Beş yıl önce bugün.. Hayat ikiye ayrıldı: Annem varken ve annem yokken. Bu ayrım, takvimle ölçülen bir zaman değil; insanın iç dünyasında açılan derin bir yarıktır.
Her şey bir umutla başlamıştı. Annem Türkiye’den Almanya’ya gelecekti. Bir ameliyat için.. Şifa bulması için.. O dönem koronanın Türkiye’de yıldönümüydü. Annem zaten kendini koruyan biriydi; evden çıkmazdı. Belki de uzun zaman sonra ilk defa dışarı çıkacak, bir yolculuğa çıkacaktı. Bu yolculuk, bizim için bir iyileşme umuduydu.
Uçak indi. Onu karşıladım. Ama sarılmadım.
“Benden bir şey geçmesin” diye..
İnsan bazen doğru olanı yaparken, kalbinde yıllarca sürecek bir boşluk bırakabiliyor.
Onu arabaya bindirdim, evine götürdüm. Birkaç gün sonra hastaneye yatacaktı. Kalp hastanesine.. İşten sonra onunla ilgilenmek için hastaneye gittim. İşlemler yapıldı. Yatmadan önce test yapıldı. Ve kısa bir süre sonra o cümle geldi:
“Test pozitif.”
O an, sadece bir sonuç değildi. Bir ayrılığın başlangıcıydı.
Annem karantinaya alındı. Ben de temaslıydım. Ben de eve kapandım. Onu orada bıraktım. Hastanede. Kapılar kapandı. Ziyaretler yasaklandı. Ve ben annemi en son orada gördüm.
Sonrası sadece telefonlar..
Doktorlarla yapılan konuşmalar..
Ve içten içe büyüyen bir endişe..
İkinci hafta ben de hastalandım. Nefesim daraldı. Hastaneye kaldırıldım. Üç gün sonra iyileştiğimi sandılar. Ama eve döndüğümde üç merdiven basamağı çıkamadım. Nefes alamıyordum. Hastane arabası geri çağrıldı. Ve bu sefer yoğun bakım başladı.
Bir hastanede ben.
Bir hastanede annem.
Ben nefes almak için mücadele ediyordum. Ama zihnim hep annemdeydi: “Ben böyleysem, annem nasıl dayanıyor?”
Morfin.. Halüsinasyonlar.. Zamanın eridiği anlar..
Bir noktada kendimden çıkıp kendime talimat verdiğimi hatırlıyorum:
“Nefes al.. şimdi ver.. şimdi tekrar al..”
Hayatta kalmak bir irade değil, bir komut haline gelmişti.
Ama o komutun arkasında tek bir sebep vardı:
Ben yaşamalıydım. Çünkü annemi görecektim.
Bir gün, artık gücüm kalmamışken, nefes terapistini çağırdım. İçimde bir his vardı. “Bir şey mi oldu?” diye sordum. O bana: “Ne düşünüyorsun?” dedi.
“Annem..” dedim.
“Beyza’yı arayalım mı?” dedi. Beyza büyük kızımdı, onunla her gün irtibattalardı.
O an anladım.
Telefon açıldı. Ve annemin vefat ettiğini öğrendim.
Ama o an tam anlamıyla orada değildim. Belki bu da bir rahmetti. Acı, doğrudan değil; sanki bir perdenin arkasından geldi. Allah, o yükü bir anda değil, parça parça verdi.
Annem gitti.
Ben ise hâlâ hayatta kalmaya çalışıyordum.
Onun cenazesi nasıl oldu? Kim vardı yanında? Nasıl defnedildi? Bunları düşünüyordum. Ama cevaplara ulaşamıyordum. Çünkü dünya kapanmıştı. Hastaneler kapalıydı. İnsanlar kapalıydı. Hayat askıya alınmış gibiydi.
Sokağa çıkma yasakları.. Maskeler.. Uçmayan uçaklar..
Ve iki ayrı hastanede, birbirine ulaşamayan bir anne ve bir evlat..
Annemin vefatından bir hafta sonra ben yavaş yavaş toparlanmaya başladım. Yoğun bakımdan çıktım. Tek kişilik odaya alındım. Sessizlik vardı. Ama bu sessizlik, dışarıdan çok içimdeydi.
Sonra normal oda.. Sonra rehabilitasyon..
Orada, aynı hastalığı yaşamış insanlarla tanıştım. Kimisi iyileşti, kimisi aramızdan ayrıldı. Orada bir cümle okumuştum, Peyami Safa’ya ait:
“Bazı şeyler dışarıdan anlaşılmaz; ancak yaşayan bilir.”
Gerçekten öyleydi. Bu yaşananlar anlatılmazdı; ancak yaşanırdı.
Ama benim hikâyem sadece o günlerle sınırlı değildi. Daha eskiden başlayan bir mesafe vardı hayatımda. Üç yıl annemden ayrı büyümüştüm. Türkiye’de, dayımların yanında.. Bazen dayıma “baba” dediğim bile olmuştu. Sonra kavuşmuştuk. Ama o yıllar, içimde görünmeyen bir boşluk bırakmıştı.
Belki de bu yüzden, anneme sevgim hep derindi ama çok görünür değildi. Ona çok sarılan biri olmadım. Çok dokunan biri olmadım.
Ve sonra o gün geldi..
Ve artık sarılacak bir zaman kalmadı.
Annem ise hepimizin tersineydi. O, kendini geri plana koyan biriydi. Kendisi üzülür, bizi üzmezdi. Sessiz bir fedakârlıktı onun hayatı.
Babam.. “Zeynep Hanım” derdi ona. Hep bir nezaket, hep bir saygı.. Annem gittikten sonra yalnız kaldı. Alzheimer ile mücadele etmeye başladı. Ve biz, annemin yıllarca bize verdiği şefkati, şimdi birbirimize vermeyi öğrenmeye başladık.
Kur’an’da anne-babaya iyilik, imandan hemen sonra zikredilir. Bu boşuna değildir. “Öf” bile dememek.. Bu, sadece bir edep değil; insanın kendi köküne saygısıdır.
Ve annem gittikten sonra şunu fark ettim:
Ben değişmiştim.
Annemin vefatından sonra siyah’tan başka bir şey giymedim.
Sanki renkler de onunla birlikte gitmişti.
Daha önceleri rengârenk giyinen biri olarak tanınırdım.
Ama artık hayatımda renk yoktu.
Siyah..
Bir yasın rengi değil sadece; bir hatırlayışın rengi oldu benim için.
Her giydiğimde annemi hatırladım.
Ve belki de unutmaya hiç izin vermedim.
Beş yıl geçti.
Annemin mezarına gittiğimde, toprağın henüz oturmadığını gördüm. Mezar taşı bile yoktu. Ama asıl eksiklik orada değildi. Asıl eksiklik, içimdeydi. Bir yapbozun en önemli parçası gitmişti.
Ve şimdi şunu çok net biliyorum:
Anne, sadece bir insan değildir.
Anne, insanın dünyadaki evidir.
O ev yıkıldığında, insan yaşamaya devam eder.
Ama hiçbir yer artık tam anlamıyla “ev” değildir.
Bugün, beş yıl sonra..
Onu rahmetle anıyorum.
Ve içimden tek bir cümle geçiyor:
Keşke o gün, havaalanında sarılsaydım.
Annemi böyle bıraktım...