Sanal merhamet; paylaşıma indirgenen sorumluluk

SİNAN ÖN

Vicdan, davranışlarımızı sorgulamamıza imkân veren içsel çığlığımızdır. İyi ve kötü arasında yaptığımız tercihlerde bize yol gösteren rehberlerden biridir. Dinî hükümler, ailemizden öğrendiğimiz değerler,   kültürel referanslar ve somut hayat tecrübelerimiz vicdanlarımızı şekillendirse de, bu olgular giderek önemlerini yitirmekte; dijitalleşen dünyamızda vicdanlarımızda giderek soyut bir hal almaktadır.

Bilgiye erişimin hızı arttı, görüntü akışı neredeyse kesintisiz hale geldi. Dünyanın en ücra köşesinde yaşanan acı, saniyeler içinde milyonlarca ekrana taşınmaya başladı. Soykırımlar, savaş, toplumsal ve bireysel anlamda yaşanan hak ihlalleri, kimliği ve inancı yüzünden zulme uğrayan halklar, iç çatışmalar açlık ve yoksulluk dolayısıyla yitirilen canlar, yüzlerine bakmaya kıyamadığımız çocuklarımıza yapılan vahşilikleri canlı bir şekilde izleyebiliyoruz.

Bu durum hassasiyetimizi artırıyor mu, yoksa acıya alışarak duyarsızlaşıyor muyuz? Hiç olmadığımız kadar acıya şahit oluyor; bir beğeni, paylaşım ya da cesaretimiz varsa birkaç tuşa dokunarak mesele karşısında ilgisiz kalmıyoruz ancak bu eylem, sanal bir rahatlama ve gerçek manada vicdanlarımızı susturabilmesi mümkün değil. 

Vicdanlarımız, ekran ışığı altında yeni bir biçim kazanıyor. Ekranlar, bir yandan dünyanın herhangi bir yerindeki mazlumun sesini duymamızı mümkün kılarken; şahit olduklarımızdan sorumlu olduğumuzu unutturuyor, onu bir içerik nesnesine dönüştürüyor.

Vicdan kelimesi özünde, “içsel bir muhasebe ve ahlaki bir sorgulama” işlevi taşıyor. Ne var ki, vicdan günümüzde farklı bir boyut kazandı. Sorumluluk almak istemediğimiz konularda, sosyal medyada bir paylaşım, beğeni ya da yorumla vicdanlarımızı rahatlatıyor ve vicdanı, “tıklanabilir, sanal merhamete”  dönüştürüyoruz. ” Bir paylaşıma tepki verdiğimizde, “görevimi yerine getirdim” yanılgısına düşüyoruz. Merhamet ve vicdan duygumuz bu süreçte sembolik kalıyor.

Sanal dünya duyarlılığımızı pasifleştiriyor. Acıyı fark ediyoruz, zulme tanık oluyoruz, haksızlığı inkâr etmiyoruz ama bu kabul somut bir eyleme ya da gerçek bir fedakârlığa dönüşmüyor. Dijital ortamda gösterilen merhamet, bize “iyi bir şey yapmış olma” hissi veriyor, fakat eyleme dönüşmeyen duyarlılık sorumluluğumuzu layıkıyla yerine getirmemize engel teşkil ediyor. Pratiği olmayan merhamet, soyut bir duygu haline gelirken, vicdanı rahatlatan bir araca indirgeniyor.

Tüm dünyanın gözleri önünde cereyan eden insanlık dramları; yıkılan evlerin görüntüleri, hayatını kaybeden çocukların fotoğrafları, yaralıların çaresiz bakışları, kimliği ve inancı sebebiyle baskı altında tutulan insanların hikâyeleri sosyal medya akışlarında yoğun bir şekilde yer alıyor, gündem yapılıyor. Bu paylaşımlarla kendimizi “duyarlı” hissediyor ama gerçek hayatta üstlenmemiz gereken sosyal ve bireysel sorumluluklarımızdan uzaklaşıyoruz. Fiili bir yardım faaliyetine katılmak yerine gönderi paylaşmakla avunuyor, zulüm karşısında somut bir baskı mekanizması kurulmasına katkı sunmak yerine, birkaç cümlelik bir yorum yazmakla yetiniyoruz.

Açlık, iç savaş ve yoksullukla mücadele eden çocukların görüntüleri bir süreliğine vicdanlarımızı sızlatıyor, ardı ardına paylaşımlar yapıyoruz. Ardından gündem değişiyor ve falanca takımın filanca oyuncusunu tartışmaya başlıyoruz. Biraz önce sanal vicdanlarımıza dokunan dram ise, dijital hafızanın alt katmanlarına doğru çekiliyor. Ancak sahadaki gerçeklik aynı, acı devam ediyor. Sanal merhamet bu süre zarfında “üzerime düşeni yaptım” duygusu veriyor. Tepkilerimiz zayıflıyor, duygularımız yüzeysel kalıyor.

Bununla birlikte dijital ortam, insana daha önce hiç duymadığı coğrafyalardaki mazlumların sesini duyabilme imkânı sunuyor. İşte bu duyum, gerçek bir tanıklığa dönüşmek zorundadır. Bilmek ile sorumlu olmak arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Dolaysıyla farkına vardığımız zulümlere karşı eylemimiz, tıklanabilir bir merhametle sınırlı kalmamalıdır.

Bir gönderiyi beğenirken ya da bir haberi paylaşırken, şu soruyu sormak durumundayız: “Bu eylemle, sorumluluğumuzu yerine getiriyor muyuz yoksa vicdanımızı mı rahatlatıyoruz?” Sanal dünyada vicdan ve merhametimizi görünür kılmakla, gerçek sorumluluk arasındaki farkı görmemiz gerekiyor. 

Ekranlarda gördüğümüz vicdanlarımızı sızlatan acılar, bizi derin bir muhasebeye ve somut bir eyleme çağırıyor. Bu çağrıya bir tıklama ile karşılık verdiğimiz zaman, acının varlığını kabul ediyor ancak gönül rahatlığı ile “acı karşısında kayıtsız kalmadık” diyebiliyor muyuz? Zulmü defetmek için somut bir çaba gösteriyor muyuz?

İnsan, hem içsel anlamda hem de toplum gözünde “iyi bir insan” imajını korumak ister. Zulüm ve adaletsizlik karşısında tepkisiz kalmak içten içe rahatsızlık verir. Ancak bu sorunlara yönelik somut adım atmak fedakârlık gerektirdiği için çoğu kimse tarafından göze alınmaz. Sanal merhametle sessiz kalınmayarak “iyi insan” imajı korunur, vicdanın çağrısına cevap verilir ve bir süreliğine susturulur.

Beğeni kültürünün girdabındaki kişi, yalnızca vicdanına değil aynı anda takipçilerine de hitap eder. Zulüm ve zalimler karşısında tepkisiz kalmak, takipçinin gözünde “duyarsız” görünme kaygısını besler. Çoğu zaman verilen tepki, vicdani muhasebeden değil, dışlanmama arzusundan kaynaklanır. Bu insan, dijital çağın hastalığı olan, aynı anda hem duyarlı hem de eylemsiz olabilme çelişkisine düşer.  

Günümüzde insan davranışlarının önemli bir kısmı artık dijital ortamda gerçekleşiyor. Bireyin bu ortamdaki hak ve sorumlulukları; internet özgürlüğü, ifade hürriyeti, kişisel verilerin korunması, nefret söylemi ve siber zorbalık gibi başlıklar yoğun bir biçimde tartışılıyor. Yapılan her paylaşımdan hem hukuken hem de ahlaken sorumluyuz. Bombalar altında kalanların görüntülerinin seyirlik bir malzeme haline getirilmesi, haberlerin doğrulanmadan ve bağlamından koparılarak paylaşılması, dramın yalnızca duygusal istismar aracına dönüştürülmesi; mazlumların onuruna zarar verebilmekte, acıyı sıradanlaştırabilmekte ve somut eylemleri engelleyebilmektedir. Bir içeriği paylaşırken, onun mağdurlar üzerinde nasıl bir etki bırakacağını, gerçeği ne ölçüde yansıttığını, acıyı araçsallaştırıp araçsallaştırmadığını tartmak, büyük ölçüde paylaşanın vebalidir.

Sanal dünya, çağımız insanının en temel ahlaki sınavlarından birini teşkil etmektedir. İnsanlar, ekran karşısında sayısız acıya tanıklık etmekte, tanıklığını birkaç saniyelik tepkiyle geçiştirmekte ve ardından gündelik hayatına devam etmektedir. Bu durum, vicdanımızı bütünüyle kaybetmediğimiz anlamına gelse de, somut eylemlere dönüşmeyen vicdan, mazlumların derdine çare olmuyor.

Bir sosyal medya sloganına dönüşen: “Bir zulmü engelleyemiyorsanız en azından onu duyurun” sözü; mazlumların sesini duyurmak, zulmü görünür kılmak ve toplumsal farkındalık oluşturmak adına dijital ortamda güçlü imkânlar sunuyor. Ancak bu imkânlar yalnızca sanal merhametle sınırlı kalmamalı, zulmü engelleme sorumluluğumuzu unutturmamalı, bizleri somut adımlar atmaya sevk etmelidir. Paylaşımlarımız imkânlar ölçüsünde bağış, gönüllülük, hukuki girişim ve kalıcı bir bilinçlenme ile desteklenmelidir.

Dijital dünyaya bakışımız ve onun içinde var oluşumuz denge üzerine kurulmalı,  ne ekran ışığı vicdanımızı söndürmeli, ne de dijital imkânlar değersizleştirilmemelidir. Dijital dünyada olup bitenler ve yapıp ettiklerimiz bizi “sanal merhametin” gölgesinde, acılara alışan bir karaktere mahkûm etmemeli, aksine gerçek hayatta iyiliği çoğaltan birer iradeye dönüştürmelidir. Bizleri koruyup gözeten Rabbimizin izniyle…