Ruanda’da Müslümanlar ve Örnek Bir İslami Şahsiyet Olarak  “Mama İbrahim”

ZAFER ERGAT

Ruanda’da İslam ve Müslümanlar:

Afrika’nın sömürge haline getirilmesinde belki de en etkili araçtır Hıristiyanlaştırma faaliyetleri. Kenya bağımsızlık mücadelesinin lideri ve Kenya’nın ilk Cumhurbaşkanı olan Jomo Kenyatta’nın o meşhur vecizesi belki de bu gerçeğin en güçlü ve yalın ifadesidir: Batılılar geldiklerinde onların elinde incil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki bizim elimizde İncil, onların elinde ise topraklarımız var.”

Ruanda’nın Hıristiyanlaşma süreci de bölgeyi ilk işgal eden Almanların, beraberlerinde Protestan rahipleri getirmesiyle başlar. Daha sonra Belçikalıların sömürgesi haline gelen ülkede Katolik Hıristiyanlık hızla yayılır. Ülkenin dört bir yanında bu süreci hızlandıran kiliseler açılır.

(Ruanda’da etnik ayrımcılık projesinin fikir babası Belçikalı Faşist Başpiskopos Andrea Perraudin. -Kigali Soykırım Müzesi- )

Bugün için ülkenin yüzde 95’inden fazlasının Hıristiyan nüfusa sahip vatandaşlardan oluştuğu iddia edilse de bu oran gerçeği yansıtmamaktadır. Özellikle son yıllarda büyük bir hızla artan Müslüman nüfusun oranını sağlıklı bir şekilde ortaya koyacak nesnel bir istatistik sonucu bulunmuyor. Esasen Orta ve Doğu Afrika’da Müslüman nüfusu olduğunun çok altında göstermek gibi bilinçli bir tutum söz konusu. Buna rağmen konuştuğumuz Ruandalı Müslümanlar, ülkede en az yüzde 10 – 15 arasında Müslüman bulunduğunu ifade etmekle beraber 500’den fazla cami bulunduğunu söylemekteler.

Ruanda’nın İslamiyet’le ilk nasıl tanıştığına dair kesin bir bilgi kaynağı olmamakla beraber; Afrika ve Asya’nın büyük bölümünde olduğu gibi bu bölgeye de Arap ve Hint yarımadalarından gelip yerleşen Müslüman tacirlerin eliyle İslam’ın taşındığı düşünülmektedir. Bir başka ihtimal ise, sömürge döneminde Avrupalılar tarafından, daha önceden İslam’la tanışmış olan Tanzanya gibi Afrika ülkelerinden getirilen ve yerli halkla aynı dili konuşarak İslam’ı tebliğ eden Afrikalı kâtipler, tüccarlar eliyle Müslümanlığın yayılmış olabileceğidir.

Ruanda’da bulunduğumuz süre zarfında neredeyse gittiğimiz her şehirde, köyde ve sokaklarda bile çok sayıda Müslüman gördüğümüzü söyleyebiliriz. Buna rağmen Batılı kaynaklarda Müslüman nüfusu yüzde 1,5-3,5 arasında gösterilirken Ruanda devleti Müslüman nüfusu yüzde 4,5 olarak yansıtmaktadır.

1994’te yaşanan katliamdan önce Müslümanlar ülkede yabancı muamelesi görüyordu. Tıpkı ayrımcılığa maruz kalan Tutsiler gibi hiçbir Müslüman eğitim hakkından yararlanamıyor, devlet dairelerinde görev alamıyordu. Müslümanlara Hıristiyanlığı kabul ettirmek için baskıların yapıldığı sömürge yıllarında yer yer Müslümanlara ait camilere saldırılar oluyor ve Müslümanlara kimlik dahi verilmiyordu. Birçok Müslüman bu kötü koşullardan dolayı Müslüman nüfusun daha yoğun olduğu Tanzanya gibi ülkelere göç ediyordu. Bu şartlardan dolayı ülkede İslam’ın yayılma imkânı pek bulunmuyordu.

1994 Soykırımı Müslümanlar için de adeta bir milat olur. Katliamdan sonra kurulan yeni yönetim her türlü etnik ve dini ayrımcılığı yasaklayınca ülke Müslümanları vatandaşlık hakkı yanında her türlü temel hak ve hürriyete de kavuşmuş oldu. Müslümanlar da tıpkı Hıristiyanlar gibi ibadethanelerini serbestçe açıp, her türlü kamu hizmetinden eşit yararlanma hakkına kavuşabildi. Bununla beraber İslamiyet en hızlı yayılan din olma özelliği taşıyor.

Ülkede Müslüman nüfusun yoğunluğuna rağmen istatistiklerde az gösterilmesinin bir nedeni de sonradan Müslüman olan Ruandalıların isim değişikliklerini kimliklere işlememesidir.

Ruanda’da Hıristiyanlık yüz yılı aşkın geçmişe ve en yoğun nüfusa sahip olmasına rağmen Batılı misyonerlerin faaliyetleri devam etmektedir. Hıristiyanlığın Ruanda halkına yönelik sömürge altyapısı oluşturması, bölge insanını sınıflara ayıran ve katliamlara maruz bırakan sürece aktif etkisi ve Ülke halkına sosyo-ekonomik açıdan hiçbir iyileştirici katkı sağlamaması gibi sebepler, İslam’a yönelen dikkatleri arttırmaktadır. Ama İslam’a yönelik ilgiyi arttıran asıl etken hiç şüphesiz 1994 soykırımı karşısında Müslümanların sergilemiş olduğu tutumdur.

(Butare Şehri çıkışında bulunan Katolik Kilisesi -Katedral-)

1994 Soykırımında ülke dışına kaçma imkanı bulamayan bir çok Tutsi ve ılımlı Hutu, Müslümanlara ait camilere, mescitlere ve hatta Müslüman ailelere sığınır. Katliama taraf olmayan Müslümanlar bulundukları yerlerde kendilerine sığınan insanların Hutu veya Tutsi olmalarına bakmadan onları cansiperane bir gayretle korumayı başarırlar. Sırf bu yüzden yer yer saldırılara da hedef olup bedel öderler. Buna rağmen tavırlarını koruyan Müslümanların bu örnek tutumu daha sonra ülke genelinde İslam’a ve Müslümanlara yönelik büyük bir saygı ve ilginin oluşmasına vesile olur. Müslümanlar için de elleri temiz kalmanın haklı gururu kalır. Katliamdan sonraki yıllarda temel belirleyicisi katliama uğrayan Tutsilerden oluşan yeni yönetimin Müslümanlara yönelik tüm hakları vermesinde bir çeşit minnet duygusu oluştuğunu da düşünüyorum.

1994 katliamından sonra Müslümanlar Ramazan ve Kurban Bayramlarında resmi tatil yapabiliyor, bayramlarda ve Cuma günleri ibadetlerini topluca ifa edebiliyorlar. İnançlarına uygun şekilde okullara gidebiliyorlar.

Butare’ye Yolculuk:

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Kurban Bayramı Organizasyonu vesilesiyle gittiğimiz Ruanda’da bayram öncesi gezip gördüğümüz yerlerde, kaldığımız otelde ve yürüdüğümüz caddelerde bir şey fark ediyoruz. Acı bir geçmişi ve yoksul bir halkı olan ülke sokaklarında rüzgarın serptiği turuncu renkli toprak dışında neredeyse hiç çöp yok. Sokaklar tertemiz…

Yoksul ülkelerde çokça rastlanan çevre kirliliği Ruanda’da söz konusu değil. Ülkede naylon poşet yerine alışverişlerde kese kağıdı kullanılıyor. Sokaklara plastik, metal vb çöp atmak yasak. Ayrıca 1994 yılında katliama karışan birçok kişiye şehirlerdeki sokak ve parkları temizleme cezası verilmiş.

Dikkatimizi çeken bir diğer husus hiçbir yerde sigara içen kimseye rastlamayışımız oluyor. Bu durumu Rehberimiz Üstad Arafat’a sorduğumuzda, ülkede belli şehirlerin bazı parkları veya belirlenmiş köşeleri dışında açık alanlarda dahi sigara içmenin yasak olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca, sigara içenlere tıpkı bizdeki tinercilere, hapçılara olduğu gibi gibi aşağılayıcı, zavallı gözüyle bakıldığını belirtiyor. İhtiyaçlarımız için uğradığımız hiçbir market rafında sigara satılmadığını da fark ediyoruz.

Kigali Soykırım Müzesi’nden çıktıktan sonra bir sonraki gün Kurban Bayramı’nı idrak edeceğimiz ilk durağımız olan Butare şehrine doğru yola koyuluyoruz. Yolda ilk molayı Kigali-Nyamirambo’da bulunan, ülkenin en büyük camisi olan Kaddafi Camisi’nde verip namaz kılıyoruz. Burası bir cami olmakla beraber, avlusunda Müslümanlar için eğitim veren büyük bir okulu da olan büyük bir külliye. Libya’nın devrik lideri Kaddafi’nin Afrika’nın birçok ülkesinde bu tür eserler yaptırdığını ve halklar nezdinde belli bir saygınlığı olduğunu öğreniyoruz.

Camiden çıkıp yola devam ediyoruz. Ruanda son derece küçük bir ülke olmasına rağmen oldukça engebeli arazisi olan, dağlardan ve vadilerden oluşmuş bir ülke. Yollar, kırsal kesimlere doğru engebeli ve toprak yollar olduğu için çok kısa mesafeler için bile uzun süren seyahatler söz konusu oluyor.

Yol boyunca neredeyse yerleşim olmayan hiçbir tepe yok gibi. Vadilerde de ekilmemiş hiçbir yer yok. Ya sağlı sollu muz ağaçları ya da birçok insanın ilkel tarım yöntemleriyle çalıştığı tarlalar eşlik ediyor yolculuğumuza.

Uzun süren yolculuğumuzda sürekli bir şekilde sağlı sollu yürüyen insanların çokluğu ulaşım sorununun büyüklüğünü gösteriyor. Ülkede şehirlerarası ulaşım sağlayan dolmuşlar, taksi sistemi olmasına rağmen çok sık kullanılan bir diğer ulaşım aracı tek yolcu kapasiteli motosikletler. Neredeyse her şehirde, her yolda çok sık rastladığımız tek yolcu alan, kask takma zorunluluğu olan bu motosikletler hem şirket usulüyle sistemli çalışıyor hem de engebeli arazilerde dar gelirli vatandaşlar için büyük hizmet veriyor.

Ruanda da bulunduğumuz süre içinde, yoğun trafiğe rağmen neredeyse hiç kural ihlaline, trafikte tartışma ve kavgaya rastlamıyoruz. Ülkede trafik polisleri ve güvenlik görevlilerinin tartışmasız bir caydırıcılığı var.

İHH’nın Doğu Afrika Sorumlusu olan grup başkanımız, tüm Afrika ülkeleri içinde can güvenliğinin belki de en yüksek olduğu, saldırı, kavga gibi olayların en az olduğu ülkenin Ruanda olduğunu belirtiyor. 24 yıl önceki katliamı düşününce neredeyse en güvenli bir ülkeye dönüşmesi, üzerinde ciddiyetle düşünmeyi gerektiren bir husus. Ama buna rağmen mola verdiğimiz yerlerde “Beyaz Adam” görünce etrafımıza toplanıp bizden para isteyen kadınlar, çocuklar ve bazen yetişkinler oluyor. Zihinlerde beyaz adam, veren adam olarak işlenmiş gibi.

Uzun ve yorucu yolculuğumuzun sonunda nihayet Butare’de kalacağımız otele varıyoruz. Ertesi gün bayram namazını Butareli Müslüman kardeşlerimizle beraber kılma heyecanıyla erkenden uyuyoruz.

Ruanda’da Bayram Sabahı:

Bayram sabahı bayram namazını kılmak üzere otelden ayrılıp Butare şehrindeki Huye Stadyumu’na gidiyoruz. Stadyuma vardığımızda Ruandalı Müslümanların stadyumdaki sahaya toplanmaya başladığını görünce onlara katılmak için yürüyoruz. Fakat karşı taraftan bizim gibi beyaz tenli başka bir grupla göz göze geliyoruz. Ve her iki grup da diğerlerinin Türkiyeli olduğunu hemen anlıyor. Butare’de Hidroelektrik santrali yapımında çalışan Türkiyeli işçi kardeşlerimiz binlerce kilometre öteden gelen Türkiyeli kardeşlerini görünce bize memleket havasıyla sarılıp selamlaşıyorlar. Bizim için de tatlı bir karşılaşma oluyor ve biraz sohbet ettikten sonra meydanda biriken Müslüman kardeşlerimize selam verip aralarına karışıyoruz.

Tribünlerde ise o gün aşı olmaya gelen Hıristiyanlar Müslümanların bayram coşkusunu seyretmeye duruyor. Sabah 08,30 da gittiğimiz bayram alanı sürekli okunan sureler ve tekbirlerle namaz kılınana kadar devam ediyor. Hutbede ise sürekli olarak İbrahim (a.s), İsmail (a.s)’dan bahsediliyor. Bayramlaşma bittikten sonra Hutbe veren Şeyh’e ve etrafta bulunanlara lokum ikram edip kısaca ayaküstü sohbet ediyoruz.         

  

Bayram namazından sonra ilk gün kurban kesimi yapacağımız bölgeye doğru yola çıkıyoruz. Rehberimiz Üstad Arafat bizim için Müslümanların yaşadığı en ücra bölgelerde gerekli koordinasyonu sağlayıp kesilecek hayvanları almış bile. Ruanda’da hayvan pazarına girip bizzat biz kendimiz hayvan almıyoruz. Çünkü beyaz adamı görünce hayvan satıcılarının anında fiyatları iki katına çıkaracaklarını bilen tecrübeye bu işi bırakıyoruz. Ruanda’da hayvan fiyatları hiç de ucuz değil. Ülkede hayvancılık çok gelişmediği için büyükbaş hayvanlar kıymetli. Zaten her insan et alıp yiyemiyor.

Yine bu ülkede döviz bozdurmak istediğinizde çok farklı bir uygulamayla karşılaşıyorsunuz. Mesela 100 dolar bozdurmak isterseniz eğer, elinizdeki dolar 2016 yılından önce basılmışsa eski tarihli kabul ediliyor ve 1 dolarınız 1800 Ruanda Frangı kuruyla hesaplanıyor. Eğer dolarınız son bir yıla aitse yeni kabul ediliyor ve 2800 kur işlemi görüyor. Arada devasa bir fark var ve bu da bu uygulamadan habersiz turistlerin canını yakabiliyor.

Saatler süren bir yolculukta misyoner kuruluşların insanları bir tabak yemek için kapılarda beklemeye alıştırdığı sömürge kamplarının yanından geçiyoruz. Afrika insanına açlığı dayatarak sonrasında karın doyuran bir “efendi soygunculuğunun”başlangıç noktasıdır bu kamplar.

 Sonra Burundi sınırına yakın Kimpunga köyüne varıp Kurban kesim-dağıtım işlemine başlıyoruz. Kestiğimiz kurban etleriyle beraber köylülere, özellikle çocuklara getirdiğimiz hediyelerle bayram neşesine katkı sunmaya çalışıyoruz.

Bir sonraki kurban kesim durağımıza vardığımızda bizi Afrika’ya mahsus bir sürpriz karşılıyor. Tüm yoksulluğa rağmen hayata neşeyle tutunabilen Afrika insanının gönül zenginliği, tek telli, kemençe benzeri yöresel bir çalgıyla iki ihtiyar körün sesine ve dansına dökülüyor.

           

Kurban eti dağıtırken bir ibadeti, ruhuna uygun bir şekilde ifa etmenin, varlıklı kardeşlerle yoksul kardeşler arasında bir gönül köprüsü olmanın, veren elle alan eli tutuşturmanın sevincini yaşıyoruz. Ne var ki Bu sevinç bizi bazen ürkütücü düşüncelere sürüklemiyor değil. Acaba kardeşlerimize, bizleri onlarla buluşturan asıl niyetin bir inanç ve ahlak bilinciyle oluşmuş kutlu bir gaye olduğunu ne ölçüde izah edebiliyoruz? Yoksa bizleri de daha sonra ellerinde avuçlarında ne varsa çekip alacak çıkarcı, sömürgecilerin yardım kuruluşları gibi sırf karın doyurmak için gelen beyazlar olarak mı anacaklar?

Bu endişeyi zihnimizde belirten durum biraz da onların tedirgin davranışlarından kaynaklı. Maalesef Afrika insanı hala beyaz adamı talimat veren kişi olarak görüyor. Kurban organizasyonunun sağlıklı işlemesi için ilettiğimiz basit ricalarda bile sanki emir almışçasına hemen sıraya geçmeleri son derece üzücü. Ve her işte talimat bekleyen bir tutum davranışlarına sinmiş halde. Bu insanlara kendi kararlarını alıp birçok şeyi korkmadan sorgulayabilecekleri öz güveni aşılamak lazım. Ve Kurban ibadeti gibi ibadetler müstesna, sırf batılı kuruluşlar gibi karın doyurmak, kıyafet giydirmek dışında kendi ayakları üstünde durabilecekleri projelerle destek olmak lazım.

Maalesef bu tür kalıcı projeler için ciddi finans kaynakları gerekiyor. Bunun Müslüman siyasetçiler ve devletler eliyle desteklenmesi lazım. Çünkü batılı kurum ve kuruluşların bu manada ayırdıkları fonlar karşısında Müslümanlar son derece kısıtlı imkanlarla mücadele ediyor. Ciddi destekler ve projelerle bölgede elde edilecek güven çok kısa sürede Afrika’da umulmadık değişimlere vesile olabilir. Bu vesileyle Kurban dağıtımında bulunduğumuz köylerde kardeşlerimize hitaben kim olduğumuzu, bizi onlarla kucaklaşmaya sevk eden asıl gayeyi, onlarla Allah rızası için buluşup bayramlaşmanın bizde yarattığı sevinci ve hep beraber aynı Rabbin kulları, aynı ümmetin evlatları olmaktan duyduğumuz gururu İngilizce bilen kardeşlerin aracılığıyla haykırmaya gayret ettik.

Bir diğer nokta, Ruanda’da Müslümanlara her ne kadar haklar verilmiş olsa da, Hıristiyan yönetim ve batılı misyoner kuruluşların rahatsızlığından dolayı neredeyse gittiğimiz her yerde dikkatle takip edildiğimizi biliyorduk. Özellikle ilk gün devlet tarafından gönderilen, veteriner olduğunu beyan edip bizi saatlerce uğraştıran, ve kestiğimiz bazı hayvanların iç organlarını sağlıksız olduğu gerekçesiyle tekmeleyip toprağa sürükleyen kişinin de bizi kışkırtmak isteyen bir resmi provokatör olduğunu bilip sabrettik.

Bayramın ikinci günü gittiğimiz Gikongoro kasabasında, yaklaşık yüz metre arayla kurulmuş iki kilise arasında cesurca kurulan mescitteyken de,  ain günü olmamasına rağmen hiç durmadan Hıristiyan ilahiler çalıp durdu. Dışarıdan gelen Müslüman kuruluşlara yönelik bu türden yıldırma girişimlerinin yeni olmadığı daha sonra görüştüğümüz başka Müslümanların ifadeleriyle de sabitlenmiş oldu.

Neyse ki Butare şehri yakınlarında gittiğimiz bir başka köyde Müslüman olmak için o bölge mescidine gelen bir grup Hıristiyan gencin Müslüman olma şehadetine şahit olma imkanı bulduğumuzda sevincimiz de ümidimiz de daha bir artıverdi. Şehadet metninde bizim yaptığımızdan farklı olarak okunan “yine şehadet ederim ki İsa (a.s) Meryem’in oğlu, Allah’ın kulu ve resulüdür” ibaresi, bize bölgede inanç mücadelesinin hangi doğrultuda yürüdüğünü gösteren bir ipucu oluyor.

Ruanda’da insanların dine bağlılığında mabed kültürünün tartışmasız bir önemi var. Bir yerde tebliğ faaliyetinden sonuç elde etmenin, o bölge halkını dönüştürmenin en etkili yolu orada kurulacak olan bir cami-mescid bünyesinde yapılacak faaliyetlerdir. Camiler ve su kuyularına olan ihtiyaç çok bariz bir şekilde göz önündedir. Yine hissedilen bir eksiklik, Ruandalı Müslümanların birer tebliğci olarak yetişmesi için gerekli olan dini kaynakların yetersizliğidir. Özellikle Hıristiyan misyonerlere karşı tebliğ faaliyetlerinde bilgi sağlayacak eserlere ihtiyaç duymaktalar.

İslam’ın en hızlı yayıldığı yerlerden biri de hapishaneler oluyor. Ruandalı bir kardeşimizin beyanıyla 2016 yılında terör suçlamasıyla tutuklanıp Nyanza District’de bulunan Panga hapishanesine atılan yaklaşık 10 tebliğci alimin gayretleriyle hapishanede bir yılda 260’den fazla mahkum Müslüman olmuş, bugün hapishanede ezan okunuyor ve buradaki Müslümanlar bir çok konuda dışarıdaki Müslümanlardan destek bekliyor.

Bayramın son günü Başkent Kigali’de bulunan, İHH ve Elif Ruanda derneklerinin ortak faaliyet yürüttüğü “İHH- Emine ve Ali Rıza AK Kreşi”nde Kurban eti dağıtımı yapıyoruz. Aynı zamanda bu kreşte okuyan çocuklara okul kıyafeti ve oyuncaklar hediye ederken bayramlaşmaya gelen aile fertlerine de hediye veriyoruz.

Örnek Bir İslami Şahsiyet  “Mama İbrahim”:

Ruanda’da bulunduğumuz esnada çok güzel Müslümanlarla tanıştık. Ne var ki sadece Ruandalı Müslümanların değil; Hıristiyanların bile saygıyla takdir ettiği bilge, cesur, müşfik bir annedir Mama İbrahim. Mama, Ruandalı dilinde anne demek. Mama İbrahim, İbrahim’in annesi oluyor.

Onu önemli kılan sadece ilmi ve merhameti değil; aynı zamanda hiç kimselerin olmadığı dönemlerde yol açan, cesaret aşılayan, öncü bir dava kadını olmasıdır. Erkek egemen bir toplumda, kadınların neredeyse yok sayıldığı bir zamanda Müslüman kadınlara birer şahsiyet olarak var olmaları gerektiğini, İslami ve fıtri hakları için mücadele etmeleri gerektiğini aşılayabilmiş bir muvahhide hanım.

Kendisi hakkında duyduklarımızdan sonra bize zaman ayırması için iletişime geçiyoruz. Yoğunluğuna rağmen bizi kırmayıp dönüş günümüzün öğlen vakti bizi kabul ediyor. Yaşlı haline rağmen bizi kapıda tebessümle karşılıyor. İçeri girdiğimiz mekan kendisinin geçimini temin ettiği bir çeşit basit ev eşyalarının bulunduğu ve bayanlara verdiği konferanslarda, sohbetlerde kullanılmak üzere üst üste yığılmış yüzlerce plastik sandalyenin bulunduğu işyeri-büro karışımı mütevazı bir mekan..

 

Mama İbrahim, Ruanda’nın Kibuye şehrinde dünyaya gelmiş, 71 yaşında bir hanım. Asıl adı Mukaruzima Zuhre. Gençlik yıllarında Müslümanlar Ruanda’da hukuken yok sayıldıkları ve eğitim-öğretim hakkından mahrum oldukları için okuyamamış. Yüksek öğrenim görmediği halde birkaç yıllık ilkokul geçmişi sayesinde okuma yazması olan istisna kadınlardan biri.  

Okumaya olan merakı ve İslamı öğrenme isteği ile İslami bilgisi olup kendisine ilmi katkı sağlayacak hoca arayışına girer Zuhre Hanım. Bu sayede Müslüman kadınların bilinçlenmesine ve İslam için harekete geçmesine vesile olmak ister. Dönemin bilgili insanları dışında Ruanda’ya gidip gelen Medineli bir alime ricaları sonuç verir ve beraberindeki kadınlarla bu hocadan 4 yıl düzenli eğitim alır. Sonrasında elde ettiği eserleri okuyarak öğrenmeye devam eden Mama İbrahim, Ruanda dışında Burundi, Tanzanya gibi ülkelerde de belli süreler bulunmuş.

Elde ettiği ilmiyle harekete geçerek Ruanda’da bulunan Müslüman din adamlarını örgütleyerek kadınlara yönelik başlattığı çalışmaya destek vermelerini sağlamış. 45 yaşındayken Ruanda’da ilk İslami faaliyet yürüten dernek olan Shaka (sabır) Derneğini kurarak faaliyetlerini daha sistemli yürütmeye çalışmış. Daha sonra (katliamdan sonra) faaliyetlerini daha rahat yürütebilmek için Başkent Kigali yakınlarındaki Masaka’da Müslüman kadınlara yönelik bir çeşit okul kurmuş.

Kurduğu dernekle bir yandan kadınlara yönelik ilmi sohbetler organize ederken diğer yandan özellikle katliamdan mağdur kalan kimsesiz kadınlara, yetimlere, hasta ve yaşlılara yönelik insani yardım faaliyetleri de başlatır. Yetim çocukların okul ücretlerini ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılar, savaş mağdurlarının hayata karşı umutlarını arttırmak için çaba gösterir.

Mama İbrahim, aynı zamanda Ruanda’daki ilk doğumhaneyi inşa ettiren kişi. Yardım faaliyetlerine bir müddet sonra muhtaç ve mahrum durumdaki Hıristiyanları da ekler ve AİDS hastalığına yakalanmış, terk edilmiş kadınlara yönelik bir çeşit rehabilitasyon faaliyeti başlatır, onlara dersler düzenler, yemek ayarlar.

Derslerde ne tür konular işlediklerini sorduğumuzda; ahlak-adap başta olmak üzere tevhid, tefsir, siyer, fıkıh ve hadis alanlarında dersler organize edip konferanslar tertiplediklerini, bazen konferanslara, derslere katılımlarda plastik sandalye sıkıntısı çektiklerini belirtti.

Özellikle Müslüman kadınların ve çocukların eğitimine çok önem verilmesi gerektiğini belirten Mama İbrahim; kadın toplumun yapı taşıdır ve çocuğun mimarıdır. Eğer ki kadınlarımız sağlıklı bir İslami bilinç ve eğitimle ailelerini, çocuklarını şekillendirebilirse bütün toplumun değişmesi ve bir gelecek inşası mümkün olur şeklinde fikir beyan ettiler. Özellikle Ruanda’da eğitimli Müslüman kadınların çok az olduğunu vurgulayan Mama İbrahim, savaş vb toplumsal olaylarda en çok kadın ve çocukların etkilendiğini de belirtti.

1994 Soykırımında pazarda eşya satarak geçindiğini öğrendiğimiz Mama İbrahim 6 çocuk annesi ve eşini kaybetmiş bir insan. Kanlı iç savaşta Müslümanların kendilerine sığınanları evlerinde bile sakladığını ve bu yüzden düşman görüldüklerini ifade ettikten sonra, Müslümanlar savaştan sonra çoğu haklarını elde ettiler diyor.

Mama İbrahim, Müslümanlara da diğer kesimler gibi her türlü hakları verip onlara bir özgürlük alanı açan devlet başkanı Paul Kagame’den memnun olduklarını belirtiyor.

Dünyanın başka bölgelerinde veya Türkiye’de faaliyet yürüten Müslüman kuruluş veya örgütlerle bir bağları olup olmadığını sorduğumuzda Ruanda’ya gelip gidenlerden böylesi bir bağ için aracı olabilmelerini temenni ettiklerini tebessüm ederek söyledi. Dil problemini bu noktada engelleyici bir faktör olarak zikreden Mama İbrahim, bu türden tanışıklıklara ihtiyaç duyduklarını ifade etti.

Türkiyeli Müslümanlardan kendileri için özellikle bir istekleri olursa hangi konuda aracılık etmemizi isterler şeklinde bir soruya cevaben, şahısları için dua dışında bir şey isteyemeyeceklerini belirtti. Sonra, masanın üstünde bulunan birkaç resmi bize göstererek uzak bir yer olan ve ulaşımı çok zor olan Kibuye şehrine yakın açtıkları, dini eğitim veren, 50 yetim öğrencinin barındığı yetimhaneye ulaşım için çok zorluk çektiklerini belirtti. Kendisi 71 yaşında ve direnci azaldığı için artık zorlandığını, taşımak istedikleri ihtiyaç malzemeleri için dolmuşlarla sürekli sorun yaşadıklarını söyledi. Şayet bir imkan olur da yetim çocuklara açtıkları okul için kullanmak üzere bir araç temin edilebilirse bunu kabul edebileceklerini belirtti.

(Mama İbrahim’in Kibuye’de açtığı ulaşımı zor olan yetimhanenin resmi)

Ruanda’da böylesine kıymetli faaliyetler başlatıp nice nice insanın hidayetine vesile olan, duruşuyla, keskin zekası, azmi ve geniş öngörüsüyle bizlere yokluk içinde bir Mümin şahsiyetin nasıl olması gerektiğini bir kez daha hatırlatan Mama İbrahim bizi kapıya kadar uğurlarken özellikle Türkiyeli Müslümanlara selamlarını ilettiler.

Mama İbrahimle görüşmemizden sonra Türkiye’ye dönmek üzere hazırlıklarımızı yapmak için ayrılırken bu kadar kısa bir sürede, aslında hatırlanacak çok fazla güzellik yaşadığımızın bilinciyle memnun olduk.

Ruanda, doğasıyla, yaz-kış 18 ile 30 arası mükemmel havası ile, acısı toprağına sinmiş, ama buna rağmen dirilmeye meyletmiş hikayesi ile dimağımızda hoş bir tat bırakıyor.

Ruanda Gezimizden Kareler: