PKKnın kendini sorgulama zamanı

Şahin Alpay

Özgürlüklerin şiddetle, zor ve baskıyla boğulmasına, diktatörlüğe karşı şiddetle direnme meşru görülebilir. Bu nedenle, 12 Eylül askeri diktatörlüğünün uyguladığı şiddete karşı PKK'nın 1984'ten itibaren silaha sarılmasını bir ölçüde anlaşılır buluyorum.

Üstelik o yıllarda "tarihin ebesi olarak şiddet" fikri hâlâ revaçtadır. PKK, demokratik Türkiye değil, komünist bir Kürt devleti peşindedir. Ne var ki, inkar politikalarının son bulmaya başladığı, haklar için demokratik yoldan mücadele imkanlarının genişlediği 1990'lardan itibaren PKK, Kürt sorununun çözümüne katkıda bulunmak şöyle dursun, Kürt taleplerinin şiddetle bastırılması için mükemmel bir bahane sağladı.

İnkar politikalarının son bulduğu, tanıma politikalarında yol alınmaya başlandığı 2000'lerden itibaren ise PKK'nın yalnızca Türkiye açısından değil, yalnız Türkiye Kürtleri için değil bütün Kürtler için başlı başına bir sorun haline geldi. Son zamanlarda gerek Kürt aydınlarının, gerekse Kürt sivil toplum kuruluşlarının PKK'ya karşı seslerini yükseltmelerinin, PKK şiddetine uğramaktan çekinmeksizin PKK'yı silahları bırakmaya çağırmalarının nedeni de budur. Başbakan Erdoğan'ın deyişiyle, "İnkar politikaları bitmiş, ok yaydan çıkmıştır..." Bugünkü ortamda Kürtlerin büyük ve makul çoğunluğunun silahların susmasını, haklar için mücadelenin demokratik yoldan yapılmasını, bölgelerine refah gelmesini istemelerinden daha doğal ne olabilir?

PKK'nın Kürtler için dahi bir sorun haline geldiğini belki en iyi açıklayan, inkar politikalarına karşı mücadelesinde yıllarca hapis yatan, inkarın son bulması ötesinde Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunan, ifade özgürlüğü denince akla ilk gelen bir Türk aydını, İsmail Beşikçi oldu. Bakın ne diyor: "Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde haklarını arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur. PKK kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı tesis etmesi mümkün değildir...

"PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında 'demokratik' sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimi yaratmaya çalışıyor... Demokrat olmanın tek ölçüsü vardır: o da ifade özgürlüğüdür... İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız... Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor. BDP İmralı'ya karşı özerkçe hareket edemezken, bu süreçten olumlu bir sonuç çıkmaz..." (sitesinde 5 Ekim günü yayımlanan yazıdan aktaran Taraf, 7 Ekim.)

PKK şiddetinin bugün Türkiye Kürtlerinin demokratik hakları için mücadelesine yardımcı değil, köstek olduğu fikrini de ölümlerden dönen bir Kürt aydını, Orhan Miroğlu en açık bir şekilde ifade etti. Bakın ne dedi: "Bugün Kürt hareketi, BDP de dahil olmak üzere tasfiyeden korkuyor. Garanti halkın içinde aranmalıdır. Bölgede yüz belediyeyi yönetiyor muyum? Benim savunduğum haklar için 400-500 sivil toplum kuruluşu harekete geçiyor mu? Seçimlere girip parlamentoda grup kurabiliyor muyum? Kürt meselesini eksik de olsa parlamentoda tartışabiliyor muyum? Bütün bu soruların cevabı 'evet'tir. Kürt siyaseti için gereken her şey budur... Asker anneleri bile bir Kürt anneyi geçmişe göre bugün daha iyi anlıyor... PKK'nın silahsızlandırılması Kürt meselesinin en önemli yanlarından biri. Kürtler dağda olduğu sürece Türkiye'de anadilde eğitim veya siyasi hak kullanma mümkün olmaz. Türkler eli silahlı bir güç var ve tehditle her şeyi kabul ettirmeye çalışıyor gibi algılar bunu..." (Star, Pazar Eki, 10 Ekim.)

PKK'nın ve ona sempati duyan herkesin kendi kendini sorgulama zamanı geldi, geçiyor.

ZAMAN