Yeni Şafak / Yasin Aktay
Ramazan aynasında kendimizi görebilecek miyiz?
“Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı…”
Her Ramazan bu ayet yeniden iner hayatımıza. Sadece bir hüküm olarak değil, bir hatırlatma olarak. Yalnızca bir ibadet çağrısı değil, bir aidiyet daveti olarak. Bizi geçmişe, bizden öncekilere; çöllerde, şehirlerde, dağ köylerinde, saray avlularında oruç tutmuş müminlere bağlayan görünmez bir ip gibi uzanır zamanın içinden. Ramazan gelince, insan kendi takviminden çıkıp başka bir zamana girer. Saatler aynı saatlerdir ama zaman başka bir zamandır artık. Aynı şehirde yaşarız ama başka bir iklimde soluk alırız.
Ramazan aylardan bir ay değildir yalnızca; bir kimliktir, bir bağdır, bir akrabalıktır.
Hayat bizi bölüyor. Mesleklerimiz, unvanlarımız, sınıfsal konumlarımız, ideolojik saflaşmalarımız, etnik ve kültürel kökenlerimiz… Hepimiz kendi küçük evrenlerimizde, kendi gündemlerimizin gürültüsü içinde yaşıyoruz. Aramızda görünmez duvarlar var. Aynı sokakta, aynı apartmanda, hatta aynı evde oturup birbirimize yabancı kalabiliyoruz. Aynı ülkede yaşayıp birbirimize yabancı iklimleri, farklı havaları soluklayabiliyoruz, birbirimize dünyalar kadar uzak kalabiliyoruz.
Ramazan geldiğinde bu duvarlar en azından bilinç düzeyinde incelir. Zengin de acıkır, yoksul da. Yönetici de susar, işçi de. Şehirli de iftar saatini bekler, köylü de. Kadın, erkek, genç, yaşlı… Hepimiz aynı vakti kollayarak teneffüs ederiz. Aynı ezanı dinler, aynı suyu içer, aynı hurmayı paylaşırız.
Emsalsiz bir eşitlik tecrübesi yaşanır her yerde. Siyasi eşitlik değil bu; hukuki eşitlik de değil. Kullukta eşitlik, varlıkta eşitlik, Allah’a ait olma hakikatinin tecellisi karşısındaki eşitlik, o tecelliye muhatap olma konusundaki eşitlik.
Oruç, insanın kendi bedenine karşı verdiği en sessiz ama en esaslı mücadeledir. Açlık ve susuzluk, biyolojik komutlardır. Beden “ye” der, “iç” der, “istediğini yap” der. Oruç ise “dur” der. Bu “dur” komutunu hissedebilmek, bunu irade edebilmek insanı hayvandan ayıran çizgidir. İçerden gelen biyolojik komuta direnebilme kudreti… İrade burada başlar.
Bugün her şey hız ve haz üzerine kurulu. Tüket, yetiş, yetiştir, kaçırma, dene, tat, harca… Reklamların dili, piyasanın dili, ekranların dili hep aynı şeyi söylüyor: “İste ve hemen sahip ol.” Ramazan ise insanın eline bir fren verir. “Sahip olma, sabret.” der. “Yemeden önce düşün.” der. “Sus ve konuşulanı dinle.” der. İrade egzersizi dediğimiz şey tam da budur.
Tabii bir de Ramazan tüketimi, iftarın ayrı bir tüketim ve haz endüstrisine dönüşmesi gerçeği var, bunu da göz ardı etmiyoruz. Oruca karşı birileri de boş durmuyor, oruç suretinde gelir. Oruç tutmuyorsak iftar da mı etmeyelim yani, o kadar da gavur muyuz yani? Yine de o bile Ramazan’a hizmet eder, Ramazan’ın bir iklim olarak varlığını ve etkinliğini daha da hissettirir, duymayana duyurur, görmeyene gösterir.
Ramazan sadece bireysel bir ibadet değil, toplumsal bir direniştir aynı zamanda.
Modern dönem boyunca, özellikle bazı ülkelerde, dini hayatın kamusal alandan çekilmesi için büyük çabalar harcandı. Din, özel alana hapsedilmek istendi. İbadet, bireysel vicdana indirgenmek istendi. Oysa Ramazan, kendini saklamaz. Sokakta görünür, çarşıda hissedilir, mahallede konuşulur. Fırınların önünde iftara yetişme telaşı, camilerde mukabele halkaları, yardım kolileri, iftar davetleri… Ramazan, “ben buradayım” der.
Cumhuriyet döneminin en sert laikleştirici politikalarının bile Ramazan’a tam anlamıyla dokunamamış olması tesadüf değildir. Alfabe değişir, kıyafet değişir, eğitim sistemi değişir; ama bir ay boyunca milyonların aynı niyetle kendi biyolojik güçlerine karşı direnme, o gücün komutuna karşı durma (oruç) kararı kolay kolay silinmez. Çünkü Ramazan sadece bir ritüel değil, hafızadır. Nesilden nesile aktarılan bir şuurdur.
Ramazan’ın bu kültürel ve toplumsal kodlarını yeterince çalıştığımızı söyleyemeyiz. Sosyoloji kitapları çoğu zaman sekülerleşmenin çizgisini anlatır. Modernleşmenin din üzerindeki etkilerini sayar. Oysa Ramazan aynasından bakıldığında tablo değişir.
Dindarlık bazı siyasi tutum istatistikleriyle ölçülemez. Oruç, sadaka, iftar sofraları, mukabele halkaları… Bunlar bir yaşam tarzının göstergeleridir.
Ramazan bir atmosferdir. Bir söz olaydır. Kur’an’ın indirildiği ay olması, bu atmosferi daha da derinleştirir. Kur’an, Ramazan’da sadece okunmaz; yeniden işitilir. Tarihsel bağlam tartışmaları bir kenara bırakılır ve ayet, bugünün insanına hitap eder. “Şimdi ve burada” konuşur.
Bu ay, kendimizi okumak için de bir fırsattır.
Ama Ramazan aynası her zaman hoş görüntüler yansıtmaz. Açlıkla terbiye edilen bir kalp, merhametle dolmalıdır. “Bizim fakirimiz varken başkasına niye yardım edelim?” diyen bir dil, orucun ruhunu zedeler. Kendisi infak etmeyen ama başkasının infak etmesini de engelleyen tavırlar, Ramazan’ın merhamet çağrısına ters düşer.
Bir de nostalji meselesi var. “Nerede eski Ramazanlar?” sorusu her yıl yeniden sorulur. Belki de her kuşak kendi çocukluğunun Ramazan’ını özler. Ama geçmişi güzelleştirirken bugünü görmezden gelmek, bir tür şükürsüzlüktür. Her çağın kendine özgü imkânları ve güzellikleri vardır. Bugün cami avlularında kurulan kitap fuarları, gençlerin sosyal medyada organize ettiği yardım kampanyaları, dünyanın dört bir yanından aynı anda paylaşılan iftar sofraları… Bunlar da bu çağın Ramazanlarıdır.
Ramazan sadece bireysel arınma değil, ümmet bilinci demektir.
Gazze’de, Kudüs’te, dünyanın başka mazlum coğrafyalarında yaşananlar Ramazan’da daha derinden hissedilir. Açlığın sembolik tecrübesi, gerçek açlıkların farkına varmamızı sağlar. İftar sofralarımız zengin olabilir; ama bir yerlerde bombaların altında oruç açanlar varsa, Ramazan’ın aynası bizi rahatsız eder.
Bu ay, sadece kendi nefsimizle değil, dünyanın gidişatıyla da yüzleşme ayıdır.
Ramazan bize birliği hatırlatır, ama birliğin eksikliğini de gösterir. Müminler kardeştir diyoruz; fakat kardeşliğin gereğini çoğu zaman yerine getirmiyoruz. Belki de Ramazan’ın asıl çağrısı burada gizlidir: Aynı sofraya oturabildiğimiz gibi, aynı kaderi de paylaşabilmek.
Ramazan gelince dünya biraz yavaşlar. Gündelik telaşların arasından bir boşluk açılır. O boşlukta insan kendi sesini duyar. Kalbinin atışını, vicdanının sızısını, duasının titreyişini…
Ramazan’ı karşılarken, onu sadece bir takvim ayı olarak değil, bir ayna olarak görelim. Kendimize, toplumumuza, tarihimize ve geleceğimize bakmak için bir ayna. Aç kalırken kalbimizi de açalım. Susarken sözümüzü de temizleyelim. İftar sofralarımızı büyütürken merhametimizi de büyütelim.
Çünkü Ramazan gelir ve geçer. Ama ondan geriye ne kaldığı, bizim irademize bağlıdır.
Sarsın bizi Ramazan, tutsun bizi oruç, özgürleşsin varlığımız ve kavuştursun bizi kendimize ve Rabbimize.