Referanduma doğru bazı siyasal parametreler üzerine

Süleyman Seyfi Öğün

Modern dünya, teb'a ile siyaset arasındaki kadim mesafelendirmeye karşı bir itirazdan neşet etmiştir.

Bu itirazlar önce egemenliğin seçkinler arasında nasıl paylaşılacağı gibi pratik bazı zorunluluklarla başlamış, daha sonra, teb'anın daha aşağı kesimlerine sirayet ederek, meşruluğu odağa alan bir eksende ilkesel anlamda dönüşüm geçirmiştir. Şöyle özetleyelim: İlkesel olarak bakıldığında teb'ayı içine almayan, onunla şu ya da bu şekilde bağ kurmayan siyasetlerin modern dünyada yaşama şansı yoktur.

Habermas'ın ifadesiyle "devletin toplumlaşması" ve "toplumun devletleşmesi" olarak kavramlaştırılan bu süreçler çok çetindir. Çetindir; çünkü eğer teb'ayı referans alırsanız, kaçınılmaz olarak kültürel durumlarla yüzleşirsiniz. Kültürel durumlar ile siyasal akıl yürütmeler arasında, deyim yerindeyse tam bir kan uyuşmazlığı mevcuttur. Bu yüzdendir ki modernlik siyasal durumlar ile kültürel durumlar arasında doğrudan ilişkiler kurmaz. Ya teb'ayı kültürel durumlarından arındırır ya da kültürel durumları organik bir eğretilemeyle bir soyutlamanın konusu haline getirir.

Modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu süreçleri, teb'ayı tam da Rousseaugil eksende "Türklük" ve "paganlık" üzerinden tanımladı. Laiklik ilkesi bu formülün payandası olarak tasarlanmıştır. Bu tanımlama klasik cumhuriyetçi etik itibarıyla organik-siyasal bir mahiyet taşır. Misak-ı Milli sınırları içinde kalan imparatorluk bakiyesi nüfus gözetildiğinde bu formülün karşılık bulduğu ve bulmadığı durumlar mevcuttur. İlkinden başlayalım; Türklük bağı nüfusun kahir ekseriyetinde, konuşulan dil-Türkçe- üzerinden karşılığını bulmaktaydı. Kaybedilmiş topraklardan Misak-ı Milli coğrafyasına göç eden ve muhtelif etnik kökenlere sahip ve farklı anadiller konuşan nüfusların (Çerkes, Gürcü, Boşnak, Arnavut vs.) bu sıfatı benimsemekte zorlandığı söylenemez. Onlar mahrem dünyalarında orijinal kültürlerini şöyle ya da böyle devam ettirdiler. Ama özellikle eğitimin yaygınlaşması ve büyük şehirlere göç sonucunda yeni kuşaklar önemli ölçüde Türkleşti.

Türk kimliğinin sirayet etmede en fazla zorlandığı nüfusun Kürt kökenliler olduğu artık çok açık bir biçimde görülüyor. Güney-doğu ve Doğu'da yoğunlaşan bu nüfus, çetin ve ulaşılmaz coğrafyasında kendi geleneksel yapıları içinde endoktrinasyonların tesirlerinden hayli uzak bir nüfus olarak varlığını uzun yıllar boyunca devam ettirdi. Bu coğrafya merkez için ulaşılmaz olduğu nispette müesses nizam ile günlük hayatını bildiği gibi sürdüren bu kütle arasındaki ilişkiler, karşı karşıya gelinen durumlarda (confrontation) tek dereceli olarak sertleşti. Bu bir bakıma, Hobsbawn'ın incelediği "düzen sağlama" ve "kalkışma" refleksleri arasına sıkışmış bir basit mekaniğe mahkum oldu.

"Türklük" ve "paganlık" parametrelerine oturan siyasal toplum projesinin tutunum dünyasında elbette bürokrat dünya ve orta-sınıf, şehirli meslekler ağı önceliği alır. Ama mesela paganlık parametresi üzerinden bakıldığında Alevi nüfuslar da özellikle Sünni büyük çoğunluk karşısında duydukları tedirginliği hafifletecek bir güvenlik şemsiyesi buldular ve büyük çoğunlukla yeni rejime destek verdiler. Öte yandan paganlık büyük Sünni kalabalıklar itibarıyla son derecede sorunlu bir bağdı. Bu sorun iki noktada tezahür ediyordu. İlk olarak günlük hayata müdahale eden müesses kurucu irade ile ağırlıklı olarak taşraya dağılmış Sünni nüfus arasında. İkinci olarak ise daha yatay bir eksende olmak üzere Sünni çoğunlu ile Alevi azınlık arasında.

'PAGANLIĞIN' YENİDEN ÜRETİLMESİ

Çok partili hayatın avantajları taşralı Sünni çoğunluğun üzerindeki ağırlığı azalttı. Kurucu değerler itibarıyla "Paganlık-Türklük" , tabanı büyük şehirlerde yaşayan ve artık sosyalizan eğilimler kazanmış olan CHP'de devam etti. 1950-1980 arasında bu parti çok sınırlı ve marjinal iktidar tecrübeleri yaşadı. Ama çoğu kez muhalefette kaldı. Merkez sağ partilerin (D.P ve A.P) iktidar süreçlerinde müesses nizamın formülü dönüştürdü ve "mukaddesatçılık", "maneviyatçılık" vb. temalarla anılan "Türk-Sünni" bağı temelinde yeniden yorumlandı. Aradaki askeri müdahaleler ve sol-sağ kavgası olarak sertleşen ve şiddete dönüşen gerilimler bu durumu değiştirmedi. Bu durumu saf bir demokratik gelişme olarak görmek kısmen doğru olmakla birlikte özde yanılgılıdır. Türk-Sünni çoğunluğun vasatlarında gelişen organik mahiyette bir iradenin, çoğunlukçuluğu sağlasa bile çoğulculuğu içermediği ortadadır. Nitekim bu yapının Soğuk Savaş'ın siyaseti bilediği bir ortamda hatıralarda hoş izler bırakmayan totaliter ve otoriter bir siyasal macera yaşadığı biliniyor. 1970'li yılların bunalımlarıyla sıkışan Türk-Sünni taşra dünyası "Milli Görüş" ve "Milliyetçi Hareket" çizgisinde uç veren iki radikalleşme doğurmuştur. Milli Görüş, Sünni bağı diğerini (Türklük) masseden; Milliyetçi Hareket ise Türklük bağını, diğerini (Sünni Müslümanlık) massederek dogmalaştıran birer siyasal radikalizm türetmişti. Aynı bunalım, "Türk-Pagan" formülünün de çatlamasına yol açtı. Buradaki Türk kavramı tasfiye edildi. Formülün elde kalan tek sütunu "Paganlık" ise kaba bir Üçüncü Dünya Marksizmi-Leninizmi-Stalinizmi olarak yeniden-üretildi.

12 Eylül bu aşırılıkların çatışmasından doğan bir bıkkınlığı sömürerek kendisini meşrulaştırdı. Kurunun yanında yaşın da yandığı bir hoyratlıkla aşırılıkları tasfiye etti. Asla "Türk-Pagan" formülüne geri dönülmedi. Bunun yerine, katı bir devletçilik ekseninde Türk-İslam (Sünni) Sentezi inşa edildi. ANAP bu sentezi yeni-liberalizmin gerekleriyle yumuşatarak hayli esnetti.

Ama esas gelişme , tek sütun haline gelmiş "paganlığın" yeniden-üretilmesinde ortaya çıktı. Paganlık yeni-liberalizmin pratikleri içinde önce siyasal muhtevasını boşalttı. Bunu "katı olan her şeyin buharlaştığı" bir tüketim paganlığına dönüşerek yaptı. Paganlığın tüketim üzerinden de-politizasyonu başlangıçta ferahlatıcı bir etki yarattı. Ama gelişmeler bu görece ferahlamayı sonlandırdı. Son çeyrek yüzyıldaki gelişmeler "eksik tüketici" ile "tam tüketici" arasındaki kültürel kavganın siyasete nasıl eklemlendiğini gösteriyor. Bu nasıl oldu? Bir kere tüketim paganlığı; için için "Türk-Pagan" formülünü "Türk-Neo-Pagan" esasta yeniden üretti. "Beyaz Türkler" ifadesi bunun açığa çıkmış halidir. Keynes'in "gölge ekonomi" (para-para ilişkisi) olarak vasıflandırdığı kolaycı kazanç ağı tüketimde patlamış; turizm, hobiler, banliyö hayatları, New Age popüler kültürlerle harmanlanan; ayrıcalıklı, steril bir "Batılı-Türk" imgesiyle bezenen hedonist bir İstanbulin hayatı oluşturdu ve bunu magazinel anlamda işleyerek hegemonik ve modüler hale getirdi. Sözü edilen kültürel çevrenin neo-pagan bir dünyası olduğunu biliyoruz. Sıkıntı, özellikle 1990'lardan sonra gelişen bir başka büyük nüfusun tüketim dünyasında kendi normlarıyla zuhur etmesiyle alakalıdır. Bu, o güne kadar kendi yağı ile kavrulan taşralı "Türk-Sünni" nüfusun, "para-mal-para" ilişkisini kuran reel ekonomik dinamizmiyle eşlenmektedir. İktisatçı Süleyman Yaşar'ın önemli yazılarıyla gösterdiği üzere bu, lümpen "gölge ekonomi" ile dinamik "reel ekonomi" arasındaki bir kavgadır. Bu kavga kamusal hayatta aleniyet kazanan ve "Beyaz Türklerin" "medeni ayrıcalığı" olarak kurduğu modus vivendisi ile uyumlu olan yerleşik tüketim normlarına, atıl görmeye alıştığı taşradaki dinamiklerin "şirk koşmasıyla" kültürelleşmiştir. Sözü edilen gerilimin siyasete yansıması "laiklik" tartışmaları şeklinde olmuştur. Lümpen kapitalizmin hassasiyetleri, kurucu parti CHP ve müesses nizamın askeri-sivil bürokratik kadrolarındaki bir hassasiyet ile birleşerek siyasallaşmıştır. Bu siyasallaşma, taşradaki dinamiklerle bütünleşerek iktidara gelen AKP'nin başarısıyla daha da bilenmiş ve radikalleşmiştir. Dolayısıyla kavga kolayca militaristleşebilen "Türk-Neo-Pagan" siyasal kültürel dünya ile "Türk-Sünni" çevrenin neo-paganlığı arasındadır. Burada ilginç olan MHP'nin dramatik konumudur. Bu partide "Türk-Sünni" nüfusunun oluşturduğu ana akım toplumsallıktan besleniyor. Atalet halindeki taşra 12 Eylül öncesi MHP'nin oy deposuydu. MHP taşranın dinamiklerini iyi okuyamadı. Bu başarısızlığını iki değişkenden birisini, "Türklüğü" aşırılaştırarak telafi etmeye çalışıyor. Bu da onu "Türk-Neo-Pagan" çevrelere müttefik kılıyor.

REFERANDUM 'EVET' İLE SONUÇLANIRSA...

Paganlığın yeniden siyasallaşmasında ikinci önemli kerteriz noktası Kürt sorununa bağlı olarak değerlendirilebilir. Kurucu süreçlerde örselenen ve hoyrat 12 Eylül uygulamalarıyla iyice bilenen, nihayet Çağlar Keyder'in önemli tespitiyle 1990'lardan itibaren geleneksel yapıları çözülen Kürt nüfusun yaşadığı sıkıntılar PKK ideolojisinde ve onun siyasal gücü olan BDP'de giderek keskinleşen bir "Pagan-Kürt" formülüne oturdu. Militarize olan "Neo-Pagan-Türk" siyasal parametresine karşı kendisi de militarist hale gelen ve "Pagan-Kürt" parametresini yükselten bir oluşumdur bu. Bu uzlaşmaz karşıtlığı yumuşatabilecek olan dinamik ise, AKP'ye destekte dile gelen "Kürt-Sünni" parametresinin varlığı. 1930'larda "Türk-Pagan" formül "Türk-Sünni" formülü nasıl devre dışı bıraktıysa; şimdi de tercihini "Kürt-Pagan" esasta yapan PKK ve BDP "Kürt Sünni" formülünü şiddetle karşılıyor. AKP ile BDP arasındaki gerilim ve özellikle önümüzdeki referandum itibarıyla BDP'nin sorumsuzluğu bunun göstergesi. Bu 1930'lu yıllara özgü senaryo Güneydoğu'nun özel koşullarında işleyebilir. Ama nüfus hızla Batı'ya kayıyor. Karar alıcıların bu göç kuşaklarını "Kürt-Pagan" sarmala düşmekten kurtaracak demografik-kültürel siyasetler üretmesini gerekli ve öncelikli kılıyor.

Referandum eğer "evet" ile sonuçlanırsa "Türk-Sünni" denklem militarist hale gelen "Türk-Neo-Pagan" denklemini yenilgiye uğratmış olacak. Bu, müesses nizam ile toplum arasında bir rahatlama doğuracak. Ama kazanan "Türk-İslam" denklem ile tırmanan "Kürt-Pagan" denklem arasındaki gerilimin ne olacağını zaman gösterecek.

ZAMAN