Seçimin kaybedeni

Etyen Mahçupyan

Siyasi bir ayrışma ve bloklaşmaya dayanan ve zaman içinde her iki toplumsal cenahı kemikleştiren bir seçim yaşadık.

Genel sonucu açısından belki de siyasi tarihimizin en kolay tahmin edilebilen seçimiydi. Kararsızlar neredeyse iki ay öncesinde minimuma inmiş ve siyasi partiler arasında değil, oy verip vermeme eğilimi arasında bir tercihi ifade etmeye başlamıştı. Sıkça sözü edilen ‘kutuplaşma’ olgusu ortama damgasını vurmuş ve siyasetin iki kategorik bakış halinde kemikleşmesiyle sonuçlanmıştı. Nitekim kamuoyu anketleri bu süre zarfında sabitlenmiş bulgular etrafındaki küçük dalgalanmaları yansıtmaktan öteye gitmedi. Dolayısıyla tahmin etmek de son derece kolaylaştı. Buna rağmen seçim sonuçlarını tahmin etmenin güç olduğunu düşünenler olduğu gibi, gerçek durumun çok ötesinde tahminlerde bulunanlar da epeyce çoktu… Kabul etmek gerek ki bu epeyce garip bir durum. Özellikle kendisine ‘gazeteci’ diyen, yani olgulara belirli bir nesnellikle, mesafe alarak bakma yükümlülüğünde olan kişiler için kolay açıklanabilir bir durum hiç değil… Bunun sebebi birçok kişinin yaşanan süreçte gazeteci olmayı, yani objektif gözlemciliği bir yana bırakması ve anlama çabasından uzaklaşmasıdır. İnsanlar yaşanan kavganın parçası haline geldiler ve dışlarındaki gerçekliğe bir aktivist heyecanı ve beklentisi ile katıldılar. Bu durum bir yere kadar kabul edilebilirdi, çünkü belki de kaçınılmaz olan bir duygusallığa işaret etmekteydi. Ancak kendilerinin ‘duayen gazeteci’ olarak algılanması konusunda hassas olan bazı kalemlerin AKP oyunun düşeceğini büyük bir özgüvenle söylemesi ve bunda ısrar etmesi normal bir ‘yanılgı’ olarak unutulup gidemez.

Bir ihtimal gerçekliği anlamakta o kadar zorlanmaktalar ki, bu kalemlerin artık gazetecilik yapma vasfına sahip olduklarından da şüphe duyulması gerekiyor. Ya da gerçeğin ne olduğunu gördüler ve ona rağmen okuyucuya farklı bir gerçeklik sunmayı tercih ettiler. Her iki durumda da okuyucu kandırılmış, doğru haber ve bilgi alması engellenmeye çalışılmış oldu. Diğer taraftan medya organlarının, buralardaki yazar ve programcıların da geniş bir yelpaze oluşturduğu, böylece okuyucuya yeterince seçme fırsatının verildiği söylenebilir. Ancak okuyucu da söz konusu gerilim ortamında bir ‘taraftar’ kıvamına geldiği için, kendi duymak istediği sesin ve değerlendirmenin peşinden gitmeye eğilimliydi. Fikrine ve meşrebine yakın bir duruşla karşılaştığında ona yapışmaya, kendisini böylece ikna etmeye hevesliydi. Dolayısıyla gazete yazarları ve televizyon programcıları bu gerçeğin de farkında olarak söz ürettiler. Eğer isterlerse gerçeğe gözlerini kapayabileceklerini ve yine de kamuoyunun önemli bir bölümünü peşlerinden sürükleyebileceklerini biliyorlardı. Bir süre sonra bu fikri önderlerin Başbakan’la olan kişisel kavgaları onlar için esas mesele haline geldi. O noktadan sonra gerçekliği görme şansını tümüyle kaçırdılar ve kendi takipçilerini bilerek ya da bilmeyerek cehalete davet etmiş oldular.

Bir seçimin kazanan ve kaybedeni oy mukayesesi ile bulunmaz. Her aktörün potansiyeli ile performansı arasındaki ilişkide aranır. Yolsuzluk suçlaması altında kalan, toplumu suçsuzluğuna ikna edemeyen, basını etkilemek üzere uğraştığı anlaşılan, yargı üzerinde acilen denetim mekanizması oluşturmaya çalışan hükümet, bugün yerel seçimlerde en fazla oy almış siyasi parti unvanını ele geçirmiş durumda. AKP’nin bu seçimin kazananı olduğu su götürmez bir gerçek… Karşısında böyle bir iktidar bulmasına rağmen, topluma güven vermeyen, ona hiçbir gelecek sunamayan ve hükümetin geçmiş yanlışlarından yararlanmayı siyaset sanan muhalefetin ise seçimin kaybedeni olduğu açık. Aynı şekilde bu hükümetin hızla düşürülebileceğini, seçimlere gitmeden iktidarın değişebileceğini sananların, Erdoğan’sız bir AKP hayaliyle yatıp kalkanların da kendi ürettikleri sanal gerçekliğin altında kaldıklarını söylemek durumundayız. Ancak bu seçimin esas kaybedeni, işi nesnel bakmaktan ve gördüğünü namusuyla yansıtmaktan ibaret olan bazı gazeteciler oldu. Gerçekliği görmemekte ve anlamamakta ısrar eden, kendince uyduruk gerekçelerle hayali bir siyasi gelecek tablosu üreten, buna kendisini inandıran, sonra da kamuoyunu bu ‘yalan dünyanın’ parçası olmaya ısrarla davet eden aydınlar, bu tutumlarıyla kendilerini gülünç duruma düşürdüler.

Okuyucu ve izleyiciler bu kişilerden özür bekliyorlar mı bilemem. Ben beklemiyorum… Aksine hiçbir şey olmamış gibi yazmaya ve konuşmaya devam etmeleri en doğrusu olur diye düşünüyorum. Ötesini kaldıramazlar…

Zaman