içinde olmuştu. Onun karanlık güçler tarafından genç yaşta şehid edilmesinin en önemli nedeni, çevresinde gittikçe etki uyandıran daha berrak, daha tevhidi, daha Kur'ani bir kimliği oluşturma süreci içinde rol alması ve taraf olmasıydı.
Sedat Yenigün'le MTTB Orta Öğrenim Komitesi'nin ilk kurulduğu yıllardaki çalışmalara Sarıyer Lisesi'nden 3-4 arkadaşla birlikte katılmaya başladığımız günlerde tanışmıştık. Cağaloğlu'nda şimdiki Halk Eğitim Merkezi'nin yerinde bulunan MTTB, laik kesimin inisiyatifinde bir üniversite gençlik kuruluşu idi. 196O'lı yılların sonunda ise, muhafazakar-İslamcı kesimin eline geçmişti. Bir müddet sonra da, MTTB amblemindeki bozkurt çıkartılıp yerine kitap konulmuştu.
MTTB Orta Öğrenim Komitesi, 1969'da teşekkül ettirildi. Orta Öğrenim Komitesi'nin ilk başkanı Mustafa Bilgi idi. Bilgi, bazı geceler MTTB binasının zemin katında bir odada kalıyordu. Bir gece, kaldığı odaya atılan bir bombanın patlaması sonucu şehid oldu. Mustafa Bilgi, müslüman gençliğin ilk şehidlerindendi ve onun cenazesine katılan bir çok müslüman genç, belki de ilk olarak, mücadele ve şehadet konusunda çok canlı ve hayata dönük duygular yaşamışlardı. Bilgi'nin şehadetinden sonra Orta Öğrenim Komitesi, Sedat Yenigün'ün başkanlığında faaliyetlerine devam etti. Faaliyetlere katılan liseli gençler, her hafta bir kişinin hazırladığı kitap özetini dinliyor ve sonra konuyu tartışıyorlardı.
Sedat Yenigün, 1970 yılında İÜ Edebiyat Fakültesi'ne girdiği zaman, başkanlığı Fatih İmam Hatip Okulu'ndan Şefik Aşıkoğlu'na devretti. Kendisi ise genç yaşına rağmen, MTTB Kültür Müdürlüğü'nü (Basın Yayın Müdürlüğü) üstlendi. Aynı zamanda Orta Öğrenim Komitesi'nin liselere dönük faaliyetleriyle yakından ilgilenmeye çalıştı. O tarihler MTTB camiasında bulunan samimi ve cevval liseli veya üniversiteli müslüman gençler için ilginç günlerdi. Türkçü akımdan ayrışma ihtiyacı duyan, Marksist kültürün inisiyatifini aşmak isteyen, İslami kimliğini netleştirmek için ciddi görülecek her tür İslami çalışmayı takip etmeye çalışan nicel olarak dar fakat hareketli gençlik kesimi arasında; Peyami Safa, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Said Nursi, Kadir Mısıroğlu gibi kişilerin gelenekçi ve muhafazakar sayılabilecek fikirleri ile, eserleri Türkçeye yeni yeni çevrilmeye başlanan Ebu'l Ala Mevdudi, Muhammed Kutub, Muhammed Hamidullah, Seyyid Kutub, Abdulkadir Udeh gibi kişilerin ıslahatçı fikirleri arasında niteliksel farkı hissedebilen, fakat yeni birikimlerini ve hissiyatlarını kapsamlı bir çerçeveye oturtamayan, bunun için de zihni ve ameli bir program arayışı içinde olan çabalarla önemli bir dinamizm oluşuyordu. Ve bu eğilim müslüman camia içinde önemli bir ayrışmanın; tarihi ve geleneksel kalıplara bağlı kalanlarla, İslami mücadeleyi yükseltmek ve İslami telakkileri tashih etmek isteyenler arasındaki bir ayrışmanın potansiyel dinamiklerini taşıyordu.
Sedat Yenigün'ün MTTB'de açılmasına katkıda bulunduğu Kitap Kulübü, herhalde o dönem için MTTB ile ilgisi olan müslüman gençlerin en fazla ilgisini çeken ve fikri alışverişi canlandıran bir birim olmuştu. Ancak MTTB üst yönetimi, dönemin klasik gelenekçi ve muhafazakar İslamcı çizgisinden kurtulmak ve Türkiye'de yeni yeni başlayan İslami bilinçlenme düzeyine ayak uydurmak konusunda çok başarılı olamıyordu. Üst yönetimin en belirgin vasfı idare odasında çay sohbetleri yapmak, Mahmutpaşa camiasından müslüman tüccarlarla ilişki kurmaya çalışmak ve arada sırada 600 kişilik Birlik salonunda bazı popüler isimlere konuşma imkanı sağlamaktı.
Sedat Yenigün, üst yönetimin icraatından memnun değildi. Zaten yönetim arasında ortalama bir seviyeye tekabül eden düşünsel bir birliktelik de yoktu. O, mevcut imkanları daha ciddî çalışmalarla değerlendirebilecek uyumlu ve kendini geliştirmeye açık, daha bilinçli bir ekibin MTTB yönetimini ele almasını istiyordu. Ve bu düşünce, giderek Orta Öğrenim Komitesi'nin Yönetim Kurulu ve komitenin en müdavim ve aktif üyeleriyle birlikte MTTB içinde 17 kişilik gizli bir birim oluşturulmasına neden oldu. Bu birim, üniversiteye girildikten sonra daha ciddi ve ilkeli faaliyetler gerçekleştirebilmek için MTTB yönetiminde değişiklik yapmaya kararlı, yeminli bir komiteye dönüşmüştü. Ama bu birlikteliğin ömrü uzun sürmedi. Bir sömestr tatili sonunda bu gizli birlik üyelerinden çoğu dönemin programlı ve metodlu mücadele konusunda cazibe odağı haline gelen Mücadele Birliği saflarına iltihak etti.
Mücadele Birliği'ne iltihak edenler MTTB'yi ciddi bir mücadele gerçekleştiremediği için "yol geçen hanı" olarak nitelendirmeye başlamışlardı. Bu niteleme Sedat Yenigün'ün eleştirileri ile örtüşüyordu. Ama o, tercihini MTTB'de kalmaktan yana yaptı. Belki de İslami kavramları kullanma, ilkeli ve programlı bir yapılanma örneği oluşturma açısından dönemin en ileri kuruluşu gibi görülen Mücadele Birliği'nin özellikle 12 Mart 1971'den sonra su yüzüne çıkmaya başlayan MİT ve Ordu ile olan ilişkilerini, Türkçü yanını ve ağabeyciliği kurumlaştıran yapısını görmüştü.
MTTB'yi bir imkan olarak daha iyi ve faydalı bir şekilde kullanma isteği, bu isteği paylaştığı diğer arkadaşlarıyla birlikte onu, 1973-74 yıllarında MTTB adına bir dergi çıkartmaya şevketti. Dergi 1970 öncesi Birlik adına çıkan aylık derginin adını taşıyordu: Milli Gençlik. Dergide MTTB adına protokol yazıları ve dönemin bazı gelenekçi-İslamcı yazar ve akademisyenlerin yazıları yer alıyordu. Ama 1970'li yılların Türkiye'de yükselen İslami uyanış çizgisini yansıtan makale ve şiirler daha büyük bir ağırlık tutuyordu. Ömer Özbay ve benzerleri gerçekten tevhidi bilinç ve mücadele aşkı aşılayan en önemli şiirlerini Milli Gençlik'te yazmıştı. Dergide Ali Bulaç'ın, Beşir Eryarsoy'un, Adil Doğru'nun, Selahattin Eş'in vb. 1974-75 yılları için önem ifade eden yazıları yayınlandı. Seyyid Kutup, Malik Bin Nebi, Muhammed Hamidullah gibi yazarlar Milli Gençlik'le müslüman kesimin gündemine daha fazla sokuldu. Sedat Yenigün ise, kültür, sanat ve aktüalite ile ilgili değerlendirmelerini Mehmet Mengüç müstear adı ile yazıyordu. Şehid Şeyhmus Durgun da, en önemli ve verimli yazılarını Milli Gençlik'te yazmıştı.
Milli Gençlik, çıkmaya başladıktan bir dönem sonra Yenigün askere gitti. O askerde iken, Orta öğrenim için düşündüğü bir faaliyet türü, "Çatı" dergisi olarak vücud buldu. Askerden dönüşünde Çatı ile ilgilenmeye ve orada yazmaya başladı. Ancak askerde iken MTTB'de yaşanmaya başlanan yönetim değişimi, onu MTTB işleyişi konusunda iyice ümitsizliğe şevketti. Sonuçta o, aynı hissiyatı paylaşan arkadaşları ve özellikle o zamanki MTTB Orta Öğrenim Komitesi'nde görev almış sorumlu bazı gençler MTTB'den ayrılıp 1977 yılında İstanbul Fatih'de İstanbul/İlim Kültür Ocağı [İKO]'nı oluşturdular. Zaten Sedat'ın Milli Gençlik'ten ayrılan arkadaşlarından bazıları, 1976'da Düşünce dergisini çıkartmaya başlamıştı. Sedat Yenigün, Düşünce dergisine katkıda bulunan yazarlar arasında yer alıyordu. Aynı yıllar, Milli Gazete'de haftada üç-dört kez köşe yazısı yazmaya başlamıştı. İyi bir gazete ile müslümanların yaygın olarak uyandırılıp bilinçlendirileceğini savunuyordu. Ancak Milli Gazete, MSP'nin "parti bülteni" şeklinde çıkmakta ısrarlı olunca gazetede yazmaya son verdi.
Aynı yıllar MSP, yan bir gençlik kuruluşu olarak Akıncılar Derneği'ni oluşturdu. Ancak İKO, dönemin şartları içinde önemli ve ileri bir farklılık taşıyordu. İKO, partiye bağlı olmayan, kendini icazetli hissetmeyen, tüm milli vurgulardan arınma yolunda; ümmetçi, tüm İslami hareketlerle ilişki kurmaya çalışan ve kendini evrensel İslami hareketin mensubu kabul eden bir gençlik hareketi olarak belirdi. Sedat Yenigün, İKO etrafında toparlanan gençler ile yakın ilişkiler kurmaya çalıştı. Öğrencilerin yurt sorunundan burs sorununa, eğitim sorununa kadar bir çok ihtiyaçlarıyla canı gönülden ilgilenmeye çalıştı. Tabii ki ilişki kurulan gençlerin fikri, maddi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılama konusunda münasebetler ku
|
rumsallaştırılamamıştı. Ortaya çıkan boşluğu kapatmak için en fazla koşuşturma görevi de, gönüllü ve fedakar kişilere kalıyordu. Yıpranma ve mesaisini dağıtma pahasına da olsa Sedat, bu fedakarlığı üstlenen ender kişilerden birisiydi.
İKO mensupları, 1978 yılında İslami Hareket adlı dergiyi çıkartmaya başladılar. İslami Hareket, o zamana kadar çıkan dergilere nisbetle çok daha İslami ve canlı bir çizgi tutturmuştu. Dergiyi çıkaranların danıştıkları ve dergiye gerek yazılarıyla, gerek fikir ve tasarımlarıyla en aktif destek veren kişi yine Sedat Yenigün idi.
1977'nin son ayında Tepebaşı Gazinosu'nda geniş ve coşkun bir kalabalığın katıldığı ve Sedat'ın da konuşma yaptığı "İslami Diriliş Gecesi"nde İslami Hareket'in ilk örnek sayısı dağıtılmış ve beğeni toplamıştı. Sedat Yenigün, yazılarını öğretmenlik gibi resmi bir görev yaptığı için M. Mengüç Yenigün müstear adıyla yayınlıyordu.
O ilkin, Darüşşafaka Lisesi'nde hitabet hocalığı yapmıştı. Daha sonra, Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi'nde Edebiyat Öğretmenliği ve idarecilik yaptı. Ama o, çalıştığı tüm bu resmi görevlerde hiçbir zaman İslami kimliğini gizlememiş, öğrencilerinin İslami konulara ilgi göstermelerini sağlayacak açık ve celbedici tutumlar sergilemiştir. Dönemin Düşünce, Tevhid-Hicret, İslami Hareket dergileri ve İKO gibi İstanbul'daki İslami mahfiller, sık sık onun liseli öğrencilerinin ziyaret ve ilgilerine muhatap olmuştur. O, resmi görevine rağmen birçok seminer ve konferansa katılmış, insanlarımızı ulaştığı doğrularla aydınlatmaya çalışmıştı. Onun ulaştığı ümmetçi anlayış, kendisini, sadece kendi yaptıklarını ve çevresini önemseyen bir taassuptan alıkoyuyor ve gücü nisbetinde diğer İslami camia ve çevrelerin ileri gelenleriyle de diyalog kurmaya ve onlara ulaşılan İslami doğruları veya haberleri aktarmaya çalışıyordu. Herhalde bu konuda en fazla etkilemeye çalıştığı kişiler, Nakşı şeyhi Mehmed Zait Kotku ve dolayısıyla da çevresi ve Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi idi.
Gerek camia olarak yakından ilgili olduğu İKO ve gerekse yönlendiricilik yaptığı İslami Hareket dergisi, 12 Eylül 1980 öncesi şartları içinde sürekli Marksist örgütlerin ve bazı kereler de Ülkücü ekiplerin saldırılarına muhatap olmuş, bombalanmış; İKO mensubu veya İslami Hareket dergisi satan bazı müslümanlar yaralanmış veya şehid edilmişlerdi.
Türkiye'de özellikle İstanbul'da, gittikçe yükselen İslami bir dalga vardı. Gerek fikri donanım ve programlı düşünce arayışında olan ve gerekse ulaşılan fikirleri eylemleştirme temayülünde olan bir çok genç İslami mahfillere uğramaya ve ümmet adına yapılanlara sahip çıkmaya başlamıştı. Başlangıç için önemsenecek, dinamik ve nitelikli bir talep ve ilişki ağı oluşuyordu. Ancak bu talebi karşılayacak, yönlendirecek ye eğitecek henüz o yıllarda özellikle İstanbul'da ciddi ve hissedilebilir adeta hiç bir oluşum yoktu. Çalışmalar her ne kadar bazı ağabeylerin inisiyatifiyle yönlendiriliyorsa da kendiliğindenci idi. Gayretler daha ziyade insanlara tevhidi bilinç ve mücadele ruhu aşılamakla sınırlı kalıyordu. Ancak oluşan potansiyel, legal bir kurum olan IKO çevresinde hareketlenmeye çalışıyor, o dönemde Tevhid-Hicret dergileriyle beraber; Mevdudi'nin Kur'an'a Göre Dört Terim'i, Seyyid Kutub'un Yoldaki İşaretler'i ve Ali Şeriati'nin İslam Sosyolojisi kitaplarıyla toplu olarak uyandırılan canlılık, MSP'nin gençlik kolları konumundaki Akıncılar'ı ve İslam'a ilgi duyan bütün diğer toparlanışları hissi planda etkiliyordu.
Ortada yükselen İslami bir seviye ve potansiyel vardı ama ciddi anlamda planlanmış bir gelişme seyri, kaba anlamda da olsa ilgi uyandırılan insanlara yönelik bir eğitim programı, eğitim biçimi, insan ilişkilerinin organizasyonu, iletişim, yapılan faaliyetlerin ilkeli anlamda finansmanı, eleman istihdamı gibi konular dönemin büyük eksikliklerini veya boşluklarını oluşturuyordu.
Sedat Yenigün, İslami mücadeleyi yükseltmek, bilgilenmek, ulaşılan doğruları uygun biçimlerde yaygınlaştırmak, müslümanlarla dayanışmayı güçlendirmek gibi uğraşlarının yanında; herhalde bu eksiklikleri en fazla hisseden ve bu boşlukların doldurulması için kafa yormaya başlayan ender müslümanlardan biri idi. Bu tesbiti, tahminden öte ipucu sayılabilecek bazı verilere dayandırmak mümkündür.
Bu verilerin birincisi, Sedat kardeşin 1980'li yıllara doğru ve özellikle İran İslam Devrimi'nden sonra netleşmeye başlayan fikri çizgisidir. Bu çizgiyi özellikle 1978'den sonra yazdığı yazılarında yakalamak mümkündür. Onun temel kavramlarını, referans kaynaklarını yeniden gözden geçirmesi -ki o dönemler Kur'an/tefsir çalışmaları yapan dar bir grup arkadaş çevresinin çalışmalarına katılmaya başlamıştı-, bölgesel ve milli birikimlerden tamamen arınma noktasına gelmesi, evrensel İslami hareketin birikimine ve sorunlarına fiili olarak sahip çıkmaya başlaması, onu daha sağlıklı değerlendirmelere; çevresini, birikimini, ilişkilerini yeniden ve daha dikkatli olarak gözden geçirmeye sevkediyordu. O, tüm Türk basınının, milliyetçi muhafazakar gelenekçi yazarların, iflah olmaz mezhepçilerin, İran İslam Devrimi'ne ve İmam Humeyni'ye karşı tavır aldığı günlerde İslami Hareket dergisinin 1980 Ocak sayısında "Humeynicilik mi, Yoksa İslam'ın Yeniden Dirilişi mi?" başlıklı yazısında şunları kaleme alıyordu:
"Biz yüzyıllardır ezilen İslam'ın, kendi kaynaklarına dönüş hareketini başlattığı emperyalizmle müşahhas bir kavga örneği verdiği için alkışlıyoruz onu. Eğer Humeyni başaramasa idi, tek başına Pakistan ayakta duramazdı, Batı onu yerdi... Eğer Humeyni başaramasa idi, Afganistan'ın mücadelesi desteksiz kalırdı... Bugün Afganistan'dan kaçan milyonlarca mülteciye İran ve Pakistan kollarını açmış, bunca fakr-u zaruret, dert içinde onları besliyor... Ey dünyadaki her türlü İslami harekete 'La' diyen gafil kardeş! Senin kafanla İslam ne zaman 'La İlahe İllallah' diyecek, ne zaman Hicret edecek, ne zaman Devlet olacak? Söyler misin Allah aşkına? Seyyid Kutuplara düşmansın, Ali Şeriati'ye düşmansın, Abdulkadir Udeh'e düşmansın, Humeyni'ye karşısın; peki kimden yanaşın? Sakın dost diye sarıldığın o yanındakilerden yana olmayasın?
Allah sana da hidayet nasip etsin!"
Bu verilerin ikincisi ise, İKO'daki istişari karar birlikteliğinin sınırlarını aşan daha ciddi ve kapsamlı bir yapı oluşturma arayışı içine girmesidir. Bu konuda İhvan-ı Müslim modelini tartışmaya açarak ciddi ve kendine yeter bir yapılanma için teklif getirme girişimlerinden muhatapları haberdardır. İslami Hareket dergisinin 1980 Mart sayısında Sedat Yenigün imzasıyla yazdığı yazıda şunları söylüyordu: "İnsan, insan olduğu müddetçe onda kin ve sevgi, kalp ve şehvet, kibir ve tevazu, cimrilik ve cömertlik, adalet ve zulüm vardır. İnsan varolduğu müddetçe onlar da varolacaktır. Çünkü insan melek değildir. Ama melekleşebilecek bir mücadele vermek zorundadır. İçinde ve dışında kötülüğü redde ve bu yolda tebliğ ve cihada mecburdur! İnsana zıtlar aleminde kesin tercih yapma imkanı tanınmıştır. Tercih yaparken Rahmani olanı seçmek; onun rengine boyanmak! Veyahut zulmani olanı seçmek...
Nemrud'un yeryüzü cenneti kendisi gibi yok oldu gitti. Hz. İbrahim gibi yaşa ve mücadele et. Dünya hudutsuz arzuların tatmin yeri değildir. Gönlün ebedi olmak iştiyakı bir başka dünyanın özlemi ile doludur. İnsan-ı kamil olabilirsin. Bir asr-ı saadet yaşayabilirsin. Bunları yapmak uğrunda mücadele etmek zorundasın."
Şehid Sedat, bu yazısında özellikle açık ve ağır ikazlarla müslümanları ciddi bir mücadeleye davet etmektedir. Belki de değer verdiği, ama İslami yükümlülüklerinin gereğini yapma konusunda pasif kalan bazı arkadaşlarına göndermelerde bulunmaktadır.
Artık Sedat Yenigün'ün öğrenci evlerinden yurtlara, dergi bürolarından konferans salonlarına uzanan koşuşturmaları ve onun gibi koşuşturan bir çok fedakar müslümanın gayretleri sonunda öne çıkan gündem; düzenli, irtibatlı, planlı ve sürekli bir İslami hareketin nasıl oluşturulacağı idi. Bu gündem, Türkiye'deki İslami uyanış çizgisini gerçek anlamda İslami hareket çizgisine dönüştürebilecek bir ağırlık taşımaktaydı. Ve Sedat Yenigün bu gündemin en önemli taşıyıcılarından biri haline gelmişti.
Ve 5 Temmuz 1980'de Sedat Yenigün, kafirler tarafından şehid edildi. Sedat, İslami Hareket dergisi yayın kurulu toplantısından çıkmış, Fatih Akşemseddin caddesindeki berber dükkanına gitmişti ve bir müddet sonra, berber dükkanı savaş alanına dönmüştü. Sedat'ı takip eden karanlık güçler, silahlarındaki kurşunlarını onun vücuduna boşalttılar. Sedat, şehid düştü. Çevrede, bir komünist öğretmenin öldürüldüğü haberi yaygınlaştırıldı. En önemli görgü tanığı berber ise, 1-2 gün içinde ortadan kayboldu. Daha sonra yurt dışına yollandığı duyuldu. Peşinden 12 Eylül darbesi geldi. Katillerin kimliği hakkında ciddi hiç bir açıklama yapılmadı. Şehidin dosyası peşine düşen bazı yakın arkadaşları, dosya ile ilgilenmemeleri konusunda bazı rejim görevlileri tarafından ciddi şekilde uyarıldılar.
Peki, Sedat'ın katilleri kimdi? O günler tedhiş modasına bakacak olursak komünistleri veya ülkücüleri muhtemel fail olarak gösterebilir miyiz? Bu çok zayıf bir ihtimaldir. Cinayetin işleniş seyrine, kamuoyuna yansıtılış biçimine, arta kalan delillerin ortadan kaldırılış becerisine ve dosyanın unutturuluş tarzına bakacak olursak bu operasyonun çok planlı ve uzunca düşünülmüş bir senaryonun sonunda gerçekleştirildiği görülebilir. Bu cinayetin işleniş tarzı, İslami Hareket dergisinde ilk defa müslümanların gündemine getirilen Kontrgerilla operasyonlarını çağrıştırmaktadır. Zaten, dünya emperyalizmi ve uzantısı olan istihbarat örgütleri o dönemlerde "militan İslam" diye vasıflandırdıkları tüm inkılapçı çabaları yakın takibe almış ve İran İslam Devrimi'nden sonra canlılık gösteren İslami hareketleri sindirme operasyonlarına girişmişti. Ve zaten, Sedat'ın şehadeti de çok uygun bir potansiyel kitle içinde fikri ve eylemsel planda gittikçe netleşen ve olgunlaşan bir bilinçlenme çizgisine vurulan kafirce bir darbe değil miydi? Sedat'ın şehadetinden iki gün sonra İslami Hareket, Sedat Yenigün için özel bir ek çıkardı. Ekte Sedat için şu vurgularda bulunuluyordu: "O, İKO'nun beyin vazifesini görüyor, İslami hareketin büyük yükünü omuzlarında taşıyordu."
Emperyalizm, tevhidi bilinçlenmeden ve özellikle tevhidi bilince ulaşanların saf bağlamasından korkar. Onun için ABD'nin varlığından ürktüğü, baş düşman ilan ettiği, dev savaş aygıtlarıyla yöneldiği tevhidi mücadele saflarıdır. Tevhidi mücadele safları, dirilişin habercisi, insanlığın kurtuluş ümidi ve yedi başak veren nüvenin tohumudur.
Siz emperyalistler ve emperyalizmin maşaları! Sizin eli kanlı katillerinizin, işkencecilerinizin zulümleri malumdur. Ancak sizlerin darbeleri, artık sadece ve sadece mazlumların daha fazla uyanmasına vesile oluyor. Müşrik düzen tevhidi bilinçlenmenin getirdiği saflaşmaları görüyor ve engelleyemiyor. Sizin sahte barış, sahte mutabakat, sahte şeffaflık çağrılarınız, ancak şöhret ve statüko düşkünü zayıf iradeli, çürük yapılı zavallılara ulaşır. Sizin tuzaklarınız bile bizim için arınma vesilesi oluyor.
Artık devran değişiyor. Müslümanlar bugün Kitaplarını daha fazla okuyorlar. Tüm modernist ve gelenekçi engellemelere rağmen Türkiye'de en fazla satılan ve okunan kitap Kur'an tercümeleridir. O Kur'an ki, insanları şirkten, uzlaşmadan, kadercilikten ve sığınmacılıktan kurtulmanın yolunu gösteriyor. O Kitap ki, okuyanlara insanca yaşamanın ölçüsünü, cihad ve şehadetin yolunu gösteriyor. 1960'lı, 70'li, hatta 80'li yıllardaki müslümanların yaygın kültür seviyesini Kur'an'dan, tevhidi mücadeleden yana aşanların varlığını gördükçe artık sevinmeli ve gelişen yükümlülüklerin sorumluluğunu sahiplenen daha azimli çabalar içinde olmalıyız.
Ve bilinmelidir ki, artık şehidlerimizin kanı toprağa düşen tohum değil; aydınlığa yükselen başaktır.
Artık sadece Sedat'lar yetişmiyor.
Artık Sedat'lar, aradıkları doğrulara, Kitab'ın aydınlığına, doğrudan yönelebiliyorlar.
Sedat'lar olgunlaşıyor, tevhidi mücadele çizgisi yeniden köklerine kavuşuyor.
O halde Sedat Yenigün'ün, son yazısında zalimlere meydan okurcasına haykırdığı gibi sesimizi yükseltmeliyiz: "Gel ey zulüm, zulmün ta kendisi."
İslami Hareket Engellenemez. Şehidler Ölmez.
BEŞİR ERYARSOY:
12 Eylül darbesine çeyrek kala, "faili meçhul" diye adlandırılan cinayetlerin, sağ-sol hesaplaşması denilen öldürme olaylarının daha yoğun bir şekilde sahnelendiği bir dönemde Sedat Yenigün şehid edildi.
İran İslam Devrimi akabinde Amerika'nın ve yerli işbirlikçilerinin eli ayağı tutuşmuştu... Ya bölgedeki diğer müslümanları da bu alev sararsa; ve bu yangın diğer ülkelere de yayılırsa, diye... O bakımdan bölgenin diğer ülkeleri olan Irak, Suriye, Mısır ve hatta -daha sessiz sedasız bir şekilde Suudi Arabistan'da- müslümanlar üzerindeki baskıların daha da yoğunlaştırılması, müslümanların sindirilmesi için yeni yeni olayların tezgahlanması gerekiyordu; o doğrultuda emirler verildi; öyle yapıldı. Her yönetime şartlarına ve tabiatına uygun olan yöntem telkin edildi ve uygulandı...
İçeride ise.. 6O'lı yıllardan itibaren başlatılan ve tırmandırılan bir kavgaya tanık oluyorduk: Sağ-sol kavgası. Sola karşı çıkartılması gereken sağ güçlerin başında -hiç olmazsa arasında- müslümanların yer alması istenmişti... Hatta bunun için oyunlar bile sahnelenerek bu işin pratize edilmesi yolu denenmişti... Ama olmadı... Çeşitli sebepleri var... Ancak müslümanların o dönemlerde tezgahlanmak istenen oyunun farkına vararak ve bilinçli olarak bu rolü red ettikleri pek söylenemez,..
-Her nedense- müslümanlara, tezgahlanmak istenen bu oyunda rol verilmeyince; müslümanları zinde bir güç olarak varlıklarını koruyan potansiyel bir tehlike olarak gördüler... Kime karşı?... Vuruşan sağa-sola ve onları vuruşturanlara karşı.
O bakımdan müslümanların da -düzen adına olamadıysa da- bu kavgaya ne yapıp edip sokulmaları hayati bir mesele halini alıyordu. Çünkü sağ-sol vuruşurken, ölüp-öldürürken, müslümanlar artan bir tempo ile yayılıyor, her geçen gün daha çok insan kazanıyorlardı... O halde müslümanların hem kavgaya çekilmeleri, hem de bu kazanımlarının durdurulması gerekiyordu.
Bunun için basit bir yola başvuruldu... Yerel şartlara ve seçilen hedefe göre değişik mihraklar aracılığı ile müslüman kişilerin öldürülmesi... Bir-iki istisna dışında o dönemde şehid edilen müslümanların kişilikleri ele alınacak olursa, hepsinde ortak özellikler görülecektir... Çevrelerinde sevilen, takdir toplayan, ve çevresini etkileyebilen, hatta değiştirebilen müslümanlardı, bunlar, Hasan Yeşil'den Sedat Yenigün'e kadar bütün şehidlerimizde bu özellikler var... Yani bu müslüman şahsiyetlerin, müslümanların gücünü artıran, her bakımdan bu güce katkılarda bulunan bir yanı ya da yanları vardı...
Sedat Hoca, üniversite yıllarından beri kitle ilk muhatap olma yolunu seçmiş ve bunu sağlayacak kurumlarda -ya da konumlarda- görev almıştı. Bu amaçla yeri geldi MTTB'de ortaöğretim komitesinde görev aldı; yeri geldi etkileyici üslubuyla güzel yazılar yazdı; yeri geldi öğretmenlik yaptı; yeri geldi yurtlardaki öğrencilerin her türlü dert ve sorunlarıyla ilgilendi, onlarla sohbetler düzenledi, yeri geldi İstanbul Kültür Ocakları'nın (İKO) kurulmasında -gayri resmi de olsa- olanlardan ve çalışmalarını yürütenlerden oldu; İslami Hareket gazetesinde müslümanların gündemi ile yakından ilgili yazılar yazdı; o dönemin şartlarına göre normal seviyenin ilerisinde İslami şuur örneği verdi. Bütün bunlarla birlikte İslami anlayış ve bakış açısının her geçen gün daha bir netleştiği de görülüyordu. Çünkü Sedat Hoca, statik bir insan değildi... Okuyor, okuyordu... Bu arada insanlara güzel yaklaşabilme özelliği ile de eğittiği öğrencilerinden tutun, değişik konumlarda çevresinde az-çok kitleler bulunan bir takım şahsiyetleri bile yönlendirebilecek nitelikte özel İlişkiler kurabiliyordu... Bu kadar geniş bir yelpaze ile ilişki kurmak ayrı bir hüner; bunları ayrı ayrı etkileyebilmek ayrı bir kabiliyetti...
İşte baştan beri saydığımız sebeplerden ötürü Sedat Hoca kimi mihraklar için tehlikeli idi ve ortadan kaldırılmalı idi...
Yani;
1- 1960'lı yıllardan beri müslümanlara dayatılmak istenen rolün;
2- 80'li yıllarda Türkiye'nin içinde bulunduğu şartların;
3- O dönemlerde savaşan grupların durumunun;
4- Dünyadaki gelişmelerin... gereği Sedat Yenigün şehid edilmiştir; diye düşünüyorum.
O ve o dönemin diğer şehidleri de böyle...
Hepsine Allah'tan sonsuz rahmet!...
Katil mihraklara da, müslümanlara da şu ayeti hatırlatırız:
"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki Allah nurunu tamamlayacaktır. Kafirler hoş görmese de." (Saff, 61 /8)
BURHANEDDİN KAYHAN:
Sedat'ın bence iki büyük vasfı vardır: Birincisi sarsılmaz imanı; ikincisi ise, örnek ahlakı. Onun imanı o kadar kuvvetli idi ki İslam için vermeyeceği hiç bir şeyi yoktu. İnsanın en büyük varlığı olan canını verebilmesi müslüman için ancak iman zirvesine ulaşmakla mümkün olur. Sedat bu iman zirvesine ulaştığı için ölümsüzlüğü göze almıştı. Bunun mükafatı olarak Cenab-ı Allah O'nu şehitlik mertebesine ulaştırmıştı.
Sedat çok okuyan, ne okuyacağını bilen ve okuduğundan istifade edebilen nadir kardeşlerimizden biri idi. O, bilgisiz İslam'a hizmet olunamayacağını, İslami kültür ve şuurun okumakla elde edileceğini iyi biliyordu.
Liseyi bitirdiği senelerde kendisini tanıdım. MTTB'de devamlı bulunur ve kütüphanesinden, kitaplığından hiç çıkmaz, nereye gitse elinde mutlaka bir iki kitap-dergi olurdu.
MTTB'de yetişmişti, fakat son bir kaç sene içinde MTTB'nin önünden bile geçmek istemiyor, tesadüfen geçse bile üzüntü ile MTTB'ye bakmadan geçiyordu. Çünkü hayatının en aktif dönemlerinde MTTB'de er olarak hizmet etmiş, basın yayın ve kültür işlerinde bulunmuştu. Böyle hizmet ettiği, çok sevdiği ve büyük hizmetlere müsait bir teşkilatın atıl kalması, bütün İslamcı gençlere kapalı bulunması hepimizi olduğu gibi onu da içten sarsmıştı.
Şimdi hatırlayabildiğim kadarıyla bir kaç hatıramızı anlatmak istiyorum:
Bir gün bir konu üzerinde oldukça varlıklı ve varlıklı olduğunu da hissettiren bir ağabeyin evinde toplantı yaptık. Dönüşte Sedat şunu söyledi, "ağabey bu dava kurtulmaz" dedi. Niçin Sedat diye sorduğumda "bu müslümanlar bu saltanata dalar böyle lüks içinde yüzer, benim Anadolu'dan gelen kardeşim yurt bulamaz, fakr-u zaruret içinde mücadele ederse bu İslami bir düzene manidir" demişti.
Başka bir hatıramda 1979 Aralık ayında olmuştur.
Afganistan mücahidlerini temsilen Cemaati İslami Genel Sekreteri bir heyeti Ankara'dan bana getirmişti. İstanbul'da bir basın toplantısı yapacaklar ve ertesi günü de Ankara'ya döneceklerdi. Ben aynı gün Ankara'ya gideceğim için eve götüremeyeceğimden otelde yer ayırmıştım. Sedat onların geleceğini daha önceden duyduğu için biraz para toplamış onlara vermek için benim yayınevime uğradı. Ben tanıştırdım. Misafirlere otelden yer ayırttırdığımı, ben Ankara'ya gitme zorunda olduğumu söyledim. Derhal otelde ayırtılan yeri iptal ettirtip, üç Afganlı misafiri evine götürmüştü. "Müslümanlar kardeştir prensibini burada göstermeyeceksek ne zaman ve nerede göstereceğiz. Onları eve götürmek İslami görevim " demişti.
En son ölümünden bir ay önce Çemberlitaş'tan Beyazıt'a doğru giderken rastlamıştım. Selamlaştıktan sonra "Nasılsın ne yapıyorsun?" diye sorduğumda ve böyle tek başına gezmemesini söylediğimde O'da bana "ağabey zaten cemiyette bir şey yapamıyoruz, yaşamamızla ölmemiz arasında ne fark var ki" diye cevap vermişti.
Sedat şu cemiyette çok nadir yetişen örnek kardeşimizdi. Ona kıyan kim olursa olsun O'nun şansına değil O'nun her hali ile temsil ettiği İslam'a düşmandır.
O'nu komünistler öldürdü demek, ucuz ve basit bir izah olur. Şu anda katillerin hüviyeti meçhul, belki de meçhul kalacak. Fakat İslam davası ilelebet ilerleyecek. İslam düşmanı, düşünce ve ideolojiler yıkılıncaya kadar savaşımız devam edecektir.
HASAN GÜNEŞ:
İnsani ve İslâmî değerlerin altüst edildiği; pragmatizmin, bencilliğin, lâkaydiliğin toplumu bütünüyle sardığı günümüzde Sedat Hocamıza ve şahsında toplanan İslâmi değerlere her zamankinden daha fazla muhtacız.
Toplumların çöküşü, aralarından örnek insanların çekilmesiyle vâki olur. Bu gerçeği, Sedat Yenigün'ün şehâdetinin on üçüncü yılında daha iyi idrak ediyoruz.
Yaşı otuzun altında olanlar şehidimizi tanımazlar. Ancak eserlerinden, hâtıralarından ve toplumdaki izlerinden tanımaya ve anlamaya çalışabilirler. Yazılarını biraraya getirerek yayınladığımız "Bir Şehidin Notları"nda Sedat Yenigün'ün düşünceleri, ihlâsı, vekarı, ilim, aşk ve cihadı sezilebilir.
Şehidimiz ile beraberliğimiz, daha çok "İslâmî Hareket" mecmuası (aylık, 1977-80) çevresinde oldu. Çıkışından itibaren kıymetli yazıları, inceleme ve araştırmaları ile mecmuanın politikasında belirleyici bir fonksiyonu vardı. Lise edebiyat öğretmenliği, idareciliği, seminer ve sohbetlerle cemiyet faaliyetleri, diğer dergilere hazırladığı yazılar ve ailevî mükellefiyetler geceli-gündüzlü mesaisini alırken, ek olarak "İslâmî Hareket" teki yazıları gençlere yol gösteriyor, Müslüman şahsiyeti oluşmasına büyük katkılar sağlıyordu. Dahası, 1978'de kurucuları arasında bulunduğumuz kısa adı İKO olan İlim ve Kültür Ocağı'nda fikirlerine sık sık başvurduğumuz, sohbetlerinden istifade ettiğimiz, hatta lise ve üniversite öğrencilerine verdiğimiz bursların temininde azim ve gayretle koşturanımız da yine Sedat Hocamızdı.
Sedat Yenigün yazar, öğretmen, müşfik bir ağabey, genç ve vakur bir mü'mindi. Mü'minlere karşı gerçekten müşfik; kâfirlere karşı ise vakur ye gereğinde hiddetliydi. Öyle ki, kaba kuvvete başvuran biri olmamasına rağmen, eski dönemin militan kâfirleri dahi onun heybet ve vakarı karşısında hep ezilmişlerdir,
Sedat Hoca her zaman ve her yerde insanlara mesajı olan ve kendini fikren yenileyebilen bir eğiticiydi. O, sadece dergi ve gazetelerde yazar, yahut yalnız mümtaz kişilerle muhatap olan entellektüellerden değildi; öğrencilerinden sokaktaki minibüs şoförüne kadar herkese sözünü dinletirdi. Bu bakımdan Sedat Hoca fikrini her an yaşayan ve anlatan, hayatın içinde olan bir münevverdi. Dersine giren taraflı tarafsız herkes O'na saygı duyardı. Dersini âdeta kendinden geçercesine, yaşayarak anlatırdı. Okuldan çıkınca, öğrencilerini bazen bir yurt odasında, bazen de bir dernekte veya camide toplar, onlara hayatın mâna ve gerçeklerini en güzel biçimde anlatırdı. Sohbetlerinde ilmihal bilgileri, edebiyat, tarih ve siyaset gibi konular yanında öğrencilerinin şahsî problemlerini de ele alırdı.
Sedat ağabey, başkalarının dertlerini sahiplenen sevgi dolu bir insandı. Sırtındaki paltosu eskimesine rağmen 'kalbi ısınacak kişilere' palto ve elbise alacak kadar müşfik, yardımsever ve fedakârdı. Sahip olduğu engin kültür, sağduyu ve rikkat, genç yaştaki Sedat ağabeyi, bütün grup ve meşrepteki Müslümanların sevip saydığı bir şahsiyet hâline getirmişti.
Yeni nesille birlikte anlayışları erozyona uğramış 'eskilerin böylesine fedakâr, idealist, müşfik, mesaisini münhasıran İslâmî bir hayat yaşama ve yaşatmaya tahsis etmiş, mücadelesinde dahi estetik sahibi ve dengeli bir Müslümanın örnek şahsiyetinden ve fikirlerinden alacağı çok şeyler vardır.
1980 yılı her kesimden insanın "fail-i meçhul" cinayetlere kurban gittiği yıllardan bir yıl. Belli mihrak(lar), "seçmece" yaparak "tetikçiler"i vasıtasıyla kararlarını infaz ettiriyorlar. Sedat Yenigün de sahip olduğu vasıfları, şahsiyeti ve misyonuyla bu mihrakların listesinde ismi üzerine kırmızı çizgi çekilenlerden oluyordu. İnfaz işi bu defa ' ülkücü" kesim içindeki "tetikçiler"e verilmişti. Silahlar 5 Temmuz 1980 Cumartesi akşamı Sedat Yenigün'ün üzerine sıkılırken, Türkiyeli Müslümanlar bu yiğit evlâdını şehidler kervanına katıyordu.
Bu vesileyle, Rabbimizden Sedat Hocamıza sonsuz rahmet dilerken, bizlere de O'nun hâtırasına ve ideallerine lâyık bir hayat ve ölüm nasib etmesini niyaz ederim.
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL
Dünyamızdan gelip geçenlerin ardından yazı yazmak, benim için çok zor.. Çünkü, ya zorakilik oluyor ve inanılmasa da, bazı şeyler saklanarak sadece güzel şeyler yazılıyor; ya da, resmî zarûretlerle anılanlar sözkonusu oluyor ki.. Hakkında, özgürce görüş belirtmek durumunda olunmayan ve (TC'deki gibi) sadece övülmesi veya (Almanya'da Hitler örneğindeki gibi) sadece yerilmesi serbest olan kimseler üzerine bir görüş açıklamamaya da özellikle çalışırım..
Ama, bugün hakkında yazmak istediğim insan, bütün bu ölçülerin dışında.. Bu isim, bizim neslimizin bizim 'tefekkür ve tehassüs' (düşünce ve duyuş) dünyamızın pırlanta simâlarından Sedat Yenigün'dür..
Yayınladığımız dergi dolayısiyle karşılaştığım ağır kanûnî sıkıntılar sebebiyle, uzuuunca sürecek bir ayrılık için yola çıkmak kararımın oluşmasında elbette onun da rolü vardı.. Ancak, hangi gün yola çıkacağım belli değildi.. Mayıs- 1980'in son günleriydi. Nihayet, sınırlı sayıda, bir kaç arkadaşa haber verip İstanbul'dan ayrılırken, içimde, Sedat'a haber vermeden ayrılmayı içime sindiremediğim için, güzergahımı değiştirip, ona da uğramıştım.. Cihanşumûl bir dâvanın karşımıza çıkardığı bir labirentten geçip, başka coğrafyalara gitmek zorunda olduğum o hassas anda, ikimizin de konuşacak hali yoktu.. Her gün, ortalama 25-30 kişinin sokaklarda ideolojik sebeblerle öldürüldüğü, oldukça muhataralı sosyal çalkantılar içindeki doğduğum topraklardan ayrılıyordum.. İki dost gönülden birisi İstanbul'da kalıyor; diğeri, mechûle doğru yelken açıyordu.
Ama, o görüşmenin, onunla dünya gözüyle gerçekleşmiş son görüşmem olacağını nereden bilebilirdim..
Nitekim, aradan, henüz bir ay geçmişti ki, 5 Temmuz 1980 gününün gece yarısı, yurt dışında, haberleri dinliyordum, TRT'den.. Yine yığınla öldürme haberleri verilmişti.. Ama, son bir haber, beni daha bir vuracaktı: 'Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi Edebiyat öğretmeni Sedat Yenigün bu akşam, Fatih- Akşemseddin Caddesi'nde bir berber dükkanında vurularak öldürüldü..' (İlginçtir, kimsenin dışarıya çıkamadığı bir boğucu atmosferde, İstanbul'daki dostlara, o acı haberi, yurt dışından, ilk, ben bildirmiştim telefonla ve gece yarısı, hastanenin morguna giden dostlar, acı gerçekle karşılaşmışlardı. Ve o bölge, o zamanlar 'Ülkücü'lerin 'kurtarılmış bölge'si haline gelmişti..)
Evet, bizim tefekkür semâmızın en parlak yıldızlarından birisi, bir yıldız gibi kayıp gitmişti.. Halbuki, en fazla da o, benim üzerime titrerdi, 'Gece gündüz, dolaşıyorsun.. Hergün birileri öldürülüyor, n'olur biraz tedbir!..' diye.. Ve, amma, o benden önce hedef seçilmişti.. (Yurt dışında karşılaştığım ve değerler sistemini İslamî esaslara yeni oturtmuş birisi, karşıma çıkacak ve 1979-80'lerde beni öldürmek emrinin de kendisine verildiğini, onu gerçekleştiremediği için şimdi çok memmun olduğunu itiraf edecekti..)
İnancımızın toplumumuzda daha güçlü bir fikrî soluk ve gönül hassasiyeti halinde yükselmesinde, az bilinen kahramanlardan birisiydi, Sedat.. İğneyle kuyu kazarcasına bir azm ve heyecanla, genç insanların kalb ve beyinlerini yoğurmaya çalışan, dünyadaki bütün fir'avnî sistemlere karşı, inancımızın ölçülerine göre bir dünya kurmak kavgasının yürekli düşünce erlerinden birisiydi, o.. Onun katliyle, fizyolojik varlığından mahrum kalmıştık; ama, inandığı değerler uğrunda canını verenlerin kanlarının heder olmadığının örneklerinden birisi de oldu.. Bugün eğer biraz daha mesafe almışsak, bunda onun kanının da payı var.. Yani, kanı, kendisinden daha az verimli değildi..
Sedat'ın katli üzerinden 25 yıl geçmiş.. Çeyrek yüzyıl..
Birlikte, sık sık yaptığımız İstanbul gezintilerinden birinde, Üsküdar'da, Aziz Mahmûd Hudaî hazîresindeki bir mezar taşında 200 yıl öncelere aid bir kitâbeyi birlikte okuduğumuz ve yaprakların yere düştüğü, kuşların da göğe doğru uçuştuğu bir güz ikindisini hatırlıyorum.. O mezar taşında, 'Günler gelip geçmekteler, /Kuşlar gibi uçmaktalar..' yazılıydı.. Son derece sâde mısralardı, ama, o atmosferde bizi bayağı etkilemiş ve yazılışının üzerinden, güneşin, 70 binden fazla doğup battığını hesab etmiştik. Ve şimdi de, o günden bugüne, 8 bin kezden fazla doğmuş ve batmış.. Kezâ, Fatih-Çarşamba'dan Yavuz Selim Camii'ne doğru giderken, eski, yıkık bir türbenin portali üzerinde, mermere yazılı, 'Bütün nefsler ölümü tadacaktır..' meâlindeki 'Kull-i nefsin zâiqâ't-ul mevt) âyetini de birlikte okumuş ve derin düşüncelere dalmıştık.. İlginç olan şuydu ki, türbenin kubbesi çöktüğü gibi, portal üzerindeki, o âyetin yazılı olduğu mermer de ortadan kırılmış; yani mermerin nefsi bile tadmıştı, ölümü..
Sedat'ımız da ölümü tadacaktı, elbette.. Ama, Yûnus'un, 'Şu dünyada yanar gönlüm, göynür özüm, /Genç iken ölenlere, göğ ekini biçmiş gibi..' mısraını hatırlatacak şekilde, henüz 30'unda iken.. Ve amma, kanı, mücadelemizi daha bir sigortalayacaktı.. Onu, hasret ve rahmetle anıyorum..
'İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn..' (Hepimiz Allah'dan geldik ve dönüşümüz de O'nadır..)
Haksöz Haber
Not: 2002 yılında 57 yaşında vefat eden Burhaneddin Kayhan abimizi bu vesile ile rahmetle yadediyoruz.