Prens Turki Al-Faisal ve cevap bekleyen sorular

İran ile doğrudan bir çatışma, sadece askeri bir karar değildir; bu, bölgeyi on yıllar boyunca yeniden şekillendirecek bir karardır.

Karam Nama’nın MEMO’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


Prens Turki El-Faisal, Asharq El-Awsat gazetesinde yayınlanan son makalesinde, Arap Körfezi’ndeki güç dengelerine ilişkin soğukkanlı ve gerçekçi bir değerlendirme sunuyor. Derin güvenlik ve diplomasi tecrübesiyle Prens Turki, gözlemcilerin dikkatini çeken bir analiz ortaya koyuyor. Batı medyası, Prens Turki’nin yıllardır resmi bir hükümet görevinde bulunmamasına rağmen, yaptığı açıklamaları sıklıkla Riyad’ın stratejik eğilimlerinin göstergesi olarak değerlendiriyor.

Prens Turki, Suudi Arabistan’ın İran’a aynı şekilde karşılık verecek askeri kapasiteye sahip olduğunu hatırlatıyor. Ancak kapsamlı bir misilleme, karşılıklı yıkım senaryosunu tetikleyecektir: İran tesislerine yönelik saldırılar, Körfez kıyısı boyunca uzanan ve muhtemelen ülkenin iç kesimlerine kadar uzanan petrol tesislerinden tuzdan arındırma tesislerine kadar Suudi Arabistan’ın hayati altyapısına yönelik saldırılarla karşılanacaktır. Bu, caydırıcılık denkleminin doğru bir tanımlamasıdır, abartı değildir. Bu durum, Riyad’ın —Tahran’ın aksine— açık bir savaşa sürüklenmenin bölgeyi bir çorak araziye çevireceğini ve binlerce cana mal olacağını anladığını vurgulamaktadır. Prensin de belirttiği gibi, bu çatışma yalnızca İsrail’in çıkarına olacaktır; zira İsrail, uzun süredir bölgeye hâkim olmasını sağlayacak bir Arap-İran çatışmasını kışkırtmaya çalışmaktadır.

Ancak sıklıkla gözden kaçan nokta, caydırıcılık denkleminin kendisinin artık on ya da yirmi yıl önceki kadar istikrarlı olmadığıdır. Irak, Lübnan, Yemen ve Suriye’deki silahlı vekilleri aracılığıyla bölgesel nüfuzunu pekiştiren İran, artık savaş alanını sınırlarının ötesine genişletme kapasitesine sahiptir.

Suudi Arabistan ise gelişmiş ancak siyasi ve ekonomik açıdan maliyetli bir savunma yapısına güvenmektedir. Güç araçlarındaki bu asimetri, Suudi Arabistan’ın vereceği her türlü yanıtın son derece hesaplı olmasını gerektirmektedir. Riyad, İran’ın gri bölgelerde faaliyet gösterme ve asimetrik savaştan yararlanma konusunda üstün olduğunu bilmektedir; oysa Suudi Arabistan’ın atacağı herhangi bir yanlış adım, uluslararası alanda Krallığı güvenliğini savunan bir devletten ziyade gerilimi tırmandıran bir aktör olarak göstermek için kullanılabilir.

Bu ölçülü ve rasyonel çerçevenin arkasında, göz ardı edilemeyecek çözülmemiş sorular yatmaktadır. İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, çatışma kurallarını yeniden tesis etmek ve gelecekteki saldırıları önlemek amacıyla tasarlanmış sınırlı bir tepki bile olsa, yanıt vermeden geçiştirilebilir mi? Ve böyle bir itidal, Körfez’deki caydırıcılığın geleceği için ne anlama gelir?

Bir de Riyad ile Tahran arasında imzalanan Pekin Anlaşması var; bu anlaşmada İran, istikrara bağlı bir komşu olarak sunulmuştu. Ancak bunu izleyen saldırılar, Çin’in garantör olarak hareket etme kabiliyeti ve İran’ın sözde tutum değişikliğinin inandırıcılığı konusunda ciddi şüpheler uyandırdı. Anlaşma diplomatik gerilimi durdurmayı başardıysa, İslam dünyasının merkezini Mekke’den Kum’a kaydırmaya yönelik Devrim Muhafızları’nın stratejisinin ideolojik temeli olan “Kum Umm el-Kura” (İslam coğrafyasının kalbi Kum) kavramı etrafında şekillenen İran güvenlik doktrinini de durdurmuş mu oldu? Yoksa bu doktrin, İran’ın güvenlik ve istihbarat kurumlarında öğretilip pekiştirilerek ve uygulamaya konulurken, Körfez ülkeleri Tahran’ın siyasi havası her değiştiğinde yeni bir sınamayla karşı karşıya kalmaya devam mı ediyor?

Gerçekte, Pekin Anlaşması sadece ikili bir uzlaşma değildi; Çin’in Orta Doğu’da “güvenlik garantörü” rolünü üstlenme hırsının erken bir sınavıydı. Ancak Pekin, ekonomik ağırlığına rağmen, Tahran’a bağlayıcı taahhütler dayatmak için gereken siyasi ve askeri nüfuza sahip değil.

Çin, İran’ın ticari bir ortağıdır; onun güvenlik politikalarını yeniden şekillendirebilecek bir güç değildir. Dolayısıyla, birkaç ay içinde bu anlaşma stratejik bir dönüşümden çok geçici bir ateşkes gibi görünmeye başladı — özellikle de İran’ın vekillerine atfedilen saldırılar devam ederken. Bu durum, Çin’in rolünün sınırlarını ortaya çıkardı ve asıl soruyu Körfez başkentlerine geri döndürdü: Kim kimi garanti altına alıyor?

Prens Turki’nin makalesinde gündeme getirilen sorular, Suudi Arabistan’ın ihtiyatlı tavrına veya siyasi itidaliyle ilgili itirazlar değildir. Aksine, bunlar Suudi Arabistan’ın stratejik sabrının sınırlarını anlamaya yönelik bir girişimdir; bu sabır, İran’ın bölgesel yayılmacılığına karşı kalan son Arap engeli haline gelmiştir. Riyad, Yemen’deki Husi’leri zaten kendi yanına saplanmış bir İran hançeri olarak kabul etmiş ve Irak’taki İran yanlısı partilere ve milislere, buradaki fiili iktidar güçleri olarak siyasi meşruiyet tanımıştır.

Prens Turki’nin ima ettiği gibi, Suudi Arabistan’ın stratejik ve ekonomik sabrı duygusal bir duruş değil, devlet düzeyinde bir tercihtir.

İran ile doğrudan bir çatışma, sadece askeri bir karar değildir; bu, bölgeyi on yıllar boyunca yeniden şekillendirecek bir karardır. Yemen savaşının bedelini ödeyen, füze ve insansız hava araçlarının tehdidi altında yaşayan Suudi Arabistan, misillemenin sadece “tetiği çekmek” değil, bölgesel güvenlik denklemini yeniden tanımlamak olduğunu çok iyi bilmektedir.

Bu nedenle Riyad, bir tür “sessiz caydırıcılık” politikası izlemektedir: ittifaklar kurmak, savunma kapasitesini artırmak ve uluslararası ilişkilerini yeniden düzenlemek suretiyle, İran’ın herhangi bir saldırısının Suudi Arabistan için bir tehdit haline gelmeden önce Tahran için stratejik bir kayıp haline geleceği bir ortam yaratmaya çalışmaktadır.

Bugün sorulması gereken soru, gerginliğin azaltılmasının uzun vadeli bir stratejik tercih mi olduğu, yoksa bölgesel oyunun kuralları bir kez daha yeniden yazılmadan önce geçici bir aşama mı olduğudur.

* Karam Nama, İngiliz-Iraklı bir yazardır. Yayınladığı kitaplar arasında “An Unlicensed Weapon: Donald Trump, a Media Power Without Responsibility” ve “Sick Market: Journalism in the Digital Age” bulunmaktadır.

Suudi Arabistan Haberleri

Suudi Arabistan: Hac için ülkeye gelenlerin sayısı 860 bini aştı
Suudi Arabistan televizyonu: Riyad, hava sahasının saldırı amaçlı kullanılmasına izin vermeyecek
Suudi Arabistan: Türkiye’ye uzanacak demir yolu için çalışmalar yıl sonuna kadar tamamlanacak
WSJ: Suudi Arabistan, ABD'ye İran limanlarına yönelik ablukasını kaldırması için baskı yapıyor
Suudi Arabistan: Saldırılar nedeniyle günlük 700 bin varil petrol akışı kaybı yaşandı