Postkemalist laiklik

Ali Bulaç

Arap âlemine önerilen laikliğe şu gerekçeler gösterildi: "Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman laik bir devleti başarıyla yönetebilir. Devlet her inanç grubuna eşit mesafede olur. İster Müslüman ister Hıristiyan ister Musevi ister ateist olsun, hepsinin güvencesidir." Bunlara yakından bakalım:

"Kişi-devlet ayırımı" kavramsallaştırmasını 1980'lerde Süleyman Demirel ortaya atmıştı. 12 Eylül askerî rejiminin bilhassa başörtüsü ve dinî hayat üzerinde süren bunaltıcı baskılarına karşı dindar camiayı rahatlatmak kastıyla "İnsanları kendi özel hayatlarında rahat bırakın, devlet laik olur, şahıslar laik olmaz." demiş ve bu hakikaten Demirel'e büyük puan kazandırmıştı ki, 1987 referandumunda "evet" oylarının artışında rol oynayan önemli amillerden biri buydu.

Bu önermenin eşyanın tabiatı gereği imkânsız olduğunu söylemek mümkün. Çünkü devlet tüzel bir kişiliktir, gerçek şahıs değildir. Devlet eğer toplumun en geniş anlamda kendi kendini siyasi olarak var kıldığı bir organizasyon ise, bu organizasyonun somut tezahürü olan aygıtı toplum ve gerçek şahıslar oluşturmuş demektir. Gerçek şahısların duygu ve düşünceleri, belli inançları, âlem tasavvurları, dünya telakkileri vs. vardır. Anne-baba ve çocuklardan müteşekkil aileyi, belli bir hizmeti deruhte etmek üzere bir araya gelen sivil bir kuruluşu, bir vakfı, bir meslekî örgütü, onu var eden şahıslardan bağımsız düşünebilir miyiz? Elbette hayır! O halde devleti de, onu meydana getiren şahısların inanç ve düşüncelerinden, yani dinlerinden de ayrı düşünemeyiz.

"Din-dışı devlet" veya "din-dışı siyaset" ontolojik olarak muhal olduğundan, bundan anlamamız gereken iki şey olabilir ancak: Biri Batı tarih tecrübesinin bizzarure ortaya koyduğu üzere "Kilise'nin ve din adamları sınıfı (ruhban)ın mutlak etkisinden kurtarılmış devlet ve siyaset", diğeri "Hangi din ve inançtan olursa olsun, herkese inanma, din seçme, inancına göre yaşama özgürlüğünü tanıyan ve bunu hukuk güvencesi altına alan devlet veya siyaset" biçimi.

Bizim tarihimizde "ruhani-cismani iktidar ikiliği ve Kilise/din-devlet çatışması" yaşanmadığından ilk gerekçe anlamsızdır. Bunun için laik olmaya gerek yoktur, bizim böyle bir sorunumuz olmamıştır. Laikliği insanların özgürce din seçmesi, din ve vicdan özgürlüklerine sahip olması ve dinlerine göre yaşaması manasında alırsak, bu zaten Kur'an ve Sünnet tarafından böyle emredilmiştir; İslam tarihinde tatbikat ana hatlarıyla bu yönde olmuştur ve bugün de gayrimüslimleri bu temel haklarından mahrum etmeyi hedef alan bir İslami akım yoktur. Ortadoğu'da gayrimüslimler bu haklara sahiptir, Türkiye'de gayrimüslimlerin ciddi sorunları vardır, sorunlarını Müslümanlar samimiyetle savunmaktadır; gayrimüslimler laikliği dayatan devlet tarafından baskı görmektedirler.

"Bir dindar laik bir aygıtı başarıyla yönetebiliyorsa", inancını kalbinin dışına çıkarmıyor demektir. Böyle bir yönetici, "kendi vicdanında dindar yönetimde laik/la-dini kalarak" nasıl ontolojik sorunlar yaşamıyor, ayrı bir konu. Bu, helal-haramın karışmadığı adaletsizliğe, derin eşitsizliğe dayalı iktisadi piyasayı (liberal kapitalist mekanizmayı), tüketim kültürüyle çıldırtılmış hedonist ve erotik bir toplumu, nihilizme giden sosyal düzeni, düzenin kurum ve kuruluşlarını da 'başarı'yla yönetebilir anlamına gelir. Onun dini sosyal ve iktisadi politikalara karışmaz.

Fakat pekiyi, ilişkilerin merkezîleştiği modern devlette, din kamusal rol oynamıyorsa, toplum ve kişiler nasıl dindar kalabilir? Kalmadığını dinî hayatın içinin boşaltılmış olmasından, dinin gösteriye dönüşmesinden anlıyoruz.

Küresel sistem, Türkiye'nin Kemalist laikliğini önermiyor, bu tasfiye edildi. Postkemalist dönemde "klasik laiklikten çıkıp toplumsal hayatın sekülerleştirilmesi" öngörülüyor. Ortadoğu'da -üstelik dindarların eliyle ve iktidarında- İslamiyet'in hayatın dışına çıkarılıp küresel ekonomiye, postmodern kültüre entegre olduğu, sekülerleştirildiği yeni bir düzen öngörülüyor.

Soru şudur: Biz bu projede öncü rolü oynamayı kabul ediyor muyuz?

ZAMAN