Pluribus, yapay zekâ, ötekinin kaybı ya da aynılığın cehennemi

"Bizi insan kılan şey bizi yaralayan ve olgunlaştıran o vazgeçilmez farklılıkların ta kendisidir."

HAKSÖZ-HABER

Geçtiğimiz aylarda yayına giren ABD menşeili bir dizi olan Pluribus, günden güne katlanarak dijital dünyayı ele geçiren yapay zeka araçlarına bazı esaslı eleştiriler getiriyor.

Haksöz yazarı İsmail Yusuf, konuyu Pluribus, yapay zeka ve ilintili bir mesele olan Aynılığı Cehennemi kavramı ile ortaklaşa ele alıyor.

***

Pluribus, yapay zekâ, ötekinin kaybı ya da aynılığın cehennemi

İsmail Yusuf - Haksöz

Modern çağlar bize gösterdi ki distopya her zaman kan ve yıkımla gelmek zorunda değil. Distopik bir çağ yüzümüze gülümseyerek bizi içine alabilir, büyük bir kaos konforlu bir zeminde neşet edebilir…

2025 yapımı Pluribus dizisi, gün geçtikçe hayatımızın merkezine yerleşen yapay zeka teknolojilerini üzerine çarpıcı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Pluribus, insanlığın uzaydan gelen bir virüs sebebiyle tek bir ortak zihne bağlandığı, herkesin aşırı mutlu, çatışmasız ve uyumlu olduğu bir dünyayı resmeder. Dünyadaki hemen herkes ortak bir zihin olarak hareket etmeye başlar. Herkes herkesin bilgisine sahip olur. Herkes doktor, pilot, çiftçi ya da mühendistir. Suç, mülkiyet, duygu, irade gibi mefhumlar ortadan kaybolur. 

Dizinin başkarakteri olan Carol Sturka, bu virüse bağışıklığı olan nadir insanlardan biridir ve kendi yalnızlığı, depresyonu ve öfkesiyle bu "kusursuz" düzene dışarıdan bakmaktadır. İnsanlık savaşları, açlığı ve acıyı bitirmiş gibi görünse de aslında "insan" olmanın ta kendisi de ortadan kaybolmuştur. Carol’un etrafını saran o amansız iyimserlik, tüyler ürpertici bir yok oluş hikayesidir.

Güney Koreli filozof Byung-Chul Han’ın sarsıcı felsefesi, tam da bu pürüzsüz tehlikenin üç farklı yüzünü temsil ediyor. Bu üç farklı alanı irdelediğimizde, aslında kendi ellerimizle inşa ettiğimiz altın kafesin, yani rızaya dayalı bir kovan zihninin anatomisini görüyoruz.

Dizideki bu hastalıklı uyum hali, Byung-Chul Han’ın "Ötekinin Kaybı" kavramının bir kurgusal tezahürüdür. Han’a göre modern toplum; bizi şaşırtan, sarsan, sınır çizen ve bize direnen her şeyi, yani "öteki"yi sistemin dışına itmektedir. Pluribus evreninde ise virüs, "öteki" kavramını biyolojik olarak yok etmiş, tüm insanları devasa, homojen bir "aynı"ya dönüştürmüştür. Artık kimse kimseye yabancı değildir, çünkü ortada iki farklı kişi kalmamıştır.

•⁠  ⁠Özgünlüğün yitimi

Dizide bir bilim kurgu fantezisi olarak sunulan bu senaryoyu, insanlık gerçek dünyada yapay zeka algoritmalarıyla bizzat inşa ediyor. Yapay zeka, tıpkı Pluribus’taki virüs gibi insanlığa hizmet ettiğini iddia ediyor. Hayatımızı kolaylaştırmak ve pürüzleri ortadan kaldırmak için tasarlanan yapay zeka araçları, istediğimiz metni anında yazıyor, izlemek istediğimiz videoyu neredeyse biz daha düşünmeden karşımıza çıkarıyor ve dijital dünyadaki her adımımızı tahmin ediyor. Ancak bu büyük "kolaylık", kendi zihinsel özerkliğimizi devasa bir algoritmik kovan zihnine teslim etmemiz anlamına geliyor.

İşte tam bu noktada, Byung-Chul Han’ın "Aynılığın Cehennemi" dediği o boğucu atmosfere giriş yapıyoruz. Han, etrafımızın sadece bizimle aynı fikirde olan, hoşumuza giden ve bizi onaylayan şeylerle çevrilmesinin bir lütuf değil, bir cehennem olduğunu söyler. Yapay zekanın bizi içine hapsettiği yankı odaları, dijital dünyada karşımıza sürekli kendi yansımamızı çıkarır. Tıpkı Pluribus’ta Carol’a sürekli "Sana nasıl yardım edebiliriz?" diyerek onu asimile etmeye çalışan kovan zihni gibi, algoritmalar da bizi kendi konfor alanımızda asimile eder.

Geçtiğimiz aylarda ABD’de Wharton School isimli okulda yapılan bir araştırmada yapay zeka kullanan öğrenciler ile kullanmayan öğrencilerin projeleri kıyaslanıyor. Sonuçlar çarpıcı: yapay zeka kullanan bireyler, birbirlerinden bağımsız ürettikleri projelerde bile, yapay zeka kullanmayanlara göre çok daha benzer ve birbirine yakın sonuçlar üretiyor. Yani yapay zeka, herkesi ortalama bir üretimde birleştiriyor. Çalışmada, bir tuğla ve bir vantilatör kullanarak yeni bir oyuncak icat etmesi istenen gruplarda; yapay zeka kullananların neredeyse tamamı aynı konsepti önerirken, yapay zeka kullanmayanlar tamamen birbirinden bağımsız ve özgün fikirler sunabiliyor. Araştırmada yapay zeka tarafından desteklenen fikirlerin sadece %6'sı tamamen benzersiz kabul edilirken, insan kontrol grubunda bu oran %100 çıktı. Araştırmacılar bunu, yapay zekanın doğası gereği verilerin "en olası/ortalama" kombinasyonunu sunmasına bağlıyor. Aynı komutlar verildiğinde, sistemler benzer istatistiksel dağılımlardan beslendiği için çıktıları da tek tipleştiriyor.

Dizinin ismine ilham veren "E pluribus unum" (Çokluktan tekliğe) mottosu, günümüz üretken dil modellerinin çalışma prensibiyle korkutucu bir benzerlik taşıyor. Bu modeller, milyarlarca insanın ürettiği veriyi ve düşünceyi alarak ve onları törpüleyerek çatışmalardan arındırılmış, ortalama ve tek bir sese dönüştürüyor. Ortaya çıkan metinler teknik olarak kusursuz dahi olsalar insani bir esneklik ya da insana dair izler barındırmıyorlar. Tıpkı dizideki enfekte olmuş insanların her şeyi bilip hiçbir derinlik hissetmemeleri gibi yapay zeka da her bilginin koduna sahip olarak hiçbir şeyin künhüne varamıyor, çünkü varoluşsal bir acı çekmiyor. Yapay zekanın üretimi bir ihtiyaca, bir derde, bir sıkıntıyı çözmeye dayanmıyor.

•⁠  ⁠Pürüzsüz dünya yerine hatalara sarılmak

Carol Sturka karakterinin kovan zihni ile giriştiği kavga, tam olarak bu acıyı çekme hakkını savunmaktır. Kovan zihni Carol’ın mutsuzluğuna anlam veremez; onu kendi bildikleri şekilde iyileştirmek, bu negatif hislerden arındırmak ister. Oysa Byung-Chul Han’ın da sıkça vurguladığı gibi, negatiflik (acı, hüzün, direnç) hayatın diyalektiğini oluşturan temel unsurdur. Carol’ın öfkesi ve yalnızlığı, onun makineleşmiş bir düzendeki tek insani kalkanıdır. Çatışmanın olmadığı yerde birey de var olamaz.

Dizideki diğer bağışık bir avuç karakter ise bu distopyayı bir cennet olarak kucaklar. Milyarlarca insan tek bir zihin halinde bu bir avuç insanı mutlu etmeye çalışmaktadır. Uçaklar, en leziz yemekler, en lüks oteller önlerine serilmiştir. Hiçbir emek sarf etmeden talep ettikleri her şey neredeyse anında yerine getirilir. Ve bu halde Carol’un kendilerine çözüm üretme çağrıları cevapsız kalır. Bizler de bugün okuma, araştırma, düşünme ve hata yapma zahmetinden kurtulmak için zihinsel süreçlerimizi gönüllü olarak yapay zekaya devrediyoruz. Konfor, insanoğlunun uyanmaması için tasarlanmış en kusursuz anestezidir.

Günümüz yapay zeka asistanları da tıpkı dizideki virüs gibi amansız bir "pozitiflik" ve "yardımseverlik" ile kodlanmıştır. Bir yapay zeka aracıyla konuştuğunuzda size asla gerçek bir insan gibi kırılmaz, direnmez veya sizi terk etmez; istenilen şekle girerek sürekli uyum sağlar. Karşımızda bize direnen bir "öteki" kalmadığında, dünya sadece bizim egomuzu şişiren devasa bir aynaya dönüşür. Yapay zeka, modern narsisizmin en donanımlı hizmetkarıdır.

Bu narsistik ve pürüzsüz ortamda, gerçek anlamda bir bağ kurmak imkansız hale gelir. Pluribus evrenindeki "mutlak huzur" tutkuyu, cesareti, sevgiyi, korkuyu ya da insana dair nice diğer duyguyu öldürmüştür. Çünkü bu mefhumlar için bilinmezlik gerekir, sorunlar, şaşkınlıklar, mücadeleler gerekir. Bugün bizi her an onaylayan algoritmaların ve sanal ilişkilerin yaptığı şey, gizemi ortadan kaldırıp yerine her şeyin tahmin edilebilir olduğu yüzeysel bir şeffaflık getirmek değil midir?

Bütün bu tablonun içinde asıl sorulması gereken şudur: İnsan kalmanın bedeli nedir? İnsan kalmak; kendi yas sürecine, öfkene, eksikliklerine ve çelişkilerine sahip çıkmayı gerektirir. Algoritmaların ve kovan zihninin sunduğu o zahmetsiz, pürüzsüz "mutluluğu" reddedip; "öteki" ile yüzleşmeyi ve bu karşılaşmadan doğacak gerilimi göze almak, günümüzün en büyük başkaldırısı olabilir.

Aynılığın Cehennemi'nden kaçmanın tek yolu, konfor alanımızı parçalayıp ötekini tüm gizemi ve zorluğuyla yeniden hayatımıza davet etmektir. Üretilmiş o kusursuz, ortalama ve risksiz yanıtların ötesine geçmeli; hatalı ama tamamen bize ait olan o "pürüzlü" yanlarımıza tutunmalıyız. Bizi insan kılan şey, herkesin bir olduğu o steril ütopya değil; bizi birbirimize çarptıran, yaralayan ve olgunlaştıran o vazgeçilmez farklılıkların ta kendisidir.

Yorum Analiz Haberleri

Sosyal medya orucu ve irade terbiyesi
İmtiyazlı suçun görünür ama dokunulmaz yüzü
Bilme arzusu ve komplo teorileri
"Ev zencisi" kompleksi ve zihinsel sömürge
Evanjelik gençliğin İsrail'e mesafesi büyüyor