Resulullah’ın bilgi kaynağı

HARUN ÜNAL

(Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla)

İşte böylece sana önceki kitapları doğrulayan bu Kitab'ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Şunlardan (Müşrik Araplardan) da ona iman eden nice kimseler vardır. Ayetlerimizi, ancak kâfirler inatları yüzünden bile bile inkâr ederler. Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi. Hayır, o/Kur'an, kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde yer eden apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi, ancak zalimler bile bile inkâr eder. «Ona Rabbinden başkaca mucizeler indirilmeli değil miydi?» derler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.1

Tefsirlerde yer aldığına göre burada geçen ayetler arasındaki (29/47.) âyet ile Abdullah b. Selâm, İbn Yamin, Said b. Ömer, Kays b. Zeyd ve Übey b. Ka’b gibi İslam’a ve Kur’an’a iman eden aslen yahudi olup Kitap ehlinden diye adı geçen bu isimler sebebiyle bir açıklama yapma gereğini duydum. Çünkü Rabbimiz aşağıda metin ve meallerini sunduğumuz ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

Ey iman edenler! Hep birden barışa girin, silme sarılın! Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır. Size apaçık belgeler, kanıtlar geldikten sonra yine de yalpalarsanız bilin ki Allah güç ve hikmet sahibidir. Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!2

Yukarıda isimleri zikredilen ve edilmeyen kimi yahudiler, gelip Müslüman olduktan ve Kur’an’a iman ettiklerini belirtmelerinden sonra Başta Abdullah b. Selam olmak üzere, Allah Resulüne (s) gelerek, geceleri Tevrat’a göre amel etmek için kendilerine izin verilmesini isterler. Hatta cumartesi gününü de yahudi inancına göre sürdürmelerini, deve etini inançlarına göre yememeyi, sütünü içmemeyi talep ederler. Bu ve benzeri yahudi adet ve inançlarını da İslam ile birlikte sürdürmeyi ve devam ettirmeyi isterler. Resulullah (s) ya hep, ya hiç anlamında, İslam’ı bir bütün olarak uygulamadıkça ve yaşamadıkça müslüman olamayacaklarını açık ve net olarak bildirir. Eğer bir yerde yahudi varsa biraz durup düşünmek gerekir. Burada bu noktaya dikkat çekmek istedim.3

Şu anda yeri ve zamanı olmaması hasebiyle bu konuyu bu kadarlık bir açıklama ile sonlandırıyorum. Asıl mevzuumuza geçelim istiyorum.

Yukarıda ele aldığımız (29/48.) ayette de Allah Resulünün (s) ümmi olduğuna yani okuma ve yazmasının olmadığına dikkat çekiliyor. Eğer Resulüllah’ın (s) okuma-yazması olsaydı, ümmi olan biri için “Bu Kur’an’ı o uydurmuştu” diyen ve apaçık mucizeleri inkâr eden müşrikler, iftiralarına bir ölçüde dayanak bulmuş olacaklar ve daha çok kimseleri kandırabileceklerdi. Böyle bir dayanak bulamadıkları için, insanları kolay bir şekilde yanıltıp aldatamıyorlardı.

Burada örnek olarak verdiğimiz ayetlerden (29/49.) ayet içinde yer alan “Kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde” kısmında geçen “İlimden” kasıt, nübüvvettir ve aynı zamanda nübüvvet yoluyla kendisine verilen tüm bilgilerdir, kısaca vahiydir. Kaldı ki tüm Nebi ve Resullerin bilgi kaynağı bir gerçek olarak tektir, o kaynak da vahiyden başkası değildir. Nitekim bu konuda Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar, bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun, dediler.4

 Bu konuya dair yine birkaç ayet daha verebiliriz. Önce bu ayetle ilgili bazı açıklamalar sunalım.

Ayette Davud’a (a) öncelik verilmesi, Süleyman’ın (a) babası olması hasebiyledir. Kaldı ki Süleyman (a) babasından kalan mülke varis olarak o varlığın sahibi olabilmiştir. Esasen Davud (a), döneminin uleması, din adamları sınıfı arasında yeri olan bir ilim adamı da değil. O, Beytullahim’de Bugünkü Filistin bölgesin babası Yessi’nin koyunlarını güden bir çobandı.

Kaynakların belirttiğine göre yüce Allah, Nebisi Şamoil’e, Nebilik noktasında ileriye dönük olarak onu yetiştirmesi için görevlendirmiş. Kaldı ki Şamoil de, Talut’un (Şavul’un) krallığı dönemine yönelik olarak Davud’u (a) hazırlamıştı.

Ümmiler arasından Muhammed’e (s) nübüvvetin verilmiş olmasına şaşmamak gerekir. Çünkü Allah, Müşriklerin Muhammed’e (s), Hikmeti ve Nübüvveti verenin Allah olduğunu bilsinler istemiştir. Oysa Nebi Muhammed, önceden bu konuda bir şey biliyor değildi. Hatta Muhammed’in (s) kavmi arasında da bunu bilenler yoktu. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:

Resulüm! İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç, sabredip Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda hareket ederek azabından sakınanlarındır.5

Çünkü burada sözkonusu edilen gaybi bilgileri, Mekke toplumu biliyor değildi. Gerçi Kitap Ehliyle olan münasebetleri sebebiyle yüzeysel de olsa, birtakım bilgileri vardı. Örneğin, Nuh (a) ve Tufan ile ilgili yüzeysel bilgiler, bu bağlamda olan bilgilerden ibaret bulunuyordu. Nuh’un (a) Tufanda boğulan ve dördüncü oğlu olan çocuğu, babasına isyanını ve boğulup gittiği ile ilgili olan konuşmaları bilmedikleri gibi gemiyi yaparken kavminin ona karşı olan tutumu ile ilgili ve benzeri konular hakkında da detaylı olarak bir şey biliyor değillerdi. Aslında bu kıssanın:

Resulüm! Şüphesiz bu Kur'an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir6 buyurulurken, ayetin surenin ilk ayetiyle de bağlantısı bulunduğunu göstermektedir. Çünkü ilk ayette şöyle buyurulmaktadır:

Ta Sin. Bunlar Kur'an'ın, apaçık bir Kitab'ın ayetleridir7 buyrularak, böylece ilgili ayetlere dikkat çekiliyor.

Bu itibarla geçmişe ait tüm ümmetlere dair haberlerin bu ayetlerde yer aldığı açıkça belirtilmektedir. Oysaki önceden Resulüllah’ın ve kavminin bunlara ilişkin herhangi bir bilgileri yoktu. Bütün bu gerçeklerden hareketle gördüğümüz şey, tüm Nebi ve Resullerin bilgi kaynaklarının vahiy olduğunu gösteriyor ve biz de bu gerçeği görebilmekteyiz. Nitekim:

Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden nasip verildi. Doğrusu bu, apaçık bir lütuftur8 ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir.

Ayette asıl belirtilmek istenen husus, Süleyman (a) kıssasıdır. Davud (a) da, İsrailoğullarının başında kırk yıl kral olarak kalmıştır. Davud (a) vefat ettiğinde yetmiş yaşlarında bulunuyordu. Davud’un ölümünden sonra onun mülkünün varisi, makamında idareci olarak oturan oğlu Süleyman’a (a), ümmeti idare görevi de geçmiş oldu.

Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, Süleyman’ın (a) şahsında hikmetin ve nübüvvetin gerçekleşmesi, ortaya konması, ona itaatin gerektiği, aralarında ona karşı bir davranış içine girmemeleri hususudur. Ayette Süleyman’ın (a) varis olması meselesi, mecazi manadadır. Görünürde mal olarak mirasın ona geçtiği, buna bağlı olarak mülkün ve gücün de Süleyman’ın (a) eline geçmiş olduğudur. Fakat ayette asıl vurgulanmak istenen husus, bu değildir. Çünkü mal ve servet, idareyi ele geçirme asıl amaç değildir. Bunların hepsi geçicidir. Zaten daha önce geçen Neml (27//15.) ayetinde de buna işaret edilmiştir.

Kaldı ki Davud’un (a) sadece bir tek çocuğu yoktu. Davud’un (a) 11 çocuğu vardı. Dolayısıyla, Davud’un geride bıraktığı miras sadece Süleyman’a kalan varlık değildi. Kardeşlerinin de mirasta payları vardı. Esasen Süleyman (a), çocuklarının en büyüğü de değil idi. Ancak, Davud (a), İsrailoğullarının başına oğlu Süleyman’ı geçirmişti. Allah bu ayette, Süleyman’a (a) kuşdilinin öğretildiğini ve ona her şeyin verildiğini beyan ediyor.9 Yüce Rabbimiz bir diğer ayetinde de şöyle buyurmaktadır:

Muhakkak ki o/Kur'a) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu'l-Emin/Cebrail uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.10

Ayette geçen (Ruh) kelimesinden murat, Cebrail’dir. Ruh ve Ruhu’l-Kudüs ifadeleri daha önce biri İsra suresinde, diğeri de Bakara suresinde geçmişti. Zaten Cebrail’in inişi de Allah’ın izniyledir.

Ayette yer alan “Kalp” kelimesi de, bilgileri, malumatı kabul edip depolayan, muhafaza edip koruyan merkez olarak da ifade edilmiştir. Bu itibarla kalp denince malumatı kabul eden merkez akla gelir. Çünkü kalp, idrak ve akıl demek olup algılama anlamını içerir. Hatta bir ayette de:

Şüphesiz bunda kalbi/aklı ve idraki olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır11 diye de buyrulmuş ve burada kalbe akıl ve idrak manası verilmiştir.

Cebrail’in Kur’an’ı, Resulün kalbine indirmesi demek, onun, Resulüllah ile bir araya gelip, onun tarafından Kur’an, tam anlaşılana dek, onun akıl ve idrakine aktarılması demektir. Dolayısıyla Kur’an Resulüllah’ın idrakine ve kalbine doğrudan lafızlarıyla ilka edilmiştir ki, biz bu gerçeği Ankebut, (29/48.) ayette görmekteyiz. Bu ayetle ilgili değerlendirme aşağıda de görülecektir. Şimdi de bir başka ayete bakalım. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

İnkâr edenler: Kur'an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi, dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane ayırarak okuduk.12

Bu ayette de müşriklerin bilgisizlik ve cehaletlerine vurgu yapılmaktadır. Çünkü onlar, tüm Resullere indirilen kitapların içinden bir tanesi olsun toptan bir kitap halinde indirilmiş değildir. İnen tüm kitaplar vahye dayalı olarak parça parça şeklinde indirilmiştir. Levhalar halinde Musa’ya (a) indirilen Tevrat, Kur’an’daki Leyl suresi miktarınca olan on kelimeden/cümleden ibaret bulunuyordu. İncil de böyleydi. O da, İsa’nın (s) toplumuna konuşup anlattığı ifadelerden ibaret bulunuyordu. Kaldı ki Zebur’da böyleydi. Hepsi de birçok parçalara bölüştürülerek indirilmişlerdi.

İşte Müşrikler ve benzerleri, hatta yahudi ve Hıristiyanlar bu gerçeği unuttular veya bilmezden göründüler. Özellikle böyle bir şeyi istemeye yahudilerin veya hıristiyanların kalkışması büyük bir bühtan ve iftiradır. Çünkü onlar hiçbir Kitabın toptan indirilmediğini bilenlerdendi. Onların böyle bir yola sapmaları, sırf hedefi şaşırtmak içindi.13 Biz şimdi tekrar Ankebut (29/48) ayetine dönüp bir daha bakalım. Ayette şöyle denmekte idi:

Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.

Bu ayette Resulüllah’ın okur-yazar olmadığından söz edilmektedir. Ancak okur-yazar olma arasında da fark vardır. Örneğin kişi bazı şeyleri ezberler ve ezberinden okuyabilir. Ya da okur-yazar değildir, fakat çokça dinleme sebebiyle, kişi bazı şeyleri hafızasında tutabilir. Örneğin görme özürlü olanları buna misal olarak verebiliriz. Çünkü bunlar dinlediklerini ezber yoluyla okuyorlar. Zaten beş duyu organından birisi de kulaktır. Kişi dinleme yoluyla, kendisi için önemli gördüğü şeyleri hafızasına kaydedebiliyor. Hatta bazı kimselerin duyduğu her şeyi ezberleme gibi bir kabiliyeti de olabiliyor.

Fakat yazma olayına gelince bu, farklı bir durumdur. İşin tartışma noktası burada kilitlenmektedir. Dolayısıyla Kureyş kâfirleri Resulüllah’ı yalanlayamamakta ve bu noktada susmakta idiler. Bu durum, bir bakıma Resulüllah’ı tesellidir, gönül huzuru ile tebliği yapmasına yardımcı olmaktadır. Zira Kureyş’in onu yalanlamaları, açıkça bir iftiradan öteye geçmemekte idi. Allah burada teselli kabilinden Resulüne adeta:

“Ey Resulüm! Sen üzülme, gönlünü ferah tut. Onlar seni yalanlamakla, sana iftirada bulunuyorlar. Çünkü sen bundan önce bir kitap okumuş değildin, elinle de yazmamıştın. Onlar senin yaşantını biliyorlar” demiş gibi olmaktadır. Bunun içindir ki bir başka ayette yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?14

Çünkü Resulüllah (s), Nebi ve Resul olarak gönderilmezden önce, Kureyş toplumu arasında kırk yılını geçirmişti. Bu zaman zarfında onun okuyup yazdığını hiç görmemişlerdi, duymamışlardı. Hatta bir hitabede bulunduğu bile vaki değildi. Kaside okuduğu da yoktu. Durum böyle iken nasıl oluyor da seni yalanlayabilirler ki?

Eğer onlar: “Onun gönlünde bir kahramanlık yatıyordu, o bunu kırk yaşına gelene dek, erteledi” diyecek olurlarsa, bizim de ona cevabımız şöyle olur:

“Kahramanlık genel olarak 17-18 yaşlarında kendini gösterir. Muhammed (s) için böyle bir kahramanlığı kırk yaşına kadar erteleme garantisini kim verdi? Ki o ailesinin savaşlarını görüyor, dedesinin, babasının, annesinin kimler olduğunu biliyor. Eğer o, birazcık olsun okuma ve yazma biliyor olsaydı bu, onlar için kesin olarak tutunacakları bir mazeret sayılabilirdi. O zaman da senin davan konusunda bir şüpheleri olabilirdi.” Kaldı ki öyle olmamasına rağmen yine de onlar:

Dediler ki: Bu ayetler, onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır15 derlerdi. Kaldı ki Allah Teala’nın:

Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır16 ayeti, onların tüm iddialarını geçersiz kılmaktadır.

Bu nedenle bazen ona Sahir/Büyücü, bazen Şair, kimi zaman da deli dediler. Bunların tamamı iftiradır. Eğer büyücü idiyse ne diye onları büyülemedi? Kaldı ki o, onların arasında büyümüş, onlar da, onun her durumuna tanıktırlar. Eğer şair idiyse, Nebi ve Resul olarak gönderilmezden önce onun şairliğini hiç denemişler miydi?

Eğer delirmiş idiyse, bu, aklını yitirmiş olmak demektir ki bu durumda kişi ne yaptığını bilemez, iyi ile kötüyü de ayırt edemez. En üstün bir ahlak ile gönderilen biri nasıl deli olsun ki? Oysa onlar kendisine Muhammed’ul-Emin adını takmışlardı. Dürüstlüğünü herkes biliyordu, yalan söylediğine kimse tanık olmuş değildi. Bir de diğer mucizelerden ayrı olarak Kur’an’ın beş özelliği bulunmaktadır. Şöyle ki:

 1-Yutla Aleyhim” “Kendilerine okunmakta olan Kitap” ifadesiyle şuna dikkat çekilmektedir. Bu Kitap dünyanın dört bir yanında okunmakta olup her tarafta yaygınlaşmış durumdadır. Musa’nın (a) asası gibi, Salih’in (a) devesi gibi belli bir zaman dilimini kapsamamakta ve dünyaya meydan okumaktadır.

2- Okunan kitap olması hasebiyle diğer görülen tüm mucizelerden çok daha üstündür. Çünkü okunan bir Kitap kavranmak, idrak olunmak ister. Dolayısıyla akıl üzerinde etkisini gösterir. Bu, duyu organlarıyla algılananlardan çok daha öteye bir durumdur.

3- “İnne Fî Zalike Le Rahmetun” “Elbette onda bir rahmet vardır.” İşte bu ifade, bu kitaba neden iman edilmesi gerektiğini gerekçelendiriyor. Çünkü ayette öyle ifadeler var ki, bütün bu ifadeler ayrı ayrı üzerinde durulmayı gerektirmektedir. Örneğin: “Yutla Aleyhim” ifadesiyle bu Kitapla yetinilmesine işaret edilmektedir. “Zalike” ile Kitaba işaret edilmekte ve aradıklarımızı, oradan bulup çıkarmamız istenmektedir.

4- “Ve Zikrâ” “İbret, Ders”; Çünkü Kur’an’da öğüt var, uyarı var, amellerin akıbetinde nelerin olabileceği var ve ikinci bir hayata hazırlanma var. İşte bütün bu yönleri itibariyle Kur’an’ın, diğer tüm mucizelere bir üstünlüğü ve kıyamete dek bakiliği vardır.

5- Kur’an’ın “Okunan Kitap” olması hasebiyle, Araplar ve Arap olmayıp da o dilin özelliğini bilenler, şu gerçeği çok iyi olarak fark edebilirler. O, bir sihir değildir, tılsım değildir. Musa’nın (a) kavminin kendisine “ey büyücü!” diye seslendikleri gibi, Resulüllah’a da bu manada:

Bunun üzerine dediler ki: Ey büyücü! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz17 diye bir ayetin nazil olduğu vaki değildir.

Not: bir yazımızda bir okurum “neden Hazret kelimesine karşı olduğumu, bunu anlayamadığını soruyor” açıklayayım. Ben bu konuyu kitaplarımda dikkate çektiğim gibi, birçok yazı ve makalelerimde olsun, sohbet veya konferanslarımda olsun dile getirmişimdir. Öncelikle ben kelime düşmanı değilim, hele hele o kelime Arapça ise hiç yere asla düşman olmam, olamam.

Benim burada dikkat çektiğim husus şudur, “Bilindiği gibi batılılar büyüklerine, liderlerine ileri gelen devlet adamlarına “Ekselans” kelimesini kullanırlar. Bu, onlarda kendilerince ve dilleri gereği bir saygı ifadesidir. Bunun karşısında olmak, kendimizi bilmemek demek olur. Yalnız “HAZRET” kelimesine gelince bu, Arapça bir kelimedir ve bu da bir bakıma saygı ifadesidir. Bu noktaya da bir itirazım yoktur.

Şimdi asıl meseleye gelince, adamlar çıkıp Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer diyor, Hz. İmam-ı Azam veya İmam-ı Azam Hazretleri diyor. Ama işte böylece sözkonusu kelimeler kullananlar güya saygı gösterdiğini zannediyor. Bu, bir zavallılıktır. Çünkü “Hazret” kelimesi “Hazretleri? !” bize, “Allah Resulüne salat ve selam” getirmemizi unutturdu. “Radiyallahu Anhu” cümlesini unutturdu, “Rahimehullah” ifadesini unutturdu. İşte bu yüzden ben bu kelimeye karşıyım, karşı olmayanlara inat bu noktayı devam ettireceğim.

Bir diğer nokta adamlar Kur’an’ın herhangi bir suredeki Resulü de, Nebi kelimesini de peygamber diye çeviriyorlar. O zaman sormak gerekmez mi: Kardeşim “peygamber” diye çevirdiğin yerdeki kelime “Resul Muhammed miydi? Yoksa Nebi Muhammed mi?” İkisi arasındaki farkı bilmeyenler güya meal yazarak dine hizmet etmiş oluyorlar öyle mi? Bunlar bilinsin ve öğrenilsin diye ısrarla üzerinde duruyorum.

Soruyu soran okuruma da ayrıca teşekkür ederek, bu konuyu tekrar gündeme getirmesine vesile oldu. Okur, bir eseri incelerken, bir yazıyı okurken anlayamadığı bir yer olursa, onu ilgilisine iletmelidir ki, daha çok hassas davranılmış olsun. Dolayısıyla ben, bu konuyu birçok zaman fırsat buldukça tekrar etmişimdir. Bu sebepten dolayı o yazılarımızdan veya konuşmalarımızdan haberdar değilse hemen tenkidi düşünmesin. Çünkü herkesin sizin yazılarınıza, konuşmalarınıza ulaşması mümkün olmadığı gibi zaten buna gerek de yoktur. Allah’a emanet olun.


1- Ankebut, 29/47-51.

2- Bakara, 2/208-210.

3- Bilgi için Bak: İbn Kesir, Tefsir, Alûsî, Ruhu’l-Meanî Tefsiri, Muhammed Mahmud Hicazî, Tefsiru’l-Vadıh, Kurtubî, el-Cami’ Li Ahkami’l-Kur’an, İbn Aşûr, Tefsiru’t-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Zemahşerî, Keşşaf, Nesefi Tefsir, Tîbî, Fethu’l-Muğîs, Abduh, Reşit Rıza, el-Menar, Şevkani, Fethu’l-Kadîr ve Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Bakara suresi 2/208-210.

4- Neml, Neml, 15.

5- Hud, 11/49

6- Neml, 27/6.

7- Neml, 27/1.

8- Neml, 27/16.

9- Bu ayetlerle ilgili detay bilgiler İbn Aşur ve benzeri tefsir kaynaklarında görülebilir.

10- Şuara, 26/193-195.

11- Kaf, 50/37)

12- Furkan, 25/32

13- Konu hakkında İbn Aşur tefsirinde burada sözkonusu edilen ayetlerin tefsirlerine bakılabilir.

14- Yunus, 10/16.

15- Furkan, 25/5.

16- Nahl, 16/103.

17- Zuhruf, 43/49.