Patolojik Sirayet

MURAT AYDOĞDU

“Atatürk ölmedi, yüreğimizde yaşıyor” Böyle ezberletilen çocukluk yıllarımızın ağabeylerinin, kapalı kapılar ardından Gardrop Atatürkçülüğü üzerine söylevlerini dinler ve anti-emperyalist cephenin pragmatik ittifakını coşkuya karşılardık 70’li yıllarda. Kendi aramızda Küçük Burjuva Devrimcisiydi, kapı dışına çıktığımızda Küçük Burjuva kelimesi küçülmeye başlar, meydanlarda ise tamamen kaybolur, Ne de Olsa Devrimci kelimesi şiar olurdu.

“Atatürk ölür, ama Atatürkçüler ölmez”, 80 li yılların biraz gözü açılmış kedi yavrucuklarına, darbenin taze pompaladığı Birleştirici Unsur hikâyeleri pompalanıyordu artık. Atatürkçülerin elinden kurtarılmak istenen Atatürk, karşı argümanın yumuşatıcı misyonu muydu bilinmez ama sirayet öyle etkiliydi ki, Şimdi Yaşasaydı Bizden Olurdu (H)öykünmesi bazı âşıklarına inandırıcı gelse de apoletliler inanmamışlardı bu sözcüklere.

“Atatürk ölmez, nefislerde yaşar”, biliyorum yabancı geldi bu yeni kelime ama ben demiyorum, kıyamete kadar mühlet verilmiş bir akımın dillendirilişi sadece. Kahkahalarla güldüğümüz, tekneden inen küçük kız çocuğunun kucağındaki büste bando eşliğinde serenat nasılda sirayet etti, katiline benzeme sendromuna tutulmuş nefislere farkında mısınız? Artık küçük kız çocuğunun muadilleri, bando eşliğinde uçaktan indiriyorlar, yutkunurken âşıkları.

“Menemen’i Yakın!”; devrim uğruna neydi ki küçük bir kasaba, zaten kişiliğini de İttihatçılardan sirayet aldığı kutsal ikonun sarı saçlı, engin mavisi gözlerinde. Uludere de ki bombaların ve “Humus’u Yakın!” sirayetin farklı yansılarıydı, badem bıyıklı, yaşlı gözlü ağabeylerimiz ya da Kararlı (çatık kaşlı) sakalını sıvazlayan, geleneğin içinden gelen asrın devrimcisine biatlilerimizin engin ufuklu Büyük Tablo’ya bakışlarında.

İzmir’in kavaklarının yapraklarını döküp ağladığı bir fetişimizin, bahçesindeki kendisini özleyen ağaççıkla konuşan fetişimize dönüşmesi gizlice sirayet eden bir ruh halini yansıtıyordu aslında.

Ulu Önder; değişmez ilkelerin sahibi. Ağabeylerimiz, aslında büyük değişimin basamak taşı olduğunu, değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu, yaşadığı ortama göre ilerici bir devrimci olduğunu anlatırlardı bize, gerçekte değişmeyen tek şeyin Dayatma olduğunu es geçerlerken. Oysa biraz zekilerimiz bu dayatmanın Duçe ve Führer karşılıklarını fısıldarlardı kulaklarımıza. Karşı cenahımızda Başbuğ olarak şekillenen fetişin, Cumhuriyet’in (!) en kadim problemli bölgesinde kendisine isyan’da bile sirayeti Serok olarak kopyalıyordu kendisini. En acısı da, Dayatma’nın Baasist Versiyonunun vazgeçilmez figüre dönüşmesiydi kapı komşumuzda. Öyle ya! Verilmiş Süre’nin evrenselliğini unutmamalıydık.

Şanlı 1 Mayıs’ın meydanlarında yumruklarımızla yürürken, ikonlarımızın Atatürk yürüyüşlerine binaen pragmatizm devşirdiği Kemalistler neo-faşist zihin labirentleri ile taze kanlar verdiler 70’li yıllarda. Sirayet’in kronik zuhuru, 28 Şubattan sonra Neo-Maoistlerin aslına rücu etmesi ile uyandırdı bizi. Devşirdik zannettiklerimiz, nasıl da devşirmişti Darbeci Bizim Çocukları. Şimdi 1 Mayıs meydanlarında, ayetler eşliğinde yumruk kaldıran yeni yetme üç beş kişiye benzeyen patolojik kitleleri çok gördük biz mazimizde. Kemalizm’i Nekrofili diyerek gülüştüğümüz dönemlerin ardından, Şam’da Nekrofili diyerek dalga geçtiği anti-emperyalist ittifakın bizim bahçedeki sahiplerinin değirmene su taşıyıcı olması da Nefislerdeki Sirayetin ve pragmatizmin ittifak gücünü gösteriyordu. Ne de Olsa Devrimci ve Nekrofili’lerle(!) ittifak, kaderin garip cilvesi ile, Atatürk ölmese de, Sirayeti Baki kalsa da, hep marjinal olacaklardı yeryüzünde.

Ancak zayıf karakterli bünyelere sirayet yeteneği ve güçlü enaniyetlerin doğrudan Patojen’e dönüştüğü dünyamızda, ne de olsa istisna olan bu AKP’lileşememiş sendromların hezeyanik tınılarını bir kenara bırakalım da, AKP’lileşmiş geniş kitlelerdeki sirayet canımıza okuyor ona eğilelim biraz.

“Seküler/Atatürkçü kimliği özümsemiş 3,5 milyon oy.”; Başbakan yardımcısının kitle desteğini belirleyen sözcüğü bir dönüşüm mü, dönüştürme mi, yoksa kendini dönüştürmeye dönüşen populizmin patolojisi mi? Kamu hizmetlerinin göz kamaştırıcı objektif flaşları altında rakiplerine; “Atatürk kalksa bunları mezara gömer” diyen bir başbakan kitlede ne tip bir Sirayet oluşturur? Şimdi Yaşasaydı tezinin talebesi argümanı mı yoksa yine populist paragmatizmi mi? İsrailli diplomat Alon Liel’in “Erdoğanizm, Kemalizmin güncellenmiş versiyonudur” iddiasına karşı; “Atatürk’e benzetilmek benim için onur vericidir” yorumu stratejik siyasetin ikiyüzlülüğü olarak açıklanabilir ama bizim konumuz “Kitlelere verilen İmaj ve Zehirleyici/patolojik Sirayet”

“Her şey değişir, değişmeyen yalnızca değişimdir” ilkesi, “Her şey dönüşür” olarak artık piyasanın öğütücü elindedir, Dönüşüm de bir Sirayet nihayetinde. “Anayasa kutsal kitap değil ya!” diyerek başlayan çıkışlar, kutsal teslisin ilk üç maddesine takıldığında, içini boşaltmaktan söz ediyor badem büyüklü stratejistlerimiz, içini boşalttıkları fetişin Sirayeti ile zehirlenirlerken. Bir ajitasyon-argümanı olarak “ADD’ler samimi Atatürkçü değil, biz samimi Atatürkçüyüz” dersiniz. Büyük tabloya karşı meşrulaştırma savunusu diye -algılanmış gördüğünüz- kendinizi de kandırırsınız siyasetin manevralarında belki, ama geniş kitleler Sirayet’in kucağında zehirlenmeye devam ediyorlar farkında mısınız?

Vuku bulan karşısında bol miktarda öngörüler üretir startejistler. Bütün öngörüler kendi argümanları doğrultusunda çürütülemeyecek kanıtlarlar sunarlar. Oysa asıl olan bu öngörülerin hangi pratik davranış biçimlerine karşılık geldiği ve nerede duracağınızı vaaz eden boyutudur. İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olunan, durduğunuz terdir anlayacağımız. Mazlumları zalimlerin kucağına itmek zulmün alasıdır ilkesini gölgeleyen; rakip(gördük)lerinizin nerede durduklarına dayalı öngörülerinizdir. Gerçekte ise ikrarla öngörüler arasındaki dağlar kadar farka işaret eder. İkrarınız; tabi olduğunuz fetişler ve onların ikrarı ise önemli değildir nasılsa.

Masum bir soru dolaşır ortalıkta; “Bu kadar geniş yelpazede Baasistleri bir araya getiren nedir?” Sirayet eden Kutsal İkonlardır, kendi nefislerine karşılık gelen diyorum, diyorum da işte…

Kişiler gelip geçiyor, büstleri orada burada Pablo Picasso’nun kübik tablolarındaki Ucubelere gibi görünse de aslında yeniden kalıplaşan mumlar gibi, yeniden yoğrulan Putsal Helvalar gibi, Salvador Dali’nin Belleğin Azmi-Eriyen Saatler tablosundaki gibi yeniden neşvu nema buluyor.

Lider Fetişizmi öylesine güçlüdür ki, sağlığındaki tapınma korku ya da aşırı sevgi üzerineyken ölümünün ardından kendi Lider Fetişizmi Avcıları tarafından tam bir ikon’a dönüşür. Öyle ya “Ölülere istediğinizi söyletebilirsiniz”

“Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları edindiniz.” 29/25

Patojen ajanların en önemli fonksiyonu;

“Patojenler ölür ama kendilerini kopyalayarak ve sirayet ederek yaşamaya devam eder”