Putin’in Farklı İş Planları

KENAN ALPAY

Bütün yakıcılığına ve aciliyetine rağmen tabiatı icabı meselenin Suriye’yi aşan boyutları var. Rusya ile Türkiye arasında Libya, Gürcistan ve Ukrayna’ya yönelik askeri stratejisi dolayısıyla da ciddi gerilimler yaşanıyor. Bu yüksek gerilim hattına Çeçenistan, Azerbaycan’ın işgal altındaki Dağlık Karabağ bölgesi ve konuşulmasa bile esasen hiç kapanmayan Türki cumhuriyetler üzerindeki SSCB ipoteğini de ekleyebiliriz.

Rusya’yla yakınlaşma ve çözüm bulma tablosu Türkiye açısından iki meseleyle doğrudan alakalıydı: Birincisi 15 Temmuz darbe sürecinde kısmen örtülü ve fakat Suriye’nin kuzey bölgesinde PKK-PYD üzerinden inşa süreci hızlandırılan garnizon devlet tehdidinde büyük oranda Amerika’nın, yardımcı aktör olarak da Avrupa Birliği ülkelerinin üstlendikleri rol Türkiye’yi Rusya’ya doğru itti. Suriye’nin diğer şehirlerinde olduğu gibi İdlib’teki katliamlar da sırasıyla üç aktör rol oynuyor: Rusya, İran ve Esed rejimi.

Önce İdlib, Sonra Diğer Bölgeler

Rusya’nın klasik askeri stratejisi ahlaki ve hukuki hiçbir sınır tanımaksızın yakıp yıkmaya dayalı katliam ve tehcir politikasıyla alan hâkimiyeti sağlamaktır. Halep ve Doğu Guta başta olmak üzere İdlib’e kadar gelip dayanan, Türkiye’nin taraf ve garantör olduğu Soçi anlaşmasını da göstere göstere paspas eden Rusya’yla diplomatik bir uzlaşma yoluyla barış sağlamak hemen hiç mümkün değildir. Türkiye’nin İdlib’teki çatışmasızlık bölgesini koruyamaması demek Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla temin ettiği güvenli ceplerden geriye doğru milyonlarca mülteciyle geriye dönmesi demektir. Rusya ve İran’ın Suriye’de neye, ne kadara mal olursa olsun Esed rejimin bekasından başka bir önceliği bulunmuyor gibi gözükse de bu maliyetin bir sınırı var muhakkak.

İdlib üzerinden Rusya Türkiye’yi test ediyor, sıkıştırıyor ve tahammül sınırlarını zorlayarak iç politika ve kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmaya girişiyordu. Ancak bu çirkin dayatmalara karşı Türkiye yeni bir saha politikası yürürlüğe soktu. Şubat’ın sonuna kadar Esed rejimine mühlet vererek Soçi mutabakatıyla belirlenen sınırların dışına çekilmezse Türkiye’nin bu işi üstleneceği bizzat Cumhurbaşkanı tarafından beyan edildi. Üstelik Esed rejiminin giriştiği saldırılara hem ciddi ve ağır karşılıklar verildi hem de direniş gruplarına lojistik ve mühimmat desteği sağlandı. Sahada durum değişiyor. Neyrab ve Serakib rejim unsurlarından tamamen temizlendi ve tekrar direniş gruplarının eline geçti. M4 ve M5 Karayolu dayatması geri tepti bir nevi.

Rusya’nın daha büyük ve yoğun saldırılar düzenlemesi muhtemeldir. Ancak yoğun bombardımanlara rağmen Esed birlikleri ve İran’ın örgütlediği Şii milisler karada savaşacak ve ilerleyecek güç ve moralden uzaklar. Türkiye’nin hava sahasını kullanamamak gibi bir dezavantajı olmakla beraber omuzdan atılan füzelerin sadece iki kez kullanımıyla tablonun gidişatını nasıl değiştirebileceğinin işaretini de verdi. Kaldı ki, Rusya tarafından askeri birliklere yapılan ve toplamda on beş askerin kaybına sebep olan saldırılar sonrası Türkiye İdlib’e yaptığı askeri sevkiyatın yoğunlaştırdığı gibi mahiyetinde epeyce değişiklikler de yaptı. Uçaksavar sistemlerinin de zırhlı birliklerin yanında İdlib’e intikali Soçi ile belirlenen sınırlardan Esed rejimin çıkarılmasına ilişkin kararlılığın bir emaresi midir acaba?

O Planlar Hep Bizim Başımıza mı Geçecek?

Rusya ile görüşme trafiği çıkmaza girmiş durumdadır. Bu sebeple AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, dün yaptığı açıklamada “Hazırlıklarımız tamam. Süre dolduğunda TSK görevini yerine getirecektir. Harekete geçmek için Sayın Cumhurbaşkanımızın Sayın Putin ile bir araya gelmesi dönüm noktası olabilir” diyordu. Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı Azerbaycan’a giderken ifade ettiği “İdlib’i süratle çözmemiz gerekiyor” ifadesinin yanına doğrudan ve açıkça Rusya’yı suçlayan şu cümleleri de koyalım: “Bütün Rusya, Esed rejimi güçlerine en üst düzeyde desteği veriyor. Hava kuvvetleri noktasında desteği veriyor, bunun tespitleri elimizde. Bizim burada 911 kilometre sınırımız varken biz böyle bir mücadelenin içinde olmayacağız onlar mı olacak? Biz bu mücadelenin içinde olmaya mecbur değil mahkûmuz. Bütün bu tacizler, sınırımıza olan yüklenmeler bunu neyle izah edeceğiz?”

Suriye krizinin İran açısından tanımı ve hedefi noktasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurduğu şu cümleler Türkiye açısından Astana ve Soçi’yle birlikte girilen çıkmaz sokaktan kurtulmak üzere sarf edilen çabaların kararlılığı göstermektedir. Şöyle diyordu Erdoğan: “Esed rejimi kendi topraklarını kurtarmanın değil, kendi halkını yok etmenin ve böylece dışarıdan getirilen mezhepçi fanatiklerin eline bırakmanın hesabını yaptığı inkâr edilemez.”

Nihayet bir zamandır Almanya ve Fransa’nın 5 Mart’ta Türkiye ve Rusya’yla beraber İstanbul’da bir zirve düzenleme teklifi Putin marifetiyle boşa çıkarıldı. Türkiye-Rusya heyetleri görüşüyor olsa da Rusya tarafı Erdoğan-Putin zirvesini için de rest çekti. Hem de Türkiye tarafından verilen tarihe rağmen Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov tarafından “şu anda Putin'in planlarında 5 Mart'ta böyle bir görüşme yapılması yer almıyor. Putin'in 5 Mart için farklı iş planları mevcut” gibi gayet küstah ve umursamaz bir beyan verildi.

Putin’in farklı iş planlarının tam olarak mahiyetini bilemiyoruz. Şimdilik suskun durması haklı olarak endişeleri de besliyor. Hayırlı, ahlaki, hukuki bir plan yapmadığı aşikâr ve hepimize malum. Ancak onun gibi despotların kurduğu planlar zannedilmesin ki hep mazlum insanların başına belalar, musibetler, acı kayıplar ve yokluklar getirecek. Muhakkak ki mazlumların da mazlumlar adına direnenlerin de, mazlumlara ve direnenlere sahip çıkanlarında günü gelecek pek yakında. O günler yaklaşıyor inşallah…

(Yazarın Yeni Akit’teki köşesinde yayınlanan yazısının Haksöz-Haber için genişletilmiş halidir)