Aydın ÜNAL ve Kenan ALPAY’ın katıldığı Mustafa YILMAZ’ın yönettiği “Resmi İdeolojiyi Aşmanın İmkanları” başlıklı panel yoğun bir ilgiyle izlendi.
Söze “Resmi İdeolojiyi Aşmanın İmkanları” başlıklı panelle kendimizi, halimizi konuşacağız diyerek başlayan Mustafa YILMAZ, önce Ankara’dan İstanbul’a kadar zahmet edip gelen Aydın Ünal’a teşekkür ederek başladı.
Konunun hasseten bir kimlik mücadelesi, bir inanç mücadelesi, bir var olma mücadelesi olarak hayata bakan insanları daha fazla ilgilendirdiğine vurgu yapan Yılmaz, konu başlığının vesayetle, resmi ideoloji ile veya kemalizm ile ilgili tartışmalı bir kavram içerdiğinden bahsetti. Ve özetle şunları söyledi:
“Bir takım sözleri söylemekten sarfı nazar eden çokça insan olduğunu biliyoruz. Ama bazı konuları açmak, bazı başlıklara işaret etmek birilerince çok tekin sayılmayabilir. Ama önemli ve bizi yakından ilgilendiriyor. Ülkenin geneline baktığımız zaman şöyle bir şey bazılarının hiç gündemine gelmiyor olabilir. Onların böyle bir derdi de olmamış olabilir. Ama Türkiye'de yaşayan bizler olarak bir taraftan küresel vesayet altında olduğumuzu biliyoruz. Yani küresel Türkiye'de herhangi bir kimlik veya inanç gibi eğilimleri ayırt etmeden maruz kalınan bir küresel vesayetin içerisinde yaşıyoruz. Daha özelde yaklaşık bir asırdır kendini tahkim etmeye çalışan bir iç vesayet altında da yaşıyoruz ve hem küresel vesayetten hem de bu iç vesayetten kurtulmak istediğimize dair bir beyanda bulunuyoruz. Bu vesayetten nasıl kurtulabiliriz? Bunu nasıl geriletebiliriz? Bunun usulü ne olmalıdır? Hangi alanlar olmalıdır? Hangi mevzilerde durmamız lazım? Mevzumuz ve mevzimiz ne? Bunları çokça tartışıyoruz. Dolayısıyla bizim en böyle küresel vesayet malum, şimdi görüyorsunuz çok sıcak bir şekilde yaşıyoruz. Bir barbarlık düzeni var dünyada. Bir devlet başkanını yatağından alabilecek kadar hem güçlü, hem barbar, hem arsız, ahlaksız bir dünya sistemi içerisinde yaşıyoruz. Hemen yakınımızda işte “bir ay ya da 29. gün mü oldu?” Coğrafyamıza bir saldırı var burada. Bütün bunlar aslında bu “Resmi ideolojiyi aşmanın imkânları” başlığıyla alakalı olarak irtibat kurmamız gereken mevzular. Hem küresel vesayet hem iç vesayet aslında birbirini besliyor. Biz bugün resmi ideoloji anlamında bu iç vesayetten kurtulmanın yollarıyla ilgili bir takım sorular sorup cevaplar aramaya çalışacağız.
Şimdi bir mevzuyu teorik olarak, siyasal olarak ifade etmek bir yere kadar anlamlı oluyor. Bunun ötesine geçen tarafta pratik bazı şeylerle karşılaşıyoruz. Mesela geçen hafta hatırlarsanız Manisa'da bir öğretmen tutuklandı, alındı. Sonra bir sürü tartışmalar oldu. Sosyal medyada vesaire gibi. Bu tip olaylarla Mustafa Kemal'i koruma kanunu var. Başka bir takım şeyler var, düzenlemeler var. Bunları aşmak, geriletmek, burada bir inisiyatif almak nasıl olabilir? Yine 10 Kasım'da hatırlayalım Kocaeli’nde Mevlid okutulmuştu mesela. Yani mescitlerimize girip başka bir şey bahsetmeye çalıştılar. Bu tip vakıa ve tartışmalarla pratikte çok fazla karşılaşıyoruz. Bunu geriletmenin yolları ne olabilir? Bu vakıalar karşısında biz Müslümanlar olarak ne talep ediyoruz, ne gündemler oluşturuyoruz, bu gündemlerle ilgili taleplerimizi yeteri kadar dinlendirebiliyor muyuz, sesimiz o kadar çıkabiliyor mu? Aslında bizi farklı olarak ilgilendiren daha yakından hissettiğimiz sorunlar bunlar oluyor” diyen Mustafa Yılmaz ilk sözü Aydın Ünal’a verdi.
Ben bu konuda kısa bir şekilde derdimi anlatacağım diyerek söze başlayan Aydın ÜNAL, belki otuz beş yıl önce buradaki Başakşehirli katılımcılardan bazıları ile görüşmüş olabileceğini belirtti ve özetle şunları söyledi:
Bir ay kadar önce bir yazı yazdım Yeni Şafak gazetesinde. Muhtemelen Başakşehir’de de aynı rotayı çizmek mümkün. Şöyle şeylerle karşılaşıyoruz. Çocuk Atatürk mahallesinde oturuyor, Atatürk sitesinde oturuyor, sabah evden çıkıyor servise biniyor Atatürk bulvarından Atatürk meydanına geliyor. Atatürk heykelinin önünden geçiyor. Atatürk caddesinden Atatürk sokağına giriyor. Atatürk Lisesi'ne ulaşıyor. Bahçede bir Atatürk büstü var. Eskiden andımızı da okuyorlardı. Sonra binanın içine giriyor. Bir Atatürk köşesi var. Duvarlarda Atatürk'ün sözleri var. Sınıfa giriyor. Sırasına oturuyor. Karşısında Atatürk portresi var. Ders kitabını açıyor. İlk sayfasında Atatürk var. Ve işte dersler ilerledikçe daha Atatürk'ün matematiğe verdiği önem, Atatürk'ün beden eğitimine verdiği önem gibi şeyler okunuyor.
Çok samimiyetle hani aşırı tepki gösteren biri olarak değil veya ona tapma derecesindekileri de dikkate alarak değil ama samimiyetle anlamak istiyorum. Biz bunu niye yapıyoruz? Bu ülke bu devlet bunu neden yapıyor? Buradaki amaç ne? Biz çocukları neden böyle formatlıyoruz ve bunun sonucunda bu çocuklar ne olacaklar? Aslında resmi ideolojinin bize dayattığı en büyük mesele bu. Bu çok basit ve çok komik hani kral çıplak hikayesi vardır ya. O soruyu soramıyoruz. Türkiye'de bu soruyu sormak mümkün değil. Bakın Kuzey Kore'de böyle bir şey yok. Kuzey Kore bunu yapmıyor. Zaten şimdiki yöneticinin babası ölünce babası unutuldu. Veya Suriye işte Hafız Esed ölünce unutuldu. Beşar Esed geldi. Başka diktatörlüklere baktığınız zaman da bunu görüyorsunuz. Yani böyle yüzyıllık bir ismi bütün tartışmaların merkezine yerleştiren ona ait olmayan bir ideoloji üzerinden çocukları formatlayan, ülkedeki her yerin ismini bunun ismiyle donatan daha ötesini yapan başka bir toplum yok. Biz bunu neden yapıyoruz?
Ben 10 Kasım'da Atatürk üzerine bir yazı yazmıştım. Tartışma da oldu, 10 Kasım'da yayınlamayalım dedik ama yanlışlıkla internette yayınlandı. Sonra geri çekilince Yeni Şafak, Aydın Ünal'ın yazısını geri çekti filan dediler ama, genel yayın yönetmeni var Hüseyin Likoğlu, “Ha siz böylemi yapıyorsunuz” diyerek bir hafta sonra yayınlayacağımız yazıyı ertesi gün yayınladı. Şimdi o yazı yayınlandıktan sonra tabii çok tepki aldım. Tepkilerin bir kısmı sövgü derecesinde. Yani bu işte cahil kesim sövüyor. Biraz aklı başında olanlar şunu söylüyorlar. “Atatürk olmasaydı ismin Yorgo olurdu. Atatürk olmasaydı sen olmazdın.” Bunları anlıyorsun. Anlıyorsun derken şöyle de bir sorun var:
Bahsettiğim gibi her taraf Atatürk ismiyle dolu. Bu arada anaokulundan başlayan üniversite sona kadar da Atatürk'le ilgili eğitim alıyor çocuklarımız. Üniversiteden mezun oluyorlar. Kemalizm nedir diye sorduğumuz zaman bunu söylüyor işte. Yani “Atatürk olmasaydı senin ismin Yorgo olurdu.” Seviye bu. Düşünün yani kaç yıl geçiyor aradan? On altı, on yedi yıl eğitim veriyorsunuz çocuğa, on yedi yıl Atatürk ve Atatürkçülük ile formatlıyorsunuz. On yedi yıl sonra verdiği cevap “Atatürk olmasaydı sen olmazdın” oluyor.
Ben kısaca bu resmi ideoloji meselesini şöyle formüle etmek istiyorum. Biz Lozan antlaşmasını İstiklal Savaşı'nda elde ettiğimiz zafer nedeniyle imzalamadık. Böyle bir yanılgı var Lozan Antlaşması'yla ilgili. Biz İstiklal Savaşı'nda zafer kazandık, sonra da masaya oturduk, Lozan' ımı imzaladık? Öyle değil. Biz Birinci Dünya Savaşı'nı kaybettik ve mağlup olduğumuz bir savaşın antlaşması olarak Lozan'ı imzaladık. Yani Lozan bizim için bir mağlubiyet antlaşmasıydı. Ve Lozan'la birlikte Türkiye'de rejim değişti. Bu rejimi değiştirenler devrim yaptıklarını iddia ettiler. Ve bu devrimi muhafaza etmek için de bir süre baskı kurmak gereğini duydular toplum üzerinde. Ben bunu biraz makul görüyorum. Hani meşru görüyorum demeyim, haklı görüyorum demeyim ama makul görüyorum. Ben de bir devrim yapmış olsaydım o devrimi oturtmak için bir müddet inisiyatif kullanırdım. Hatta bunu Mustafa Kemal ve arkadaşları değil de o dönem mesela Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak veya ne bileyim Enver Paşa yapmış olsaydı benzeri bir süreç olacaktı. Yani on yıl, on beş yıl boyunca resmi ideolojiyi yerleştirmek için bir baskı süreci oldu. Bütün muhalifler susturuldu, bir kısmı idam edildi ve tasfiye edildi. Basında veya başka ortamlarda hiç kimse tek kelime aleyhte bir şey yazamadı. Ama bunun ilelebet devam etmesi mümkün değil. Dünyanın hiçbir devriminde devam etmedi. Bizde de devam etmesi mümkün değildi.
Tek parti sonrasında bunun yıkılması gerekiyordu. Demokrasiye geçişte en azından bunun ortadan kalkması gerekiyordu. Ortadan kalkmadı. Garip bir şekilde kendini büyüttü yüceltti. Bunda biraz merhum Menderes'in de hatası var. İnönü'ye olan tepkisinden dolayı Kemalizm'i daha da büyüttü. Sonraki darbeler, devrimler bunu bir meşruiyet aracı olarak gördü ve resmi ideolojiyi bu şekilde büyüttüler. Ama asıl sorun resmi ideolojinin ilk kuruluş aşamasında yanlış kurulması.
Çankaya'da sofranın etrafında toplanıyorlardı, sabaha kadar içiyorlardı ve sabaha karşı bir takım çok radikal kararlar alıyorlardı. Bu kararlar toplumun dokusuyla, toplumun tarihiyle, toplumun özüyle, genetiğiyle uyuşmuyordu. Ve bir noktada patlıyordu bunlar. Yani siz camileri kapatırsanız “Ben kapattım” demekle olmuyor. Camileri ya da camilere giden yolları kapatırsanız toplum buna karşı açıktan ya da gizli bir tepki büyütür. Ki büyüttü bu tepkiyi. Ve bu yüz yılı aşkın süre içinde resmi ideolojinin toplum üzerinde oluşturduğu baskıyı yumuşatmak için hiçbir girişimde bulunulmadı. Neden bulunulmadı? Çünkü bu konuları tartışamıyoruz, konuşamıyoruz. Bunları konuşamadığımız için de en temel meselelerimizi halledemiyoruz. Yani devlet toplum ilişkisini çözemiyoruz, özgürlükler konusunu çözemiyoruz. Şu anda en önemli konulardan birisi Kürt meselesi. Bu meseleyi bu ülkede çözmek istiyorsak bizim en başta Kemalizm'i tartışmaya açmanız gerekiyor. Kemalizm'i tartışmaya açmadan bu ulusalcı politikaları tartışmaya açmadan mesela bizim Kürt meselesini çözebilmemiz mümkün değil.
Dindarların her türlü haklarını yerine getirilmeden bu meseleleri tartışmadan mümkün değil. Ve gerçekten de çözemiyoruz, halledemiyoruz bunları. Son olarak şunu söyleyeceğim, resmi ideolojiyi nasıl aşarız? Belki ikinci turda da bunu konuşacağız ama ben biraz da yaşım ilerledikçe artık iyimserleşmeye başladım. Huysuz bir ihtiyara dönüşeceğimi beklerken daha böyle munis bir ihtiyara dönüşüyorum. Ben çok olumlu bakıyorum gelişmelere, Türkiye'deki gelişmelere. Bir şeyler konuşmaya başladık. Yani böyle toplanıyoruz mesela bu meseleleri konuşabiliyoruz. Yani eleştirel olarak otuz tane Atatürk dedim herhalde burada. Eskiden bunu böyle kolayca telaffuz etmek çok mümkün de değildi. Veya çok çok dikkat etmeniz gerekiyordu. Biraz daha rahatız. Yazıyoruz, çiziyoruz.
“Aydın abinin bıraktığı yerden ben de devam edeyim” diyerek söze başlayan Kenan ALPAY, önce Trabzon’dan aktardığı iyi bir haberle söze başladı. 103 yıl önce katledilen Ali Şükrü Bey'le ilgili Trabzon’da geniş kapsamlı bir sempozyum yapıldığının bilgisini aktaran Alpay, Ali Şükrü Bey’in milli mücadelenin en önemli insanlarından, en önemli figürlerinden birisi olduğunu, o dönemde çıkarttığı Tan gazetesinin dönemin fikri perspektifini ortaya koyan en önemli araçlardan birisi olduğunu belirtti ve konuyla ilgili şöyle söyledi: Ve bilindiği gibi Ali Şükrü Bey Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı Topal Osman tarafından kaçırılarak katledildi. Ve sonrasında hepimizin bildiği hadiseler oldu. Ama şimdi biz bu 103 yıl boyunca hemen hiçbir yerde rahmetli Kadir Mısıroğlu'nun başlattığı o tartışmanın dışında Ali Şükrü Bey'i kimin neden öldürttüğünü, Milli Mücadele döneminde yaşanan bu ilk siyasi suikastin aslında Mehmet Akif başta olmak üzere despotik modernleşmeye tek adam rejimine karşı itiraz eden İslamcı ve muhafazakar camiaya dönük büyük bir korkutma operasyonu olduğunu dillendiremedik.
Kenan Alpay sözlerine özetle şöyle devam etti: Cumhuriyet’in kuruluşundaki radikal ve militan modernleşme süreci maalesef anayasayla teminat altına alınmıştır. Ve bu teminat değiştirmeyi değil, değiştirmesini, teklif edilmesini dahi kabul etmeyecek bir tekebbürü barındırmıştır. Öyle bir tuğyan ki, öyle bir azgınlık, öyle bir hegemonya ki herkesi kayıtsız şartsız sadece biat etmeye değil sevmeye de mecbur tutuyor. Aynı büyük biraderin pozisyonunda olduğu gibi. Sadece itaat etmek yetmiyor. Gönülden de ona bağlanmanız gerekiyor. Şimdi bu resmi ideolojinin milli eğitimden medyaya, anayasadan meclise ve siyasete hatta üniversiteye, diplomasiye kadar hemen her yerde baskın bir karakteri var ve siz ne yaparsanız yapın o çizgiyi aşmanıza, o çizgiyi zorlamanıza, o çizgiyi tartışmanıza müsaade etmek istemeyen bir tablo var.
Aslında “resmi ideoloji nedir?” dediğimiz zaman bu basit cümlelerle ifade edilmiş olan şey resmi ideolojidir. Ama bunu eğer milli eğitimde nasıl söyleniyor derseniz anayasadan zaten biliyoruz. Hani “Laik demokratik sosyal hukuk devletidir” diyor. Ama onu da laik demokratik sosyal hukuk devletini “Atatürk ilkeleri ve inkılapları” çerçevesinde belirliyor. Bu çerçeve zaten 1931-1932'de Türk Tarih Kurulu kongrelerinde konuşulmuş, tartışılmış. Netice itibariyle Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde kabul edilmiş. 1937 senesinde de anayasaya konulmuş ve anayasanın temel ilkeleri olarak vaaz edilmiş.
Ama bu tabii ki 1950 yılına gelene kadar, 1946'da biraz bir kırılma, bir yumuşama var ama 50 yılına gelinceye kadar çok militan düzeyde, hatta militer düzeyde topluma dayatılmış. Fakat 1950 yılına gelince aslında Kemalizm ve Kemalist kadrolar çok büyük bir yıkıma uğruyorlar. 1950 Yılında Demokrat Parti'nin kazanmasıyla beraber Kemalizm artık eski radikal militan, marjinal siyasetini topluma dayatamayacağı öngörüsüyle hareket etmeye başlıyor ve bir süre sonra işte 60 ihtilalinde revize ediliyor. Sonra araya başka bir takım arızalı tipler Talat Aydemir işte 22 Şubat'ta filan darbe girişimleri var. Sonra bir 12 Mart, 9 Mart hikayesi var. 12 Eylül'den 28 Şubat’a uzanan dayatmalarla bugünlere geliyoruz.
Lakin Kemalizm bugün çok yaygınlaştı. Fakat bu yaygınlaşma kökteki kemalizm değil ya da Mustafa Kemal'in nutukta ya da yazılı ya da fiili teamüllerine dayalı olarak inşa edilen kemalizmiyle aynı değil. Bugünkü kemalizm aslında bir Pop-Kemalizm. Yüzeysel, sığ, eklektik ve her türlü renge girmeye müsait konjüktürel bir kemalizm var. Yani bugün herkesin kemalist olması, arabaların arkasında bir takım yerlerde bunların yazması biraz reklam kültürünün dalgası. O reklam kültürünün dalgası da hatırlarsanız Koç Holding'in meşhur reklamlarıyla başladı ve hani “Olmasaydın olmazdık” hikayesi sonra 1938'in sonundaki 8'in devrilip bir sonsuzluk işaretine dönüşmesi…Bu Kemalizm'e ilişkin anlatılan hikayeler daha çok nostaljik, geçmişe öykünme, vefa duygusu gibi bir takım karakterler kazanmaya başladı. Sonra Vakıf Bank'ın, Ziraat Bankası'nın, Türk Hava Yolları'nın, Türkcell'in ve benzeri bir takım kamu kurumlarının gazetelere, televizyonlara vermiş olduğu o kısa film mesabesindeki reklam filmleriyle beraber Kemalizm bayağı güzel, hoş, hepimizin böyle özlem duyduğu, minnet duyduğu, rahmetle andığı bir geçmişe dönüştü. Ama tabii ki işin aslında esası başka. Fakat kötü olan şu ya da iyi olan şu, bugün Kemalistlerin bile çok marjinal olanları hariç o günleri hatırlamak ve hatırlatmak istemiyor. Yani kimse “Tanrı uludur” ya da “Tengri uludur” meselesini hatırlamak ve hatırlatmak istemiyor.
Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken bir İslam Cumhuriyeti ve bir İslam devleti olarak kurulmuştur. Laikliğin anayasa girişi 1937'dir ve sizin bugün “Laik demokratik sosyal hukuk devleti” dediğiniz ifade 1960 ihtilalcilerinin 1961'de yapmış oldukları anayasada karşılık bulmuştur. Daha önemli bir şey ise, Fransa'nın laikliği kabul ettiği ve anayasaya geçirdiği tarih 1958'dir. 1958'den önce Fransa Anayasası'nda laiklik ifadesi bir ilke olarak belirtilmemiştir. Dolayısıyla her ne kadar bugün Türkiye'de birileri biz Fransa'daki laikliği model aldık demiş olsalar bile benim okuduğum kadarıyla gerçekten bugün burada laiklik adını ortaya konulan tecrübeler Allah şahit Fransa'da ortaya konulmamıştır. Fransız Jacobenleri evet bir dönem din düşmanlığı yapmışlardır ama din düşmanlığını buradakiler kadar sistematik ve ileri noktaya taşımamışlardır. Buradaki gerçekten bambaşka bir tecrübedir. Ve daha başka bir şey, hani laikliği evrensel bir değer olarak ortaya koydukları zaman bizim itirazımız şöyle olmaması lazım. Kardeşim tek tip bir anayasa, tek tip bir laiklik yoktur. Bir de Anglo-Sakson laikliği var demek durumunda değiliz. Yani biz Fransız laikliğine karşı İngiliz laikliğini önererek herhangi bir adım atamayız.
Fransa'nın haricinde dokuz tane Fransız sömürgesinde laiklik bir anayasa ilkesi olmuştur. Afrika'daki Fransız sömürgelerinde laiklik bir anayasal ilke olarak bulunmuştur. Bir de onuncu olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde. Peki burada biz bu meseleyi nasıl konuşuyoruz? Biz daha geçmişe dönüp bakacak olursak solculuk diye eleştirdik, masonlar diye eleştirdik, bir dönem Sabetaycılar diye eleştirdik. Bu eleştiriler de günün şartlarına göre belki bir noktada olabilir diyelim. Ama AK Parti'nin ilk dönemlerine baktığımız zaman bürokratik oligarşi denilmiştir. Zaman biraz ilerlemiştir. Kürt meselesi konuşulmuştur. Biraz daha ilerlemiştir Dersim meselesi konuşulmuştur. Zaman biraz daha ilerlemiştir “Ezan” meselesi konuşulmuştur. Başörtüsü meselesi çözülmüştüer. İskilipli Atıf, kaybedilen mezarından bulunup İskilip'e getirilmiştir.
Eğer biz gerçekten de dirayetli olmak cesaretli olmak ve bu resmi ideolojinin üzerimizdeki geçirmiş olduğu deli gömleğini parçalamak istiyorsak o zaman bizzat resmi ideolojinin adı Kemalizm midir, Atatürkçülük müdür, CHP midir her neyse bunu ortaya koyarak, bunu aşmanın yollarını aramalıyız. Ve bu konuda da sütre gerisinden konuşmamalıyız. Yani liberallerin arkasına saklanalım, muhafazakarların arkasına saklanalım. Biz de milliyetçiyiz kardeşim. En çok bayrağı biz çeviriyoruz. Vallahi biz vatanseverlik konusunda kimseye efendim şey bırakmayız falan gibi. Bu tür şeylere hiç gerek duymaksızın kendi öz güvenimizle bunu ortaya koymamız gerekir. Ve burada ben modern, seküler muskalar takmadan konuşmak taraftarıyım.
İlk tur konuşmalarından sonra Mustafa YILMAZ “Zihnimizi toparlayan bir zemin oluştu ve dertlerimizin ne olduğunu biraz hatırladık” diyerek yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuza dikkat çekti ve “Her günün fıkhı değişiyor. Her çağın fıkhı değişiyor. Fakat başka şeyler var bugün. Mesela ben kendi çalıştığım sektörden örnek vereyim. Sağlıkçıyım ben. Bir hastanede yoğun bakımlar yetersiz, yoğun bakım açılacak yani. Bunu çok yaşadığım için söylemek istiyorum. 4 yataklı ya da 6 yataklı yoğun bakım kuracağız. 4 tane yatak koymuşuz veya 6 tane, 8 tane. İmkanlarımıza göre. Hemen bunun için bir tören tertip ediliyor. Kaymakam ya da vali yardımcısı çağırılıyor. Yani burası yoğun bakım... Hemşire, doktor, hasta başlıyoruz İstiklal Marşı okumaya ve Atatürk ve silah arkadaşları için bir dakikalık saygı duşunda bulunmaya. Veya ben tarıma meraklıyım, aracılık kursu falan alıyorum. Tarım Bakanlığı arıcılık kursu veriyor. Köylüleri toplamış. Hadi bakalım İstiklal Marşı okuyalım. Böyle bir saygı duruşunda bulunalım bir dakika. Gerçekten komik ama bu bir inadın devam ettiğini gösteriyor. Bu çok oluyor. Doktorlar toplanmış anestezi ile ilgili gündemi konuşacaklar. Bir hoca çağrılmış. Hadi bakalım bir saygı duruşundan bulunalım. Akıl dışı bir süreç var” ifadelerinde bulundu.
Aydın abi en başta girişte söyledi. Kemalizm'i konuşmadan Kürt meselesini çözemezsiniz. Bu konunun başka kimliklerle, başka inanç ve ideolojilerle de ilgili boyutları var. Aydın abi sadece gazeteci değil, biliyorsunuz. Siyasi bir yanı var, geçmişi var. Ve siyasetin merkezinde. Yani çok önemli metinler yazmış kaleme almış. Bizim o meydanlarda dinlediğimiz metinlerin altında imzaları var. Bir bağlama ulaşmak istiyorum. 15 Temmuz sonrasında konuştuğumuz bu mevzu başka bir hal aldı. Milliyetçilik, kemalizm, muhafazakarlık, dindarlık birbiriyle geçişli bir hale geldi. Tuhaf bir kimlik karmaşası. AK Parti'li başörtülü kadınlar hep beraber Anıtkabir’e gittiler. Bu insanları sahada böyle davranışlara iten nasıl bir kimlik? Biraz mevzuyu aşmaya yönelik olarak, sizin pratikte Ankara tecrübenizle Ankara gazeteciliği tecrübenizle mevzuyu derinleştirebilirsek memnun olurum.
Aydın ÜNAL, ikinci turda özetle şunları söyledi: Çankaya sofrasının etrafında sabaha karşı kafalar iyiyken bir karar veriyorlar. Diyorlar ki Türkiye'nin istikameti Türkçülük olmalı daha doğrusu ulusçuluk olmalı. Kemalizmi ancak buna sığdırabilirsiniz. Ümmetçilikle uyuşmayan, Türkiye'nin İslami yapısıyla uyuşmayan Türkiye'nin renkleriyle uyuşmayan bir karar alınıyor ve yüz yılı aşkın bir süredir bu karar zulümden başka hiçbir şey üretmiyor. Bugün de ısrarla bunu ayakta tutmaya çalışıyorlar. Kemalizm çerçevesi belli olmayan çizgileri belli olmayan, içeriği belli olmayan bir ideoloji. İdeoloji bile değil, bir inanç sisteminin yaşam tarzı. “Yurtta sulh cihanda sulh” mesela. Çok genel bir ifade. Biraz incelesiniz. Bütün devlet başkanlarının tarih boyunca benzeri bir cümlesinin olduğunu görürsünüz. Yani Hitler'in bile muhtemelen benzer cümleleri vardı. Ulusçuluk da Batılılaşma da her ikisi de iflas etmiştir. Her ikisinin de Türkiye'ye çok ağır bedeller ödettiğini biliyoruz. Yani ulusçuluk mesela Kürt meselesini doğurmakla bedel ödetmiştir. Diğer taraftan batılılaşma toplumun dokularıyla uyuşmadığı için özellikle Müslümanlarla uyuşmadığı için orada bir zulüm üretmiştir.
Şimdi bizim bu kısırdöngüden çıkmamız gerekiyor. Yani bu ülkenin yegane sorunu Kemalizm'dir. O çerçevesi olmayan herkesin kafasına göre yorumlandığı ve herkesin bir baskı aracı olarak kullandığı Kemalizm'dir. Biz bu meseleyi konuşamazsak tartışamazsak bu ülkenin hiçbir meselesini halledemeyiz. Şimdi bakın İran'a saldırıyorlar, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail işin içinde petrol var. İşin içinde İsrail'in güvenliği var. Ama Batı’nın yıllardır ve bugün İran'a söylediği şu. “Bizim çizgimiz dahilinde ol. Bize uyum sağla. Bize boyun eğ. Eğer bize boyun eğmezsen sana ambargo uygularız, gücümüz yeterse gelir seni bombalarız, sana saldırırız. Senin rejimini değiştirmeye çalışırız.”
Bunu bize de yaptılar, Osmanlı'ya yaptılar, Birinci Dünya Savaşı sonrası biz Lozan'a imzaladık. Yani biz orada teslim olduk. Şimdi bakacağız İran uluslararası sisteme dahil olmadı ama şimdi teslim olacak mı olmayacak mı? Göreceğiz. Ben hep şunu söylüyorum. Bugün mesela eğitim sistemindeki bu Kemalist formatlama, anlamsız formatlamayı kaldırın. Türkiye'de bu anlamda işte Kenan Hocam'ın ifade ettiği o değişimleri, devrimleri yapın; o zaman İstanbul'dan geriçekilen İngiliz'in geri döndüğünü görürsünüz. Çünkü bizi İngiltere'ye bağımlı kılan bizi Avrupa'ya bağımlı kılan, bizi Amerika'ya bağımlı kılan bir urgandır, bir iptir. O da Kemalizmdir. Yani hiçbir işe yaramıyor ama bizi orayla irtibatlı tutuyor. Siz onu eleştirmeye başladığınız zaman aslında o irtibatı eleştiriyorsunuz. Bundan içeridekiler de rahatsız oluyor, dışarıdakiler de rahatsız oluyor. Fakat dediğim gibi umutsuz değilim.
Anadolu'da bir sürü üniversite açtık. Çok eleştirdiler. Bunlar ne iş yapacak? Sosyal bilimlerde inanılmaz güzel işler yapılıyor bu üniversitelerde. Belki fizik, kimya, matematik, biyoloji burada çok şey göremezsiniz ama ilahiyat alanında, felsefe alanında, sosyoloji alanında çok güzel eserler çıkıyor ortaya, edebiyat alanında. Oradaki akademisyenlerimiz çalışıyor, ciddi bir bilgi birikimi oluşuyor. Mesela benim iddialarımdan birisi şu, 1950'lerden itibaren Türkiye'de sermaye yapısı böyle ufak ufak değişmeye başladı. Devlet teşviği ile TÜSİAD yani İstanbul burjuvazisi sermayeyi ve iktisadı elinde tutuyordu. Tablo 1960’lara doğru ufak ufak değişmeye başladı. Hatırlarsanız 1990’larda Anadolu Kaplanları çıktı. Anadolu Aslanları çıktı. Onların etkisiyle Refah Partisi o zaman iktidara geldi. Ardından AK Parti iktidara geldi. Ve şu anda ekonomik güç eğilimi yüzde 60’a yüzde 40 seviyesine geldi. Yüzde 60 İstanbul sermayesi, yüzde 40 Anadolu sermayesi. Hatta TÜPRAŞ ile ilgili tartışmaları da gördüm. Koç TÜPRAŞ'tan da çıkıyor veya çıkmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin en büyük şirketlerinden birisi. Mesela o da eğer muhafazakarların eline geçerse neredeyse 55’e 45 gibi bir oran olacak Türkiye'de. Bu çok büyük bir devrim. Bunu artık geri çeviremezsiniz.
Ya bu kadar başörtü de işte TikTok'ta şunu yapıyorlar, ne bileyim Anıtkabire gidip fotoğraf çektiriyorlar. Yani büyüdükçe böyle sorunlar ortaya çıkıyor. Hayati öneme sahip değil. Ama önemli olan şu, Türkiye'nin her yerinde başörtülü kadınlar var, çalışıyorlar ve başörtüsüne sahip çıkıyorlar. İşte hafızlar var. Binlerce hafız yetişti. Arapça bilenler, Çince bilenler, Rusça bilenler, Paris'i, Berlin'i, Londra'yı görmekten ziyade gidip işte Afganistan'ı gören, Pakistan'ı gören, Çin'i, Hindistan'ı gezen gençlerimiz var. Bunlar Türkiye'yi değiştirecekler. Bunlar Türkiye'yi dönüştürecekler. Bunlar tarihi yeniden yazacaklar. Bunlar daha cesur olacaklar. Ve biz teorik tartışmaları yaptıkça, bu işin güç planını da hesaba kattıkça ben bu dinamiğin değişeceğini kökten değişeceğini düşünüyorum. Yani Kemalizm er ya da geç yıkılacak. Yıkılmaya mahkum zaten. Başka çaresi yok..
Anayasanın dördüncü maddesini değiştirdiğimiz zaman ilk üç maddeyi değiştiremiyor muyuz biz? Yani tartışmalı. Bence orada bir açık var. Değiştirilemeyeceğini söyleyen maddeyi değiştirilemeyen maddeler arasında almayı unutmuşlar.
En önce bu ülke benim. Evet en çok konuşması gereken, tasarrufta bulunması gereken fikir üretmesi gereken benim. O zaman bu anayasa değişecek öyle ya da böyle değişecek. Kürtleri de kucaklayan başka etnik kökenleri, din mezhebi kökenleri de kucaklayan bir anayasa yapılacak. Bu ülke ancak o zaman huzura kavuşacak. Aksi takdirde bize huzur yok. Ama ben dediğim gibi umutluyum. Bunu aşacağız, aşılacak.
Kenan ALPAY, ikinci turda özetle şunları söyledi: Hükümet bu Ergenekon Balyoz süreci yaşanırken 12 Eylül'le ilgili bir dava açıldı ve 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren'in şahsında 12 Eylül davasında yargılandılar ve mahkum edildiler. Şimdi 12 Eylül cuntası yargılanıp mahkum edilmişken rütbeleri sökülmüşken 12 Eylül cuntasının topluma dayatmış olduğu Anayasayı ölümüne savunmak ya da ona dönük eleştirileri savuşturma mahiyetinde bir takım böyle taktikler, stratejiler yürütmek hakikaten akıl alır gibi değil.
Ama netice itibariyle Türkiye'de bu işler biraz gündem oluşturulmasıyla ilgili bir şeydir. Hakikaten bu konuyla ilgili de camiamızın üzerine düşen sorumluluklar var. Çünkü bugün 12 Eylül'ü kendilerine karşı yapılmış olduğu ve İslamcıların desteklediği iftirasıyla propaganda yapan sol cenah, diyelim ki cenah CHP'sinden en radikal soluna kadar bütün bu propagandaları yapan sol cenah var. Hatırlayalım 2010 senesinde 12 Eylül anayasasında kaç madde değişiyordu? 42 Madde mi değişiyordu? 42 Madde değişmesin diye kıyametleri koparttılar ve bir blok olarak hareket ettiler. Ama o dönem %58'lik bir toplumun desteğiyle bu anayasa değişmiş oldu.
Aslında kamuoyuna dönük genel hikayenin şu olduğu kanaatindeyim. Gerçekten kazanımlarımız çok ve bu kazanımlarımızla karşılaştığımız zaman şükretmeliyiz. Ama bununla beraber bizim üzerimize düşen en önemli vazife hayrı çoğaltmaktır. Şerri olabildiğince azaltmaktır. Yani bugün eğer meydanlarda, caddelerde, okullarda, spor salonlarında yani bir kişi yüceltiliyorsa, bu kişiye bilerek, bilmeyerek ilahi, rabbani bir takım sıfatlar atfediliyorsa yani onun kurtarıcı olması, kurucu olması, rahmetle, minnetle, anılması onun oluşunu bizim oluşumuza bağlama vesaire gibi bir takım şeyler atfediliyorsa, o ister diyelim ki kendisini topluma mistik bir şeyh olarak kabul ettirilen bir kişi olsun, isterse bir devletin filan kadar zaman yöneticiliğini, cumhurbaşkanlığı yapmış bir isim olsun. Biz Allah tarafından reddedilmiş, zemmedilmiş, lanetlenmiş bir karaktere, bir söyleme, kim tarafından neşet ederse etsin karşı çıkmakla mükellefiz. Dolayısıyla firavunlaşmanın, nemrutlaşmanın, Ebu Cehilleşmen'in 2025, 2026, 2028, 2030 hangi sene olursa olsun, temsilcisi kimse, ona karşı biz sözümüzü söylemekle mükellefiz. Bunun için de yapılacak şeylerden bir tanesi, nasıl ki Resulullah Aleyhisselam tebliğine devam ederken, davetine devam ederken, sık sık önceki resullerden örnekler verilerek, geçmiş dönemlerde yaşanmış bazı tecrübelere atıflar yapılmışsa, bizim de esasen tarih algısını yeniden toplum mevziinde inşa etmek gibi bir görevimiz var. Yani bugün hain diye karalanan, yaftalanan insanların hain olmadığı, kahraman olarak takdim edilen, pazarlanan insanların da söylendiği gibi kahraman olmadığı ile ilgili bir şeyler yapmalıyız. Bunun için de aslında provokatif bir takım girişimlere gerek yok. En uçlardan böyle her şeyi reddeden, her şeyi efendim tartışan her konuyu tartışmaktan zevk alan bir pozisyon sergilememiz gerekmiyor. Bence özgüven içerisinde sakin, sükunetli ama sözünde kararlı ve gerekirse o sözün bedelini ödemekten de imtina etmeyecek bir duruşa ihtiyacımız var.
Bize Türkiye’deki akademi de Nutuk’u okumayı tavsiye ediyor. Nutuk'un neyini okuyacağız arkadaş? Yani orada burayı yazılmış bir takım telgraflar, tamimler, efendim oradan buradan gelen şeylere cevaplar. Her bir kısmında da Kazım Karabekir başta olmak üzere, 1924-1925'ten itibaren Mustafa Kemal'e itiraz eden bir takım insanlara, özellikle de askerlere dönük, generallere dönük, Mustafa Kemal'in itham edici, ilzam edici, tahkir edici bir takım sıfatlarla saldırdığını görüyoruz. Halbuki Nutuk da kritik edilebilir. Ve Mustafa Kemal'in etrafındaki insanlar da kritik edilebilir. Ama biz Mustafa Kemal'in etrafındaki insanlar deyince aklımıza bir tek İnönü geliyor. Bir de biraz Dersim hikayesinden dolayı Sabiha Gökçen geliyor. Ama onda yanlış bir bağlamda, işte acaba annesi Ermeni miydi? Yetimhaneye terk edilmiş miydi filan? Ya önemli değil ki o. Yani bu manevi kız müessesesi nedir? Yani bu kadın Dersime gönderilirken hangi amaçlarla, hangi misyonlarla gönderilmiştir? Buna ilişkin bir şeyler söylemek gerekir ama başka isimleri de tanıtmak lazım. Yani örneğin Recep Peker nedir? Kimdir? Ne yapmıştır? İnkılap dersleriyle ortaya koyduğun ideoloji nedir?
Ben burada Aydın abiden biraz farklılaşıyorum. Resmi ideoloji Recep Peker'in İnkılap dersleri kitabında çok net bir biçimde Ankara Üniversitesi'nde verilen seminerlerde kendisini göstermiştir. Şeref Aykut'un Edirne Milletvekili Kemalizm kitabında çok net bir biçimde kendisini göstermiştir. Yine aynı şekilde Munis Tekin Alp'in yani Mois Kohen'in yine Kemalizm kitabı bunu net bir biçimde göstermiştir.
Ahmet Mumcu'nun bütün üniversitelerde okutulan İnkılap Tarihi kitabı. Herhalde 45-50 yıldır bu kitap okutuluyor. En başta diyor ki “Atatürkçülük milliyetçilik” değildir. Tamam da bu kafataslarını kim ölçmüştü hocam? Şu kadar sene siz mezarlardan insanların, Mimar Sinan'dan Allah rahmet eylesin başlamak üzere, kafataslarını çıkartıp Brokisefal mıdır, Drokisefal mıdır diye ölçen kimdi?
Adnan Menderes'in Demokrat Parti döneminde yaptığı en önemli yanlış İnönü'ye karşı Kemalizmi çıkartmasıdır. İnönü'ye karşı Atatürk'ü öne çıkartmasıdır. Bugün de yapılan en büyük yanlış “Görüyor musun kardeşim ya koskoca Atatürk'ün partisi kimlere kaldı? Yani şu Özgür Özel'e mi kaldı bilmem neye mi kaldı” gibi serzenişler söz konusu. Yani “Atatürk'ün partisine yazık ediyorlar gibi şeyler.” Dolayısıyla yani Atatürk'ün partisinin başına gelen her şey iyidir, hoştur da fakat niye oluyor bu işler diye bir siyaset üretmek aslında siyasetsizlik olarak, bir acziyet olarak kendisini göstereceği için, bunları en azından yazar, çizer, konuşan insanların daha rahat konuşması gerektiğini düşünüyorum.
Mustafa YILMAZ, soru cevap kısmında Aydın ÜNAL‘ın “Bir sataşma var, onu cevaplamak istiyorum” dediği için ilk sözü Ünal’a verdi.
ÜNAL, “Resmi ideolojinin temelleri kemalizme dayanmıyorsa kemalizmin ne olduğunu pratik hayatımıza etkilerini ortaya koymadan ve bu olguyu tanımlamadan bununla nasıl mücadele edilecek?” sorusuyla beraber şöyle bir açılımda bulundu: Kenan Abi, Kemalizmin ciddi bir teorik altyapısı olduğunu iddia etti. Recep Peker dedi, Falih Rıfkı dedi… Bunlar sosyalizmde olduğu gibi, liberalizmde, faşizmde olduğu gibi biz de ortaya bir çerçeve çıkartalım dediler. Sağlığında da Mustafa Kemal buna müsaade etmedi veya onay vermedi. Tabii ki Kemalizm üzerine binlerce kitap var. Bir sürü insan yazdı bununla ilgili. Hiçbirinin kritiği yapılamadı. Türkiye'deki asıl sorun bu. Hatırlar mısınız bilmiyorum. Onu eleştiren birisi sonra “Mabudumuz Atatürk” diye bir yazı yazmıştı. “Mabudumuz Atatürk” başlıklı bir yazı yazıyor. Evet. “Tanrımız Atatürk” diye yazı yazıyor kendisini affettirmek için. Tabi. Yani anlatmak istediğim şu. Hafif bir eleştiri yapıyorsunuz. Öyle bir üstünüze geliyorlar ki. Kendinizi affettirmek için dinden çıkmak zorunda kalıyorsunuz haşa. Allah korusun. Sabahattin Ali'yi mesela böyle katlettiler.
Araya giren Hamza Türkmen, “Bu resmi ideolojiyi Kemalizm'e eşitlemek ne kadar doğru? Resmi ideoloji daha önce de Lozan'la başlamıyor mu?” sorusunu yöneltti.
“Benim de söylemek istediğim bu” diyen Aydın ÜNAL, kemalizm ile ilgili teorik çalışmaların ciddi bir kritiği yapılmadığı için onların havada kaldığını belirtti. Biraz 60'larda, 70'lerde Sol Kemalizm bu konuda ciddi bir teori oluşturmaya çalıştı. Ama Birikim Yayınları bir proje dahilinde mesela bu Kemalizmin literatürüne karşı ciddi eleştiriler yaptı, bununla ilgili çok da eser yayınladılar. Kendileri de Kemalist olmalarına rağmen niye yaptılar onu bilmiyorum.
Benim Kemalizm tanımım şu, bir ideoloji olmadığını söylemeyeyim. Bu bir inanç sistemi, bu bir yaşam tarzı. Diğer bütün ideolojilerden ayrılan, daha doğrusu özgün olan iki yönü var. Kemalizm dediğimiz şey aslında bir ümmet toplumundan bir ulus toplumu çıkarmaya çalışması. Yani bir ümmetten ulus çıkarmaya çalışıyor Kemalizm. İki müslüman bir toplumu batılılaştırmaya veya laikleştirmeye çalışıyor. Bu iki konu çok temel. Sonradan başka ülkelerde denildi ama ilk defa bizde denildi. Bir, ümmetten ulus çıkarmak. Ve Müslümanlardan laik bir toplum yaratmak.
Lozan öncesi süreçte Osmanlı'nın son dönemindeki tartışmalara Kemalizm kesin bir cevap verdi. Ulusculuk ve laiklik. İkisi de tutmadı, ikisi de patladı. Yani “Ümmetten Ulus Çıkarma Projesi” en başta Kürt meselesinin ortaya çıkmasıyla olmayacağı anlaşıldı. Laiklik meselesi zaten Türkiye'nin dokusuyla uyuşmadı. Ama bunlar hiçbir zaman revize edilmedi. Hala da diri tutulmaya, ayakta tutulmaya devam ediyor. Kemalizm ve resmi ideoloji bence bu iki ayak üzerinden yürüyor. Milliyetçilik ayağı ve laiklik ayağı üzerinden. Ama Müslüman toplumda milliyetçilik, Müslüman toplumda laiklik özgün şeyler değil. Bunlarla teorik anlamda, pratik anlamda mücadele ettiğimiz zaman zaten bu iş ortadan kalkmış olacak.
Aydın ÜNAL, “Resmi bir kuruma atananlar birden Atatürkçü oluyorlar; ya da derli toplu Kemalizm eleştirileri Kaypakkaya, Başkaya, Nişanyan, Altan gibi yazarlarla seküler kesimden çıktı. Dindarlar sadece dedikodu yapmıyorlar mı?” sorusunu ve benzer konuları yaşadığı enaktodlardan örnekler vererek cevaplandırdı.
Sorulara toplu cevap veren Kenan ALPAY, “Dendiği gibi hep kötü olanı gündemleştirmeye alışmışız; bir de iyi giden şeyler var” vurgusundan sonra özetle şunları söyledi: Fiiliyatta olan iyilikler sözde olan iyilikleri çok çok aşmış dutumda. Düne nispetle daha iyiyiz. Örneğin Kemalizm ya da resmi ideoloji ve onu temsil eden insanlar için Orta Doğu bir bataklığı ifade ederken, Araplar bir ihanetin nesnesi olarak sürekli yerin dibine batırılırken, biz bugün Şam-ı Şerif'e büyük elçi atıyoruz. Ve Ahmet Şara ile ve oradaki tırnak içerisinde İslamcı radikal diye tasvir edilen Amerika'nın başına ödül koyduğu insanlarla biz savunma iş birliği anlaşmaları yapıp acaba Şam'ı, Halep'i, Humus'u nasıl imar edeceğimizi konuşuyoruz. Ve bugün ülkenin hemen her yerinde vakıflar, dernekler, hatta okul aile birlikleriyle buralarda inşaat faaliyetlerine girişenler var. Bayramdı veya seyrandı orada iş yapıyorlar. Yani bunları gerçekten görmek lazım. Ama kötü olan şu:
Bizim en önemli zaafımız çok çabuk demoralize oluyoruz. Yani sosyal medyada gördüğümüz bir haber ne bileyim olumsuz bir görüntü. Bizi çok çabuk yıkıyor. Burada dirayetli, ferasetli hareket etmek icap eder. Yani biz güçlenen bir dalgayız. Onlar işte “Adım adım şeriat geliyor” diyorlar. “Yok kardeşim adım adım gelmiyor. Vallahi koşarak geliyor yani siz geç kaldınız” dememiz icap eder. O yüzden geçen ay Ramazan'dan birkaç gün önce sendikalar bir araya geldiler. Barolar bir araya geldiler. Laiklik bildirgesi yayınladılar. Değil mi? Bildiğimiz şeyler yani işte karanlık güçler efendim gericiler şunlar bunlar falan ama tabii gerçekten de herhangi bir etkisi de olmadı. Bundan sonra olma yönünde de çok ümitvar değilim onların adına. Onlar daha çok mahcup olacaklar.
O yüzden Aydın abi mesela hafızlar meselesine de bir örnek verdi. Bu önemli. Ülkenin dört bir tarafında bugün evet gençlere ilişkin çok çabuk yargılar söyleniyor. Hani boştu, geleceği efendim yoktu. Tembeldi, dijital bağımlısıydı vesaire vesaire. Ama gençlik bundan ibaret değil. Yani kitlelerde bu türlü zaaf var. Dünyanın her tarafında var. Gönül ister ki hepsi böyle dinamik gerçekten atılgan, sapasağlam gençler olsun ama olmuyor. Demek ki orada gençlerin değil, daha çok annelerin, babaların kendilerini gözden geçirmesi gerekiyor. Yani okulda öğretmenin anlattıklarına müdahale etmeyen, onu takip etmeyen veliler çocuklarını kamu malı olarak nı görüyor? Oysa biz öğretmene de, okulun idaresine de, müfredatına da “Yok oçocuk benim çocuğum; benim çocuğum kamu malı değildir. O benim çocuğum. Onun inancına, onun ahlakına siz herhangi bir olumsuz tesirde bulunamazsınız” diyecek bir tavır ortaya koymak gerekir. Bunu yapmıyorsak burada sorumluluğumuz var demektir.
Programdan sonra panel konuşmacıları dernek mescidinde erkek ve hanımların katıldığı konuyla ilgili diyaloga ve aktif bir müzakereye geç vakitlere kadar devam ettiler.
Haber: M. Suyuti Dindar
Foto: Fatih Ak