Oruç, insanı aç bırakmak için değil; kendine hâkim kılmak için vardır.
Ramazan geldiğinde zamanın ritmi değişir. Gün daha erken başlar, akşam daha ağır iner. Saatler yalnızca vakti değil, insanın iç hâlini de işaret eder. Sahurla uyanan beden, iftara doğru suskunlaşır. Açlık artar. Fakat her açlık insanı derinleştirmez. Bazen yalnızca yorar, bazen sertleştirir, bazen de tahammülsüz kılar. Bu yüzden asıl soru açlığın kendisi değil, açlığın insanla ne yaptığıdır.
İşte tam bu noktada Ramazan’ın temel sorusu belirir:
Ramazan bizi aç mı bırakıyor, yoksa bizi terbiye mi ediyor?
Çünkü açlık tek başına bir erdem değildir. Açlık, ahlâkla buluşmadığında insanı inceltmez; bilakis kabalaştırabilir. Oruç yalnızca mideyle ilgili bir ibadet olsaydı, Ramazan bir diyet ayından ibaret kalırdı. Oysa Ramazan, açlığın ahlâka dönüşüp dönüşmediğini ölçen bir zamandır.
Kur’an bu meseleyi Kurban ibadeti üzerinden son derece açık bir ilkeyle ortaya koyar:
“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; Allah’a ulaşan sizin takvanızdır.”
Yani yapılan fiil değil, fiilin insanda ürettiği hâl belirleyicidir. Et kesilir, kan akar; fakat Allah’a ulaşan bunlar değildir. Ulaşan şey, insanın iç dünyasında oluşan bilinçtir. Bu ayet, bütün ibadetlerin anahtarını verir: İbadet bir araçtır, amaç değildir. Amaç, insanın ahlâkıdır.
Ramazan da bu ilkenin somutlaştığı aydır. Oruç tutulur, namaz kılınır, teravihlere gidilir. Bunların her biri bir edadır. Yapılır, tamamlanır, biter. Fakat eda tek başına yeterli değildir. Eda, toprağa bırakılan bir çekirdektir. Beslenirse filiz verir, çiçek açar, meyveye durur. İhmal edilirse çürür. Burada mesele “tohumu gömmemek” değil; tohumu beslemektir. İbadet, ahlâka dönüşmediği sürece amacına ulaşmaz.
Kur’an bu gerçeği çok eski bir kıssa ile anlatır: Âdem’in iki oğlu.. İkisi de bir “verme” fiilinde bulunur. İkisi de bir şey sunar. Yani ikisi de bir ibadet eder. Ama yalnızca birininki kabul edilir. Demek ki yapmak tek başına anlam ifade etmiyor. Aynı fiil, iki ayrı insan, iki ayrı niyet, iki ayrı sonuç.. Kabul, fiilin kendisinde değil; insanın iç dünyasındadır.
Oruç da namaz gibi bir edadır. Tutulur, aç kalınır, iftar edilir. Fakat oruç yalnızca mideyle ilgili değildir. Oruç, insanın kendini tutma pratiğidir. Açken de ahlâklı kalabilmek, öfke geldiğinde durabilmek, dil sürçmek üzereyken susabilmek.. Oruç, gücü terbiye etmeyi öğretir. Haklıyken susabilmek, cevap verebilecekken vazgeçebilmek.. Ahlâk tam da burada başlar.
Bu yüzden oruç çoğu zaman midede bozulmaz. Asıl kırılma dilde başlar. Bir cümlede, bir imada, bazen bir bakışta.. Aç kalıp inciten bir dil, tutulmuş ama içi boşalmış bir oruçtur. Bakış masum değildir; bakış bir müdahaledir. Bakışını tutamayan, kendini tutmakta zorlanır. Oruç, empati üretmekle yetinmez; sorumluluk üretir. Açlığı hissetmek değil, açlığın yüklediği sorumluluğu taşımak esastır.
Oruç sonunda gelen fıtır, bu yüzden derin bir anlam taşır. Fıtır, fıtrata dönüş demektir; insanın bozulmamış, asli hâline dönmesi.. İlginçtir ki iftar da aynı kökten gelir. Her iftar, küçük bir fıtrata dönüş anıdır. İnsan açlıktan doygunluğa değil; dağılmışlıktan toparlanmaya döner. Ramazan’ın sonunda verilen fıtır sadakası da, insanın yalnızca karnını değil, insanlığını doyurma çağrısıdır.
Fakat modern hayat, insanı sürekli oyalayan bir düzen kurmuştur. Ekranlar hiç oruç tutmaz. Sosyal medya, bitmeyen akışlar, sürekli çağrılan gözler ve zihinler.. Oysa belki de insanın en çok oruç tutması gereken yer tam da burasıdır. Yalnızca bir ay değil; onlarca oruç tutulması gereken alan vardır hayatta. Çünkü insan sapmaya müsaittir. Kimsenin görmediğini düşündüğü yerde, kendine hemen bir gerekçe üretir. Ama Allah’ın onu gördüğünü fark ettiğinde imtihanı kazanır. Bu yüzden dürüst insanları sosyal deneylerde hayranlıkla izleriz. Oysa onlar sadece olması gerekeni yapmışlardır. Bu bile insanın kendisinden ne kadar şüpheli bir varlık olduğunu gösterir.
Ramazan bu yüzden bir önlemdir. Teravih sadece nafile bir namaz değildir. İftardan sonra insanın kendini dağıtmasının önünde bir denge, bir tutunma imkânıdır. Allah kullarına zorluk çıkarmak için değil; onları korumak için ibadetler verir. Bu bir reçetedir. Allah’ın insanla irtibat kurma biçimidir.
Hayat çok çabuk geçer. Allah, belirli zamanlarda insanlara özel imkânlar verir. Ramazan bunlardan biridir. İnsan öğrenen bir varlıktır. Dokuz ay on gün anne karnında başlayan bu öğrenme, doğumla bitmez. Yemeyi, içmeyi, yürümeyi, konuşmayı, neye gülüp neye ağlayacağını öğrenir. Aylarca altını başkası değiştirir; acizdir. Ramazan, insanı bu acziyetle yeniden yüzleştirir. Dakikalar yavaşlar, saniyeler hissedilir. Tıpkı hastalıkta, tıpkı fakirlikte olduğu gibi..
Kur’an’da göklere ve yere itaat teklif edilir:
“İsteyerek ya da istemeyerek gelin.”
Onlar “isteyerek geldik” derler. Ama emanet teklif edildiğinde, dağlar ve yerler bunu kabul etmez; insan kabul eder. Çünkü insan iddia sahibidir. Allah, yalancılarla sadıkları ayırt edileceği bir hayat imtihanı kurar. “Emaneti yüklendin; şimdi bu sorumluluğun gereğini yap.”
Ramazan, bu imtihanın yoğunlaştırılmış hâlidir. İnsan iddiasıyla yüzleşir. Allah insanı zorlamak için değil; kendini fark etsin diye yavaşlatır. Bu yüzden Ramazan’a “hoş geldin” derken, içten içe “daha yeni gitmiştin” diye düşünen bir yanımız vardır. Çünkü Ramazan, insanı kendisiyle baş başa bırakır.
Sonuçta Ramazan bir takvim ayı değildir. Bir ölçüdür.
İbadet bir amaç değil, ahlâka açılan bir fırsattır.
Ramazan, açlığın ahlâka dönüşüp dönüşmediğini sınar.
Asıl soru şudur:
Ramazan bittiğinde oruç tutan bir beden mi kalacak, yoksa kendini tutmayı öğrenmiş bir insan mı?
Ve belki en zor soru: Ramazan giderken biz kim olacağız?