Savaşın hikâyesini kim nasıl yazıyor?

“Bu çerçeve üç temel unsurdan oluşmaktadır: İsrail ve ABD’nin askeri hamlelerinin güvenlik operasyonu olarak sunulması, İran’ın tehdit aktörü olarak konumlandırılması ve misillemeler sırasında İsrail’in mağdur olarak resmedilmesi.”

Batı Medyasının İran’ı Tehdit, ABD ve İsrail’i Mağdur Gösterme Çabası

Mehmet Rakipoğlu / Kritik Bakış


Batı medyasındaki İran krizine ilişkin haberler incelendiğinde tek tip bir yayın politikası olduğunu söylemek doğru olmayabilir. İngiliz basını içinde farklı perspektifler bulunmaktadır. The Guardian gibi gazeteler İsrail politikalarını eleştiren yorumlara yer verirken, The Telegraph veya The Times daha güvenlik merkezli bir anlatı sunabilmektedir. Ancak bu çeşitliliğe rağmen, genel haber dilinde belirli bir çerçeveleme eğilimi olduğu görülmektedir. Bu çerçeve üç temel unsurdan oluşmaktadır: İsrail ve ABD’nin askeri hamlelerinin güvenlik operasyonu olarak sunulması, İran’ın tehdit aktörü olarak konumlandırılması ve misillemeler sırasında İsrail’in mağdur olarak resmedilmesi.

Ocak ayından beri tartışılan ve Türkiye’nin müdahil olması ile ertelenen Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran’a saldırıları Şubat ayının son günlerinde başladı. Netanyahu’nun yıllardır arzu ettiği biçimde ABD Başkanı Donald Trump, İran’daki siyasi, askeri ve dini liderliğin tamamını ortadan kaldırdı ve gerilim artık savaşa dönüştü. Bilindiği üzere Ortadoğu’daki çatışmalar yalnızca askeri cephelerde değil, aynı zamanda anlatı ve algı alanında da yürütülür. Son yıllarda Gazze savaşında yoğun biçimde tartışılan bu durum, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından Batı medyasında ortaya çıkan haber dilinde de açık şekilde görülebilmektedir. İngiltere ve Amerika’daki önde gelen medya kuruluşlarının haberlerine bakıldığında, çatışmanın nasıl anlatıldığına dair belirli bir çerçeveleme (framing) düzeni dikkat çekmektedir.

Çerçeveleme teorisine göre medya, olayları yalnızca aktaran bir araç değildir; aynı zamanda olayın nasıl anlaşılacağını belirleyen anlam çerçevelerini üretir. Haber başlıklarında kullanılan kelimeler, hangi aktörlerin konuşmasına yer verildiği ve olayların hangi bağlam içinde anlatıldığı, okuyucunun zihninde belirli bir hikâye oluşturur. İran krizi söz konusu olduğunda Batı medyasında çoğu zaman ortaya çıkan anlatı şu şekilde kurulmaktadır: İsrail ve ABD güvenlik tehdidiyle karşı karşıya olan aktörlerdir; İran ise bölgesel istikrarsızlığın kaynağıdır. Böylece saldırının faili ile güvenlik tehdidi arasındaki ilişki tersine çevrilir. Batı ve özellikle İngiliz basınındaki başlıklar ve haber çerçeveleri incelendiğinde bu anlatının üç temel mekanizma üzerinden üretildiği görülmektedir. İlk olarak ABD ve İsrail ortaklığında gerçekleşen tamamen hukuksuzluğa dayalı saldırıların meşru güvenlik operasyonları olarak sunulması. İkincisi mağdur ve saldırılan taraf olmasına rağmen İran’ın tehdit aktörü olarak konumlandırılması. Üçüncüsü ise İran’ın uluslararası hukuktan doğan misilleme hakkını kullanması ile birlikte İsrail’in mağdur olarak resmedilmesi.

İsrail ve ABD Saldırıları Nasıl Sunuldu?

Batı medyasında dikkat çeken ilk unsur, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik askeri hamlelerinin çoğu zaman saldırı değil güvenlik operasyonu olarak sunulmasıdır. Özellikle İngiltere’deki ana akım gazetelerde kullanılan dil bu çerçeveyi açık biçimde yansıtmaktadır. Örneğin The Times ve Financial Times, İsrail’in İran’daki hedeflere yönelik operasyonlarını çoğu zaman “precision strikes” veya “targeted operation” gibi ifadelerle aktarmıştır. Bu tür kavramlar, askeri müdahaleyi geniş ölçekli bir saldırıdan ziyade teknik ve kontrollü bir operasyon olarak göstermektedir. Benzer şekilde BBC haberlerinde de İsrail’in askeri eylemleri sıklıkla “targeting Iranian facilities” veya “strikes against military infrastructure” şeklinde ifade edilmiştir. Saldırıları güvenlik operasyonu çerçevesi ile sunan bu dil tercihi, saldırıların politik ve hukuki niteliğini görünmez hale getirir. Bir devletin başka bir devletin topraklarını bombalaması normalde uluslararası hukuk açısından son derece tartışmalı bir eylemken, haber dilinde bu durum çoğu zaman “önleyici güvenlik hamlesi” şeklinde çerçevelenir.

Muhafazakâr çizgideki The Telegraph ise bu çerçeveyi daha da ileri götürerek İsrail’in saldırılarını İran’ın nükleer kapasitesine karşı “zorunlu bir müdahale” olarak sunmuştur. Gazetede yayımlanan yorumlarda İsrail’in eylemleri çoğu zaman “existential threat” yani varoluşsal tehdit söylemi üzerinden açıklanmıştır. Böylece saldırı, agresif bir askeri hamle olmaktan çıkarılarak hayatta kalma mücadelesi olarak anlatılır.

Bu anlatı yapısında dikkat çekici olan nokta, haberlerin büyük kısmında “İsrail neden saldırdı?” sorusunun yerini “İsrail neden saldırmak zorunda kaldı?” sorusunun almasıdır. Böylece olayın başlangıç noktası çoğu zaman İran’ın politikaları veya nükleer programı olarak gösterilir. Bu da saldırıyı başlatan aktörün kim olduğu sorusunu ikinci plana iter.

İran Nasıl Resmediliyor?

Batı medyasındaki ikinci önemli çerçeve, İran’ın sürekli olarak tehdit ve istikrarsızlık kaynağı olarak konumlandırılmasıdır. Bu durum özellikle haber metinlerinde kullanılan kavramlarda açık biçimde görülür. Örneğin birçok haberde İran hükümetinden bahsedilirken “Iranian regime” ifadesi kullanılmaktadır. Bu kavram teknik olarak doğru olsa da Batı siyasi söyleminde güçlü bir normatif anlam taşır ve genellikle otoriter, saldırgan ve güvenilmez aktör imajını çağrıştırır. Benzer şekilde İran’ın askeri faaliyetleri çoğu zaman “aggressive posture”, “regional proxies” veya “missile threat” gibi ifadelerle anlatılmaktadır. Bu söylem özellikle The Guardian, BBC ve Reuters gibi kuruluşlarda bile zaman zaman görülmektedir. Bu gazeteler İsrail’i eleştiren haberlere yer verse de genel anlatı içinde İran çoğu zaman bölgesel krizlerin kaynağı olarak sunulmaktadır. Bu çerçeveleme tek başına sorunlu görünmeyebilir; ancak olayların bağlamıyla birlikte düşünüldüğünde önemli bir etki yaratır. Çünkü İran sürekli tehdit olarak anlatıldığında, İsrail’in saldırıları tepki değil önleyici savunma gibi görünmeye başlar. Dolayısıyla İran, pejoratif anlamlar yüklenilerek tehdit aktörü şeklinde çerçevelenmiş, ABD ve İsrail’in saldırganlığı görünmez kılınmıştır. Bu durum framing teorisinin klasik bir örneğini oluşturur. Medya doğrudan “İsrail haklıdır” demese bile, olayları İran tehdidi merkezli bir hikâye içinde anlatmak okuyucunun zihninde belirli bir sonuç üretir. Buna göre Batı’daki temel anlatı İran nükleer programı ve bölgesel politikalarıyla tehdit oluşturduğu üzerine inşa edilirken İsrail ise bu tehdidi kontrol altına almaya çalışan bir aktördür. Bu hikâyede saldırının hukuki veya insani sonuçları çoğu zaman ikincil bir mesele haline gelir.

Misilleme Anlatısı: İsrail Nasıl Mağdur Konumuna Yerleştiriliyor?

Batı medyasındaki üçüncü önemli çerçeve ise misilleme saldırılarının aktarılma biçiminde ortaya çıkar. İran’ın İsrail’e yönelik askeri tepkileri çoğu zaman dramatik ve kriz odaklı bir dil kullanılarak haberleştirilir. Örneğin birçok gazetede İran’ın saldırıları “missile barrage”, “rocket attack” veya “massive strike” gibi ifadelerle anlatılmıştır. Bu tür kelimeler okuyucuya yoğun bir tehdit algısı sunar. Aynı haberlerde İsrail şehirlerinde sirenlerin çalması, sivillerin sığınaklara gitmesi veya hava savunma sistemlerinin çalışması gibi görüntüler geniş yer bulur. Bu haber yapısı, İsrail’i doğrudan tehdit altındaki bir toplum olarak gösterir. Özellikle BBC, Sky News ve The Guardian gibi kuruluşların canlı yayınlarında İsrail şehirlerinden yapılan bağlantılar, bu dramatik anlatının önemli bir parçası haline gelir. Ancak burada önemli bir bağlam sorunu ortaya çıkar: İran’ın saldırılarının çoğu zaman öncesinde gerçekleşen İsrail operasyonlarına yanıt olduğu gerçeği ikinci plana itilebilir. Haberlerde misillemenin nedeni yerine çoğu zaman sonuçları öne çıkarılır. Böylece izleyicinin zihninde oluşan tablo şu şekilde olabilir: İsrail saldırı altında olan bir ülke; İran ise saldırgan bir aktördür. Oysa kronolojik olarak bakıldığında saldırının ilk adımının kim tarafından atıldığı çoğu zaman daha karmaşık bir hikâyedir. Bu durum özellikle televizyon haberciliğinde daha belirgindir. Görsel medyada sirenler, patlamalar ve sığınak görüntüleri güçlü bir dramatik etki yaratır. Bu da haberin duygusal tonunu değiştirerek mağduriyet anlatısını güçlendirebilir.

Sonuç olarak Batı medyasındaki İran krizine ilişkin haberler incelendiğinde tek tip bir yayın politikası olduğunu söylemek doğru olmayabilir. İngiliz basını içinde farklı perspektifler bulunmaktadır. The Guardian gibi gazeteler İsrail politikalarını eleştiren yorumlara yer verirken, The Telegraph veya The Times daha güvenlik merkezli bir anlatı sunabilmektedir. Ancak bu çeşitliliğe rağmen, genel haber dilinde belirli bir çerçeveleme eğilimi olduğu görülmektedir. Bu çerçeve üç temel unsurdan oluşmaktadır: İsrail ve ABD’nin askeri hamlelerinin güvenlik operasyonu olarak sunulması, İran’ın tehdit aktörü olarak konumlandırılması ve misillemeler sırasında İsrail’in mağdur olarak resmedilmesi. Bu durum yalnızca Ortadoğu politikası açısından değil, medya çalışmaları açısından da önemli bir örnek sunmaktadır. Çünkü modern savaşlarda askeri güç kadar anlatı gücü de belirleyici hale gelmiştir. Hangi aktörün saldırgan, hangisinin savunmacı olarak görüleceği çoğu zaman askeri gerçeklikten çok medyanın kurduğu hikâye ile şekillenmektedir. Bu nedenle ABD-İsrail ortaklığının İran saldırısı, uluslararası ilişkilerde bilgi ve anlatı savaşlarının nasıl işlediğini gösteren önemli bir vaka olarak değerlendirilebilir.

Yorum Analiz Haberleri

Siyonist İsrail/ABD-İran savaşı bağlamında Neoconlar’ın eski senaryoları
Tahran alevler içindeyken müttefiki Çin ne yapıyor?
Şeytanın medeniyetinde son savaş
Karun kıssası bize ne söyler?
“Körfez ülkeleri seçmedikleri bir savaşın faturasını ödüyor”