Oyun teorisi ve Kürt sorununun çözümü

İlk olarak 1944 yılında ünlü matematikçiler John von Neumann ve Oscar Morgenstern tarafından derli toplu biçimde ortaya atılan ama daha sonra çok sayıda matematikçi tarafından geliştirilen ve hâlâ gelişmeye devam eden bir alan 'Oyun Teorisi.'

İlk olarak 1944 yılında ünlü matematikçiler John von Neumann ve Oscar Morgenstern tarafından derli toplu biçimde ortaya atılan ama daha sonra çok sayıda matematikçi tarafından geliştirilen ve hâlâ gelişmeye devam eden bir alan ‘Oyun Teorisi.’ (Türkiye’de daha çok ‘Akıl Oyunları’ filmi sayesinde John Nash’in bu teoriye katkılarıyla biliniyor ama çoğu üniversitemizde matematiksel iktisatla birlikte Oyun Teorisi de uzun yıllardır öğrencilere anlatılıyor.)

Oyun teorisi, ekonomide, genel olarak sosyal bilimlerde, siyaset biliminde, uluslararası ilişkilerde yaygın biçimde kullanılan bir araç. Örneğin, Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ve SSCB ellerinde birbirlerini ve dünyayı imha etmeye yetecek kadar nükleer silah bulunurken ve bu iki ülke birbiriyle konuşmazken bu teori çok işe yaradı, taraflar birbirlerinin olası davranışlarını bu teori sayesinde tahmin etti.

Teori, ilk geliştirildiğinde rekabet halindeki iki ‘oyuncu’nun ilişkisi üzerinde duruyordu. Bu çeşit ‘oyun’lara ‘toplamı sıfır olan oyunlar’ deniyor. Yani, dün de söyledim, birinin kazancı ötekinin kaybı oluyor.

Daha sonra bütün ‘oyun’ların böyle olmadığı, olmak zorunda olmadığı gerçeği kabul edildi. Bazı ‘oyun’ların toplamı sıfır değildi! Örneğin, nükleer yarışın bir nükleer savaşla sona ermesi ihtimali, kazananı olmayan bir savaşı beraberinde getiriyordu. İlk olarak hangi taraf nükleer füzelerini ateşlerse ateşlesin, her iki taraf da otomatik devreye girecek ikinci ve üçüncü dalga saldırılarla ilgili teknolojiyi de edinmişti. Yani nükleer savaş başlarsa kimse kazanmayacak, herkes kaybedecekti!

Savaşın olması hali, toplamın sıfırdan küçük olduğu bir ‘oyun’du. Savaştan sürekli kaçınılması ise toplamın sıfırdan büyük olduğu bir ‘oyun’.

Demek ki, ‘oyun’ların toplamının sıfırdan büyük olabilmesi için bir ‘denge’ hali gerekliydi. İşte geliştirdiği matematikle bu alana katkılarından ötürü Nobel Ekonomi Ödülü alan John Nash, kendi adıyla anılan bir ‘denge’ haline ulaşma yolunu matematikleştirmişti.

***

Peki bizim Kürt sorunumuzda, daha doğru ve daha spesifik adlandırmasıyla ‘terörün sona erdirilmesi’ sorunumuzda oyun teorisinin yardımına başvurulabilir mi?

Elbette başvurulabilir. Esasen hayattaki her durum için bu teoriye başvurulabilir, teorinin güzelliği de burada: Evrensel geçerliğinde!

Türkiye’nin PKK terörüne ‘Kürt sorunu’ adını koyması epey vakit aldı. Yani, PKK terörünün arkasında, o terörün sürdürülebilmesini sağlayan meşru bazı talepler de olabileceğinin kabulü çok zaman aldı.

Soruna ‘Kürt sorunu’ adını koyduktan sonra bile hangi taleplerin meşru hangilerinin gayrimeşru olduğu meselesi tartışmaya açık kaldı, hâlâ tartışılıyor.

Ama mesele şu ki, daha düne kadar Türkiye, PKK ile mücadelenin bir ‘toplamı sıfır olan oyun’ olduğunu varsaydı. Yani, Türkiye teröristleri askeri olarak yenerse kazanmış olacaktı. Oysa zaman içinde Türk Silahlı Kuvvetleri de kabul etti ki, öldürülen her PKK’lının yerine yenisi katılıyordu ve ‘Teröristle mücadele ayrı terörle mücadele ayrı’ydı.

TSK’nın bu söylemi 1997’de ilk kez dile getirmesinin üstünden de epey zaman geçmesi gerekti, ‘terörle mücadele’ için teröre zemin kazandıran bazı yanlış uygulamalardan vazgeçilmesi gerektiğini kabul etmek. (Bu konuda da hâlâ tam bir kabul söz konusu değil, tartışmalar devam ediyor, taa en başa, yani PKK’lı öldürmeye dönmeyi öneren ciddi bir siyasi akım da var. Ama bir sorun var: PKK’lı öldürürken ister istemez TSK da can kaybı veriyor. Geçmişte bu can kayıpları çok fazla gürültüye neden olmazken bugün şehit sayısı ciddi miktarda azaldığı halde her şehit büyük gürültü koparıyor, yani bir anlamda savaşın meşruiyeti toplumda tartışılıyor.)

Şimdi Türkiye’nin geldiği noktayı oyun teorisinin diliyle söyleyecek olursak bu ‘sorun’un ‘toplamı sıfır olan bir oyun’ olmadığını kabul etme noktası.

Çünkü, dün de yazdım, geçmişte biz bunun ‘toplamı sıfır olan bir oyun’ olduğunu sanıyorduk ama aslında kazananı olmayan, her iki tarafın birden kaybettiği bir oyun oynuyorduk.

Yani, biz ona ne isim verirsek verelim, bu ‘oyun’ daha en başından beri ‘toplamı sıfır olmayan bir oyun’du. ‘Oyun’un bu doğasını biz dikkate almadığımız için sonuç ‘kaybet-kaybet’ şeklinde ortaya çıkmıştı. (Allahtan yıllarca eli nükleer savaşı başlatma düğmesinin üstünde duranlar böyle bir hata yapmamıştı!) Oysa, eğer ‘oyun’un doğasını inkâr etmekten vazgeçersek, sonucu ‘kazan-kazan’a çevirebilirdik.

Görebildiğim kadarıyla Türkiye’de hükümet ve daha da önemlisi devlet, artık ‘oyun’un doğasını inkârdan vazgeçti ve sonucu ‘kazan-kazan’a çevirebilmek için çalışmaya başladı.

Şimdi büyük soru şu: ‘Karşı taraf’ diyebileceğimiz PKK da aynı noktaya geldi mi? Onlar da bu ‘oyun’un ‘toplamı sıfır olmayan bir oyun’ olduğunu kabul ediyor mu, etmeye hazır mı ve ‘oyun’u bu adı konmamış kurallar çerçevesinde oynamaya razı mı?

Şimdilik bundan o kadar emin değilim. En basiti iki gündür gelen 34 kişi için yapılan gösteriler, onların hâlâ ‘Benim kazancım senin kaybındır’ düşüncesini, yani ‘toplamı sıfır olan bir oyun’u desteklemekte olduğunu gösteriyor.

Ama isterseniz PKK’nın durumunu ‘oyun teorisi’ açısından analiz etmeyi yarına bırakalım.

RADİKAL