Şark hizmeti

Abdurrahman Dilipak

Sizi bir ay kadar önceki tartışmaya götürmek istiyorum.. Sanırım birbirimizi anlamamız için algılarımızı gözden geçirmemiz ve sözlerimizin arkasındaki anlamlara dikkat etmemiz gerek.

Önce, Hürriyet‘teki Leyla Zana röportajını okudum, ardından Radikal’de Savcı Berkin röportajını. İlginç bir ayrıntı dikkatimi çekti. Zana “‘Türk solu’ deniyor mesela, ‘Türkiye solu’ demiyor kimse” diyor..

İlk bakışta sorun yok gibi, ama zihin halitamızın farklılığını gösteriyor bu bakış açısı.. Aynı şeyi duyuyoruz ama farklı şeyler anlıyoruz.. “Türk” ve “Türkiye”.. “Türk olmak” ve “Türkiyeli olmak”

Leyla Zana röportajı Enis Berberoğlu ve Metehan Demir imzası ile Hürriyet’te yayınlandı.. Zana’nın röportajı sırasında bir soruyu cevaplarken şöyle bir tesbitte bulunuyor: “Dikkat ediyor musunuz, hep Türk solu denir. Türkiye solu denmez. İdeolojide bile ırkçılık söylemi hâkim. Kürt solu, Türk solu olur mu? Zaten bakıyorsunuz Türk solunun yakın tarihteki önemli isimleri, liderleri hep Kürt kökenli. Sol evrenseldir, ırkçı değildir.” Aynı Hürriyet’in başında yine Türkiye bayrağının üzerinde (Türk bayrağı mı demem gerekiyordu yoksa) Mustafa Kemal’in bir resmi vardı ve altında “Türkiye Türklerindir” yazıyordu..

İşte burada her şey birbirine karışıyor.. Bazı şeyleri açıklamakta aciz kalıyorsunuz..

HSYK tarafından özel yetkisi kaldırılarak Küçükçekmece Başsavcı Vekilliği’ne atanan Şike Savcısı Mehmet Berk, Radikal’e yaptığı açıklamada görev değişikliği için kendisinin başvurduğunu söyledi. Berk, giderayak, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmaması gerektiğini savunurken; Şike, Hanefi Avcı, Balyoz ve Emin Arslan operasyonlarındaki uygulamalarının arkasında durdu.

Acaba Şike Davası ile ilgisi var mı?_ şeklindeki bir soruya savcı bakın nasıl cevap veriyor: “Bilemiyorum. Bu hususlarda pek bizim bilgimiz olmaz. Sadece dört yıllık süremiz doldu. Artık yorulduk da gerçekten. Hırpalandık. İtibarlı bir görev. Neyle alakası var yok, bilemem. İnsanlar yorum yapabilir. Bir hüzün söz konusu değil anladığım kadarıyla. Canım, niye hayal kırıklığı olsun. Buradan doğuya gitmiyoruz. Onurumuzla çalıştık, onurumuzla gidiyoruz.” Bu sözlerde bir art niyet, kötü niyet aramıyorum. Şuuraltımız bu. Asıl sorun da bu şuuraltı ile ilgili.. Sorun şuuraltı ile ilgili olduğu içinde konuşamıyor, çözüm üretemiyoruz. Korkularımız var. Bunlar psikolojik bir “fobi” ye dönüşmüş..

Hürriyet yayın kurulu “müessese körlüğü” içinde başlıktaki logoyu görmezden geliyor. Ama aşağıda başka bir şey söylüyor.. Ortaya çıkan çelişkiden de rahatsızlık duymuyorlar.

Onun için önce herkesin kendi içine bakması, kendi içini temizlemesi, sonra ön yargılarını ve korkularını aşıp ötekilerle yüzleşmeyi başarması gerekiyor.

Bunu başarabilmek için dürüst, bilgili ve cesur olmamız gerek. Merhametimizin gazabımızı, sevgimizin nefretimizi aşması gerek. Olaya salt politik ve ideolojik açıdan takdik hesaplarla bakmamamız gerek.. Sadece insan olarak, adalet duygusu ile yaklaşabilirsek sorunlara, bu konuyu daha kolay çözebiliriz diye düşünüyorum.

Kürtlerin yaşadığı coğrafya asırlardır kan ve gözyaşı ile çalkalanıyor.. Irak savaşının gölgesinde kaldı uzun bir süre. Daha önce isyanlar yaşadı, tenkil, tedib, tehcir hareketi. Ermenisi, Süryanisi sürüldü. Alevisi sünnisi acı çekti. Şeyh Said’i, Dersim’i hala kanayan bir yara.. Kürtler dini inanışları, etnik kimlikleri ve kültürel talepleri, ideolojik ve politik tercihleri sebebi ile tekrar tekrar eza-cefa çektiler.. Bunun sorumlusu bu halk değil. Darbelerle oluşturulan iktidarlar ve tek parti zihniyeti..

Onun için Türklerin ve Kürtlerin, Sünnilerin ve Alevilerin birbirilerine karşı kazanacakları bir zaferleri yok bana kalırsa, ama birlikte kazanacakları tek bir zaferleri var.. Birileri bizim kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmeye çalışıyor ve bu çetelerin her kesimin içinde işbirlikçileri var.. Namuslu insanların bu hainlere karşı el birliği yapması gerek.

“Tabu”larımızı aşmadan gerçeğe ulaşamayız ve barış sadece bir hayal olarak kalır.

Ve önce herkesin kendisi, kendi geçmişi ile hesaplaşması gerek. “Ben nerede yanlış yaptım” sorusunun cevabını araması gerek.

Savcı bey ne diyor “Doğuya gitmiyoruz ya”.. Çünki “Doğu” “kötü, geri, ceza, sürgün yeri”.. Savcının böyle bir kastı yok.. Böyle bir şuuraltı var.. Bunu destekleyen başka olgular da var kuşkusuz. “Mahrumiyet bölgesi”, “Terör var”, “ulaşım imkanları sınırlı”.. “Tunceli’de bir sünni olmak”, ya da “Şırnak’ta bir Türk” bu normal olması gereken böyle bir şey farklı algılanıyor. Bodrum’da çarşaflı bir hanım düşünün.. Ya da Etiler’de bir kürt aile.. Kendi geleneğinizle yaşamak isterseniz orada, bir mahalle baskısını hemen ense kökünde hissedeceğiniz muhakkak!

Şark hizmeti, bir yandan bir “hizmet götürmek için icbar” yolu, öte yanı ile , başka bir anlam kazanıyor.. Hizmet bir “yük” ve “kahır”a dönüşüyor.. “Pozitif ayırımcılık yanı” arada kaybolup gidiyor.. Bunlaırn bu günden yarına düzelmesini beklemiyorum. Ama şimdiden kendimizi bir gözden geçirmemiz gerek.. “Ne Arabın yüzü, ne Şamın şekeri” gibi sözler bazan maksadını aşan anlamlar yüklenebiliyor.. Adana bölgesinde Türkler siyah köpeğe “Arap” derlerdi mesela, Araplar da “beyaz köpek”e “Türk” der, biraz da “Bozkurt”tan kinaye! Bu sözcükleri dilimizden ayıklamamız gerek artık yavaş yavaş. Bizim ne dediğimiz kadar başkalarının o sözden ne anladığı da önemli çünki!

Soğuk savaş yıllarında “Türk aleminin en büyük düşmanı komunizmdir, her görüldüğü yerde ezilmelidir” levhaları söküleli yıllar oldu olmasına da, bakalım Kürt bölgelerinde her vadiye, şehrin girişlerine yazılan “Ne mutlu Türküm diyene” yazıları ne zaman sökülecek..

Hürriyet kendi yanlışının ne zaman farkına varacak acaba.. Ele talkın verirken, başkalarının gözünde çöp ararken, kendi gözlerindeki merteği çıkartmak ne zaman akıllarına gelecek?

Selam ve dua ile..

YENİ AKİT