Pinokyo, lamba cini ve darbe plânı

Carlo Collodi’nin meşhur çocuk romanı Pinokyo’yu çoğunuz okumuşsunuzdur eminim... Collodi, yalan üzerine kurulu Batı dünyasının temellerini bir tahta oyuncakta simgeledi... Tahta oyuncağın en büyük özelliği, yalan söyledikçe burnunun uzamasıydı...

Buna rağmen Pinokyo, zaman zaman yalan söyler, burnu da uzadıkça uzarmış.

Pinokyo yalanlarına devam etmiş, burnu da uzamaya (tıpkı Batı dünyası gibi): Uzamış, uzamış, uzamış...

Derken bir gün, Pinokyo’nun ayağı takılmış ve yüzükoyun yere düşmüş: Uzun burnu kökünden kırılmış... Ondan sonra ne kadar yalan söylerse söylesin, Pinokyo’nun burnu bir daha uzamamış. Pinokyo da yalan söylemeye alışmış.

Nasıl buldunuz? Ben de keyfimce bir “Çağdaş Pinokyo Masalı” uydurdum.

“Çağdaş”, çünkü Pinokyo’ların burnu, masaldaki gibi uzamıyor artık... Herkes “özgürce” yalan söylüyor...

Kadın kocasına, koca karısına, evlat anne ve babasına, ortak ortağına, öğrenci öğretmenine, öğretmen öğrencisine yalan söylüyor.

Bu bakımdan hepimiz birer “çağdaş Pinokyo”yuz!

Hepsi bundan ibaret olsa neyse: Üstüne üstlük, bir de insanlar evde başka, sokakta başka âlem...

Yalnız olduklarında “dindar”, kalabalık içinde “laik”...

Ya da tersi: Yalnızlıkta “laik” (hayat tarzı bakımından), cemaatte “dindar”...

Bir grupta “tutucu”, diğer grupta “ilerici”...

Hepimiz derece derece “mavi boncuk”çu olduk: Kanaatlerimizi kendimize saklayıp, muhatabımıza sadece duymak istediklerini söylüyoruz.

Hayat git gide bir maskeli baloya dönüştü!..

Çünkü korkularımız doğrulara geçit vermiyor.

“Korku” iyi bir mazeret aslında!

Ama her insana nelerden korktuğunu soramazsınız. Sorsanız cesaretinden dem vurur. Oysa her insan bir şeylerden korkar. Biz zaman zaman hukuk dışına çıkan (darbeci) yönetim anlayışından çok çektiğimiz için, en çok ondan korkuyoruz.

Çünkü derdini anlatana kadar sizi tüketiveriyorlar.

Kim ister tükenmeyi? O zaman “duruma göre” yaşamak ve davranmak zorunda kalıyorsunuz...

Siyaset görürken siyasetin istediği gibi, yalnızken vicdanınızın öngördüğü gibi...

“Söyle bakiim laik misin dinci mi?”

Bunu asker soruyorsa katıksız laik, millet soruyorsa iş değişir.

“Söyle bakiim, Atatürk’ü mü seviyorsun, Abdülhâmid’i mi?”

“Yüreğime girin de iyice bir bakın” deseniz, yüreğinizi ortadan kesip ikiye bölerler.

“Yarısı senin, yarısı onun!..”

Yarım yürekle kala kalırsınız. Yarım yüreklerle kaldık!

Pinokyo’nun burnu gibi bir burnumuz olsaymış da, her yalanda uzasaymış, alimallah halimiz yaman olacakmış!

Neden derseniz burunlarımız uzadıkça uzayıp yüreğimizin yarımlığını ele verecekmiş!

İyi ki her yalanda uzayan bir burnumuz yok!

Bu yüzden her konuda herkes gönlünden geçeni söylemek zorunda kalmıyor. Başımız da ikide bir belalara girmiyor.

Türkiye gibi az gelişmiş, az demokratikleşmiş, insan haklarına az inanmış ülkelerde, vatandaşların çifte standart kullanıp ikiyüzlü davranması kaçınılmaz oluyor.

Aslında Türkiye de bize benziyor: Biraz dindar, biraz laik!.. Biraz diktatör, biraz demokrat!.. Biraz Doğulu, biraz Batılı! Ne olacağına henüz o da karar verememiş.

Her işini kolayından halletmeye alışkın Alâattin elini lambaya sürttü: Lambanın cini dışarı çıktı, ama “dile benden ne dilersen” demedi bu kez.

Lambaya girip çıkmaktan, cin olup çarpamamaktan, sürekli başkalarının istediğini yapmaktan bıkıp usanmıştı: “Dinle Sahip” dedi, “yetti artık be! Sen beni adamakıllı enayi yerine koyuyorsun! Senin yüzünden cinler alemine rezil olduk yahu.”

Alâattin şaşkın şaşkın sormuş: “Ne olacak peki?”

“Olacağı şu” dedi Lamba Cini, “özgürlüğümü vereceksin, isteklerin arasında kafama yatan olursa, sen de emretmek yerine rica etmesini öğrenirsen belki yaparım.”

Dikkat!...

Çocuklarımızın gözünde burnu uzamadığı için bol yalan söyleyen bir “Pinokyo”, ya da hiçbir şeyi sorgulamadan itaat eden bir “lamba cini” olmayalım!

Zira lamba cinleri bu devirde “darbe plânları” hazırlıyor!

VAKİT