Bu arada Allah Resulünün (s) bilgi kaynağının vahye dayandığını bildiren ayetler, bir önceki yazıda belirttiğimiz gibi sadece oradaki ayetlerden ibaret değildir. Nitekim Allah Resulünün (s) bilgisinin vahye dayandığını bildiren ayetler arasında yer alan bir iki ayet daha aktaralım. Aslında konu dikkatlice düşünüldüğünde zaten Muhammed’in (s) bilgi kaynağı vahyin bütünü, Kur’an’ın tamamıdır. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesizki sen doğru bir yolu göstermektesin.”1
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebiye uyanlar var ya, işte o Nebi onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Nebi’ye inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nur’a/Kur'an'a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”2
Bütün bu gerçeklerden hareketle diyoruz ki, tek Müşerri’/Şeriat yani yasa koyucu zat, sadece yüce Allah’tır. Allah’a rağmen Resulüllah (s) hüküm koymamıştır. Çünkü Müşerri’/şeriat koyucu değildir. Allah’ın hükümlerini tebliğ ile memur, uygulamakla mükellef olan kişidir. Bunun içindir ki Aişe’den (r) gelen rivayete göre Resulüllah (s) şöyle buyurmuştur:
“Hiçbir şeye tutunup dayanmayın, bağlanmayın. Şüphesiz ben, Allah’ın Kitabında helal kıldığından başka bir şeyi helal kılacak değilim ve Allah’ın Kitabında haram kıldığının dışında da bir şeyi haram kılacak değilim.”3 Nitekim Ebu Derda’dan gelen rivayete göre Resulüllah (s) şöyle buyurmuş:
“Allah’ın Kitabında helal kıldığı şeyler helaldir. Haram kıldıkları da haramdır. Hakkında sükût ettiklerini affetmiştir, onlardan sorumlu tutmamıştır. O halde Allah’ın affını kabul edin. Şüphesiz Allah, hiçbir şeyi unutacak değildir.4 Sonra da Resulüllah (s): “Senin Rabbin unutkan değildir”5 mealindeki “وما كان ربك نسيا” ayetini okudu.”
İşte bu iki hadis ve benzeri rivayetler, Kur’an’ın ruhuna uygun olarak gerçeği ortaya koymaktadır. Resulüllah (s), kendiliğinden, Allah’ın bildirmesi olmaksızın ne helal koyabilir, ne de haram. Şimdi de “Nübüvvet Hadisleri” konusuna geçebiliriz. Bu da İki kısma ayrılır.
Birinci Kısım: Gayb ile alakalı olan hadislerdir. Yani Kur’an’ın şerhi, açıklaması ile ilgili olan hadislerdir. Genel olarak Kur’an’ı anlamaya taalluk ederler. Bu, tevil değildir. Çünkü Resulüllah (s) tevilden kaçınırdı. Ancak bu hadislerin Kur’an’ı Kerim’in genel kavramları ile tam uyum sağlaması, onlarla çelişmemesi gerekir. Zira genel olarak kavrama ve anlama olayı, hem hakikat/gerçekle, hem de akıl ile uyum sağlar. Eğer bir hadis, ayetlerle bir uyum sağlamıyorsa, o hadis ihmal edilir, dikkate alınmaz.
İkinci Kısım: Kitabın tafsilatını/detaylarını açıklama ile ilgili olan hadisler kısmıdır. Örneğin:
“Dikkat edin! Bana bu Kitap ve onunla birlikte bir benzeri de verildi”6 manasındaki hadis gibi.
Burada hadiste şu husus açıklanmaktadır. Kur’an’da yer alan “Seb’i Mesani” de Kur’an’dır ve Kur’an gibidir. Mesela Fatiha suresinin bir adı da Seb’i Mesanî’dir. Yoksa bunlar dışında gelen bir şey demek değildir.Yine Resulüllah’ın (s):
“Kadir gecesinde Kur’an, yüce semadan dünya semasına toptan indirildi. Sonra da yıllara bölüştürüldü”7 anlamındaki hadisi de böyledir.
İşte bu ve benzeri hadislerin, Muhkem ve Müteşabih sözkonusu olmaksızın Kitabın/Kur’an’ın tafsil/detay manasında olan ayetleriyle uyuşması gerekir. Şimdi de bir başka konuyu dile getirelim.
Kutlu Doğum
İslam’da “Kutlu Doğum” diye bir şeyyoktur, fakat iyilik etme adına, güya Resulüllah’ı anma adına atılmış bir uygulama olarak hep ileri sürülmektedir. Kaldı ki Mevlit okunması, İlahiler, kasideler ve benzeri methiyeler hep masum düşüncelerle orta atılmış ve uygulanmaya konmuş ise de, bunların hiçbir delil ve dayanağı bulunmamaktadır. Bunları uyduranlar ise, güya yüce Allah’ın dinine ve Resulüne hizmet ettiklerini sanan zavallılardır.Çünkü zamanla bunlar adeta kesin hükümler anlamında nerde ise Farz ve Vacib hükmünde kabul görüyor ve asıl uygulanması gerekenler ise adeta önemsiz olarak algılanıyor. Bunun örnekleri sayısız desek yalan söylemiş olmayız.
Nitekim Nuh’un (a) toplumunda görüldüğü gibi “Vedd, Süva’, Yeğus Yeûk,ve Nesr”8 adlarındaki putlar sonuç itibariyle nasıl ki bir putperestliğe yol açmışsa, bunların da ileriye dönük böyle olmayacağına hiçbir kimse garanti veremez. Konu ile ilgili ayette Allah Teala şöyle buyuruyor:
“İnsanlara dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yegūs’tan, Yeûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin! Gerçekten de birçoklarını saptırdılar; Rabbim! sen de artık bu zalimlerin şaşkınlıklarını arttır! Sonunda günahları yüzünden tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar, kendilerine Allah’tan başka yardımcılar da bulamadılar.”9
Ayette adları geçen sözkonusu putlar ve onlara tapınma, Nuh (a) kavminden Arap toplumuna geçmiştir. Çünkü “Vedd” adını taşıyan put, Arap kabilelerinden Kelboğulları kabilesinin putudur. “Suva’” adını taşıyan put da, Hemedan kavminin putu idi. “Yeğûs” ismindeki put ise, Mizhic kabilesinin putu idi. “Yeûk” adını taşıyan puta gelince bu da Murad kabilesinin putu idi. “Nesr” putuna gelince bu ise Himyer kabilesinin putu idi.
Zaten bundan ötürü Araplar, Vedd’in kulu, Yeğus’un kulu, Nesr’in kulu anlamlarında “Abdülvedd”, “Abdülyeğûs” ve “Abdü’n-Nesr” diye çocuklarına bu putlarla isimlerini verirlerdi. Farklı bir yoruma göre ayette geçen put adları, aslında sağlıklarında bazı salih kimselerin adları imiş. Dahası bu adların Adem’in (a) ölen çocuklarının adları olduğu yorumunu yapanlar bileolmuş. Kısaca bu isimler hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. İblis, bunların ölümlerinden sonra, halk tarafından oldukça sevilen kişiler olmaları sebebiyle, bunların anılarını hatırlamaları için, bir büstlerinin suret veya heykellerinin yapılması teşvikinde bulunur. Onlar da böyle yaparlar. Ancak bunların arkalarından gelen nesilleri yine İblisin ayartmasıyla, atalarının bu heykel, büst ve putlara taptıklarını söyleyerek onları putlara tapmaya yöneltmiştir.
İşte günümüz insanlarının da aynı yolu izlediklerini görüyor ve halk arasından kimilerini ön plana çıkararak onlar adına türbeler, anıtlar, ziyaretgahlar oluşturarak bundan böyle toplum onlara tapınır hale getirilmiştir. Kısaca böyle bir kitlenin oluşması sağlanmış ve müslümanların bölünüp parçalanmaları sonucunu getirmiştir.
O halde masumane olarak iyilik yapıyorum inancından hareketle ortaya atılan şeylerin çoğunlukla şirke götürdüğü ve götüreceği bir gerçektir. Bu itibarla bunlardan kesin olarak kaçınılmalı ve asla öncülük edilmemelidir. İşte bu gerçekler ışığında aşağıda ele alacağımız ayetler mutlaka değerlendirilmelidir. Rabbimiz o ayetlerde şöyle buyuruyor:
“Ey Nebi! Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate alarak uygulamak suretiyle Allah'ın azabından sakın!Kâfir ve münafıklara boyun eğme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.”10
“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”11
“İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: «Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.» Şu kadar var ki, İbrahim babasına: «Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez» demişti. O müminler şöyle dediler: Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”12
“Şüphe yok ki, içinizden Allah’ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar için onlarda güzel bir örneklik vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.”13
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resulü ve Nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”14
“Doğrusu Allah ve melekleri Nebi ve Resulü olan Muhammed’e her inananın örnek alacakları bir tazim ve teşrifle başarılı olması için ona yardım ederler. Ey iman edenler, o halde siz de Allah ve meleklerinin bu tarz dualarına yakın bir dua ile ona salat ve selam ederek yanında yer alın.”15
İbn Aşur (r), Resulüllah’a salâtkonusunda şu bilgileri veriyor: “Şurası bilinen bir gerçektir ki, biz, Resulüllah’ın ashabının, Allah Resulünün adının her anıldığında, ona salâvat getirdiklerine dair herhangi bir bilgiye vakıf olmadığımız gibi, isminin yazıldığı her yerde de, o isimden sonra salâvat cümlesini yazmazlardı. Bunun müslümanlar arasında ne zamandan beri başladığı konusunda da herhangi bir dönem ile ilgili bir bilgiye de ulaşamadık.
Ancak anlaşılan o ki, insanlar birtakım problemlerle karşılaştıklarında, başları sıkıştığında, Resulüllah’a salât getirirlermiş. Örneğin bir ölünün arkasından onun iyiliğinden söz edildiğinde, salâvat getirdiklerini söyleyebiliriz.
İbnu’l-Esir’in “et-Tarihu’l-Kâmil” adlı eserinde, hicri (145/762) senesi olayları ile ilgili olarak belirttiğine göre, Abdullah b. Mus’ab b. Sabit, Muhammed Nefsuzzekiye ile ilgili yazdığı mersiyesinde, ilgili ifadeyi, Resulüllah’a, Allah’ın salâtı ifadesini kullanmıştır. İşte bundan sonra,Halife Harun Reşid’in ilk dönemlerinden itibaren kitapların baş taraflarında buna yer verildiği görülmüştür.
İbn Esir bu durumu, “el-Kâmil” adlı esrinde, (181/797) yılındaki bilgiler arasında zikrediyor. Kadi İyaz da “eş-Şifa” adlı eserinde bu bilgiye yer vermiş olmakla beraber, lafız olarak herhangi bir lafza yer vermemiştir.
Burada şüphe götürmeyen bir bilgi var, o da dördüncü hicri asırdan bu yana Hadis, Tefsir ve bunlar dışında başka kitaplarda, Resulüllah’ın (s) adının hemen sonrasında (salât) cümlesinin yazıldığı bir gerçektir. Nitekim ben (İbn Aşur), Basralı Yahya b. Selam’a ait olan Tefsirinin eski bir nüshasını görmüştüm. Bu nüsha hicri (383/993) tarihini taşıyordu. Bu eserde, Resulüllah’ın isminin hemen sonrasında salât ve selam ifadesine yer verilmişti.
Öyle zannediyorum ki, böyle bir çığırı açanlar, Hadis Ehli olsa gerek. Nitekim İmam Nevevi de, Müslim Şerhinin Mukaddimesinde diyor ki:
“Hadis yazan bir kimse için müstahap/uygun olan şey, Allah adının geçtiği yerde “C.C; Teâlâ, Sübhanehu ve Teâlâ, Tebareke ve Teâlâ, Celle Zikruhu, Tebareke İsmuhu, Cellet Azametuhu” gibi bu ve benze ifadeleri zikretmesi yerinde olur. Nitekim Resulüllah’ın adının geçtiği her yerde de, salavat cümlesini tam cümle olarak yazmalı, sembollerle veya kısaltarak vermemelidir” diye devam eden bir temenniye yer vermektedir.”16
“Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”17
Sa’d b. Hişam b. Amir rivayet ediyor, dediğine göre kendisi Aişe (r) annemize giderek annemize: “Ey Müminlerin annesi! Bana Resulullah’ın (s) ahlakı hakkında bilgi ver” demiş. Annemiz de kendisine: “Onun ahlakı Kur’an’dan, Kur’an ahlakından ibaret idi. Hem sen, Allah Tealanın: “Ve sen elbette en yüce bir ahlâk üzeresin” mealindeki "18 وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ” ayetini Kur’an’da okumuyor musun?”19 diye bu cevabı vermiştir.
Ravi Hişam b. Amir devamla diyor ki, bu defa ben, annemiz Aişe’ye (r): “Ben, bekar kalmak istiyorum, evlenmek istemiyorum” dedim. Aişe (r) bana: ‘Böyle yapma! Sen: “Sizin için Allah Resulünde en güzel örnek vardır’ mealindeki “لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ” 20 ayetini okumuyor musun? Oysa Allah’ın Resulü (s), hem evlendi ve hem çoluk çocuğa karıştı”21 diye buyurdu.
Nitekim Ebu Hureyre’nin (r) dediğine göre Resulullah (s) şöyle buyurmuş:
“Ben, ancak en üstün ahlakı tamamlamak için gönderildim.”22
“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.”23
“De ki: Allah'a itaat edin; Resule de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Resulün sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen görevleri yerine getirmenizdir. Eğerona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Resule düşen, sadece açık seçik duyurmaktır.”24
“Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Resullere düşen sadece apaçık bir tebliğdir."25
“Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.”26
“İşte onlar/o Nebi ve Resuller Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna nübüvvet görevime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu Kur'an, âlemler için ancak bir öğüttür.”27
“Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.”28
“Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”29
“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.”30
“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir Nebiye esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.”31
“Resulüllah, görme özürlünün kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. Resulüm! Onun halini sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini sana muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak ve Allah'tan korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun.”32
“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir.”33
“Resulüm! Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”34
“Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?”35
Bu gerçekler ışığında hadis veya kudsi hadis ya da ayet diye sunulan, aslında mevzu/yalan olarak uydurulan, adına da kudsi hadis denilen bazı rivayetlerden örnekler verelim:
1-“Sen olmasaydın bu felekleri, bu kâinatı, şu alemi yaratmazdım”36
Kudsî hadis denilen bu sözde rivayet de asılsızdır, hadis değildir, uydurmadır. Dolayısıyla buna Kudsi hadis demek bir yana hadis bile denmez, denemez.Çünkü uydurmadır ve dolayısıyla ayet olmaları sözkonusu bile olmaz, olamaz. Aslında hadisleri “Nebevî hadis ve Kudsî Hadis” diye ayırmak da kanaatimce pek de yerinde olmayan bir ayırımdır. Kudsi hadis hakkında verilen tanımların geneli sorunlu tanımlardır.Bu kardeşiniz, şayet bir tanım yapılacak ise, Resulullahın (s): “zaman zaman Allah zinayı haram kalmıştır, ana-baya saygıyı emretmiştir, adam öldürmeyi, hırsızlık yapmayı… haram kılmıştır” tarzındaki hitabeleri, tamamen Kur’an merkezli ve ayetlere dayanan hükümler olması hasebiyle dile getirdikleri ifadeler kudsi hadis” olarak değerlendiriyorum.
Yoksa “sen olmasaydın, sen olmasaydın” türündeki ifadelerin geneli asılsız, ve ayet de değillerdir. Bu biline.” Bunun benzeri bir rivayette de şöyle denmektedir:
2- “Bana Cebrail (a) geldi ve bana: Muhammed! eğer sen olmasaydın, cennet yaratılmazdı. Ve eğer sen olmasaydın, ateş/cehennem de yaratılmazdı.”37
3- İbn Asakir yoluyla gelen rivayette de: “Eğer sen olmasaydın, dünya yaratılmazdı” denmektedir.
İlk rivayetle ilgili olarak Sağanî diyor ki bu hadis uydurmadır, mevzudur. Nitekim “el-Hulasa” adlı eserde de böyle denmektedir. Ancak rivayet mana açısından sahihtir. Nitekim ikinci hadisin de böyle olduğuna bir bakıma işaret ediliyor ve o rivayetin Deylemî ile İbn Abbas’a dayandığını, böylece rivayetin merfu olduğu belirtiliyor. İbn Asakir’den rivayetle gelen hadis için de mana açısından bunların sahih olduğuna dikkat çekiliyor.
Öncelikle Ali el-Karî ve Sağanî gibi bazı hadis münekkitleri, “Bu hadis uydurmadır ama mana bakımından sahihtir” gibi, hiç de kabul edilmeyecek ve gerçekten büyük vebal içeren bu türden beylik sözler dile getirmektedirler. Bunlara katılmak mümkün değildir.
Sağanî Mevdûat/Mevzuat adlı eserinde (s:52) hadisi tahric etmiş ve hadisin mevzu yani uydurma olduğunu da dile getirmiştir. Elbanî “el-Silsilet el-Daîfe” eserinde (282) numaralı bu hadis için, bunun uydurma olduğunu zikretmektedir. Bunun da sebebi, ravilerden (Abdussamet) adlı kişinin hadis rivayetinde itimat olunan biri olmadığına işaret edilmektedir. Ukayli, bu kişi hakkında, onun rivayet ettiği hadislerin mahfuz rivayetler olmadığını ve bu şahsın böyle bir vasıfla nitelendiğini dile getirmektedir. Nitekim İbn Cevzî de bunu, Mevzuat adlı kitabında ve aynı zamanda “el-Lü’lüü’l-Marsûs” adlı kitapta farklı bir lafızla rivayeti zikredilmiştir.38
Ata b. Yesar, diyor ki Resulüllah (s) şöyle buyurdu: “Allah’ım! Kabrimi tapınılan bir mabet halinde kılma. Çünkü Nebilerinin kabirlerini mescitler haline sokanlara karşı Allah’ın gazabı çok şiddetli olmuştur.”39
Ömer b. Abdülaziz diyor ki, Resulüllah’ın (s) son sözü: “Allah Yahudi ve Hıristiyanların iki yakasını bir araya getirmesin. Çünkü onlar Nebilerinin kabirlerini mescitlere dönüştürdüler. Kaldı ki Arap toplumunun toprakları üzerinde kesinlikle iki din barınamaz”40 olmuştur.
Ebu Hureyre rivayet ediyor, Resulüllah (s) şöyle buyurmuştur: “Nebilerinin kabirlerini mescitlere dönüştüren Yahudi ve Hıristiyanların Allah iki yakasını bir araya getirmesin.”41
Burada gördüğümüz gibi hadisler sahih kaynaklarda yer alan rivayetlerdir. Ancak, burada “bir lanet var, bir ilenme ve beddua var” diye, hadisi hemen ilkbakışta reddetmek doğru değildir. Hayatta hepimiz birtakım olaylara, geçmişte olanlara bakarak: “Allah’ım! Bizim sonumuzu şunlara veya bunlara benzetme!” diye dualarda bulunuruz. Bunun örneklerini Kur’an’da da görebiliyoruz. Şöyle ki:
“Nuh: Rabbim, dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör insanlar doğururlar/yetiştirirler.”42
Görüldüğü gibi yüce Allah, Nuh’un (a) dilinden bir Bedduayı gösteriyor. Konunun uzamaması için burada kesiyorum.
“Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.”43
“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, İlâh'ınızın, sadece bir tek İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”44
Gayri Müslimlerle Münasebet
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.”45
“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri veli edinmenizi yasaklar. Kim onlarla veli edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”46
Gelecek yazımızda Allah’ın izniyle makalemizin son iki ayetinin açıklamalarını ele alacağız. Allah’a emanet olun.
1- Şura, 42/52.
2- “Araf, 7/157.
3- Süyûtî, Camiu’l-Ehadis, h:16941; Taberani, “el-Evsat” (6/43) 5741 numara ile zikretmiştir. Heysemi de (1/232) bu hadisi 797 numara ile zikrediyor ve diyor ki, Taberani bu hadisi el-Evsat kitabında (5741) numara ile tahric etmiştir. Ancak “Bu hadisi Yahya b. Said’den rivayet eden kişi, sadece Ali b. Asım’dır. Bu hadisi rivayette Salih b. Hasan b. Muhammed ez-Zaferani tektir” diyor. Heysemi olarak ben de diyorum ki: “Bu iki ravinin haltercümelerini gösteren birilerini bulamadım.” Hadis isnad açısından zayıftır. Zayıflık sebebi, Ali b. Asım b. Suhayb el-Vasıtidir. Rivayet, Mecmau’z-Zevaid adlı eserin ilim Bölümünde geçmektedir.
4- Bezzar hadisi(151) numara ile rivayet etmiştir. Taberani de el-Kebir kitabında rivayet etmiş, isnad yönünden Hasen bir hadis olduğunu dile getirmiştir. Ricali mevsuk yani ravileri güvenilirdir. Heysemî de hadisi, Mecmeuzzevaid kitabında (1/232, h:794) ilim ve (7/106, h:11160) numara ile tefsir bölümlerinde zikretmiştir. Bu konuda Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, (1/132-133) sayfalarında aynı bağlamda olan: “795 ila798” hadislerine de bakılabilir. Bak: Heysemî, Keşfu’l-Estar, Meryem suresi tefsiri,(3/58, h:2231.) Hadis, Ebu Derda’dan rivayet edilmektedir. Bezzar da diyor ki: “Bu isnadın dışında bu hadisin bu şekilde Nebimizden (s) rivayet edildiğini bilmiyoruz. Hadisin ravilerinden olan Asım b. Reca b. Hayve’den bir cemaatin yani bir topluluğun yaptığı rivayettir. Bunun babası ise, başka bir hadisin dışında bu hadisi Ebu Derda’dan rivayet etmiştir. Hadis, isnad yönünden uygundur. Çünkü İsmail’den/Asım’dan başkaları da bu hadisi rivayet etmişlerdir.
5- Meryem, 19/64.
6- Ebu Davud, Sünen, Sünnete bağlı kalma bahsi, h:4604; İbn Esir, Camiu’l-Usul Fi Ehadisi’r-Resul, 1/282.
7- Hâkim, Müstedrek (Şamile, Hindistan basımı), h:3958-3959. Buhari ile Müslim’in şartlarına göre sahih olmasına rağmen, Buhari ve Müslim, bu hadisleri sahihlerine almamışlardır.
8- Nuh, 71/23.
9- Nuh, 71/23-25.
10- Ahzab, 33/1
11- Ahzab, 33/21.
12- Mümtehine, 60/4.
13- Mümtehine, 60/6.
14- Ahzab, 33/40.
15- Ahzab, 33/56
16- İbn Aşur, Tefsir (Et-Tahrîr ve’t-Tenvîr), Ahzab, ayet33/56. C:9/80-86.
17- Enbiya, 121/07
18- Kalem, 68/4
19- “İbn Asakir, Tahric etmiş. Bak: Camiul-Ehadîs içerisinde Aişe (r) Müsnedi, c:3/382, h:43090.Ahmed b. Hanbel, Müsned, h: 24601/25108 ve 24810/25321.
20- Ahzab, 33/21 ve 40.
21-Ahmed b. Hanbel, Müsned, h: 24601/25108 ve 24810/25321.
22- “Beyhakî, Sünen el-Kübra, h:21301. Hadis, Deraverdî tarafından da rivayet olunmuştur. Süyûtî, Camiussağîr, h:2584
23- Maide, 5/67
24- Nur, 24/54
25- Nahl, 16/35.
26- Enbiya, 21/73
27- Enam, 6/ 90
28- Kehf, 18/28.
29- Kehf, 18/29.
30- İsra, 17/74.
31- Enfal, 8/67.
32- Abese, 80/1-10.
33- Fetih, 48/1-2.
34- Muhammed, 47/19.
35- Tevbe, 9/43.
36- Bak: Harun Ünal, “Uydurma hadisler” ve “Mevzuat” adlı eserleri. Bu eserde sözkonusu bu rivayetin farklı varyantları da zikredilmiş ve gereken değerlendirmeler yapılmıştır. Bu rivayetin Nisaburi ve Ruhul-Beyan, Tefsiri Hakki gibi tefsirlerde yer alması, onun gerçek olduğunu göstermez. Zaten tefsir diye sunulan bu eserler de tamamen hurafelerle dolu olup, Allah ve Resulüne iftira eden basit eserlerdir. Bu rivayet, Gazali’nin İhya adlı eserinde de yer almakta ise de, Gazali hadis bilmez, zaten bunu kendisi de itiraf eder. Nitekim bu mesele, Gazali’nin risalelerini içeren “Mecmuatu Resaili’l-İmam Ğazzalî” adlı eserin içindeki bir risalede, Gazali’nin, kendisi, Hadis bilgisinin zayıf olduğunu itiraf eder. Bu sebepten ötürü, İhya eseri de öyle önemsenecek bir eser hiç değildir. Gazalî, sözkonusu 26 risaleyi bünyesinde barındıran bu kitabın içinde 26. Risale olarak geçen “Kanun’ut-Te’vîl” adlı risalesinin son sayfasında (s:13) yer almaktadır. Gazalî burada: “Benim hadis alanında bilgim oldukça azdır” der. Dar el-Kutub el-İlmiyye, Basım T:2017.
37- Hadis Deylemi tarafından İbn Abbas’tan rivayetle aktarılmıştır. Hadisin merfu bir rivayet olduğu zikredilmiştir.
38- Bak: Ali el-Karî, “el-Esrar el-Merfua fi’l-Ahbari’l-Mevdûa”, s:185-186, dipnot:385. Hadis:385. Basım: Dar el-Kutub el-İlmiyye, Beyrut-Lübnan. T:2018. Thk: Mahmud Emin el-Seyyid. Ayrıca Ali el-Karî, farklı bir nüsha. Thk ve Talik: Muhammed b. Lütfî el-Sabbağ. H:385. Muhakkik el-Sabbağ diyor ki: “Elbanî, Zayıf Hadisler adlı kitabında bunu açıklamıştır. Ancak Müellif Ali el-Karî’nin, hadisin “mana açısından sahih olduğuna dair sözleri…ilh.” Konusuna gelince, “Kesin bir dil ile bu hadisin mana yönünden sahih olduğunu söylemek yakışık almıyor. Özellikle de hadisin Deylemî tarafından rivayeti sabit olmasından sonra böyle demek yerinde ve uygun bir açıklama değildir. Kaldı ki ben (Sabbağ), onun açıklamasına ilişkin herhangi bir kimsenin onunla ilgili olarak bir şeyler söylediklerini görmedim. Bana gelince her ne kadar ben, bu hadisin senedine rastlayamamış isem de, rivayetin zayıflığı noktasında hiçbir tereddüdüm yoktur. Zaten burada delil olarak sadece Deylemî’nin bu hadisi rivayet etmesi konu hakkında yeterli delildir.” İbn Asakir’in rivayetine gelince bunu İbnu’l-Cevzî de aynı zamanda uzunca bir hadis içerisinde Selman’dan merfu olarak tahric etmiş ve hadis, “Mevzudur, uydurmadır” demiştir.
Nitekim İmam Süyûtî de “el-Lealî kitabında (h:1272) de zikretmiş. Bak: Mevzuat,1/288-290. (3 numaralı dipnot: s:288.Basım: el-Meketebet el-İslamî, Beyrut. Basım T:1986, ikinci baskı. Ali el-Karî, el-Esrar el-Merfua…
39- İmam Malik, Muvatta, Sefer bahsi, hadis, 85/770; (Şamile) Malik, hadisi, Zeyd b. Eslem’den, o da Ata b. Yesar’dan rivayetle aktarmıştır.
40- “Malik, Muvatta, Azami, cüz:5, s:1314; (Şamile). Malik bu hadisi, İsmail b. Ebu Hakem’den rivayet etmiş. İsmail de bunu, Ömer b. Abdülaziz’den duymuştur. İmam Malik, Muvatta, “Medine”, yahudilerin sürgün edilmesi olayı, hadis:3833-3835-17-18
41- Buhari, Şamile, 1/95, (As-salât Fil-Biyaa) Müslim, Mesacid, h:529-530/19-21; Buhari, h: 435-437; Ebu Davud, Nesai, Darimi, İbn Hibban ilh. Hadisi Malik, Abdullah b. Mesleme’den, o da İbn Şihab ez-Zuhri’den, bu da Said b. Müseyyeb’ten oda Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir.
42- Nuh, 71/26-27
43- İsra, 17/73-75.
44- Kehf, 18/110.
45- Mümtehine, 60/8.
46- Mümtehine, 60/9