Ötekileştirmenin kültürel galerilerinden bir gezinti

Süleyman Seyfi Öğün

Medeni durum bir paradoksun üzerine kurulur. Bir taraftan bizlerle aynı türden olduğu apaçık olan; yani "benzerlerin" arasındayızdır. Diğer taraftan, eğer "benzerlerimiz" aynı zamanda "aşina ve yakın olduklarımız" değilse; bizler için tekinsiz yabancılardır.

Medeni durum bu paradoksun üzerinde şekillenir: Tekinsiz yabancılar olan türdeşlerimizle nasıl yaşayacağız?

Modernlik öncesi dünya bu paradoksu, topluluklar arasına mesafeler döşeyerek, kompartımanlaşmayı teşvik ederek ve rastlaşmaları hayatın düşük ihtimallerine dönüştürerek çözdü. Modernlik öncesi dünyanın demografik anlamda alabildiğine tenha bir dünya olması da bu nizamın işleyişini kolaylaştıran bir etken olarak düşünülebilir.

Modern dünya her şeyden önce demografik-kültürel anlamda büyük bir dönüşümdür. Kökler, yerleşik bağlar ve aşinalıklar tasfiye edilmiş; bu anlamda herkes -kök tutkunluğu anlamında en iddialı aristokratlar dahil- köksüzleşmiştir. Köksüzleşme ya da bağsızlaşma, "tuzu kuru" çevreler için, geleneklerin baskısından kurtulmak, özgürleşme anlamına geliyor ve bir "tarihsel fırsat" olarak algılanıp, iştah kabartıyordu. Kendi aralarında itişip kakışsalar da -bu ayrı bir kültürel meseledir- aristokratlar ve burjuvalar en azından bir konuda, özgürleşmenin büyüleyici mekanı olan şehirlere ve şehirliliğe sadakatte ittifak ediyordu. "Şehir havası özgürleştirir" diyen ünlü bir Alman deyişi bunu anlatır. Bu bağlamda özgürlük kavramı, esasta siyasal bir içerik taşımamış; uzun bir zaman için kültürel bir dairede takılı kalmıştır. Burada özgürlük daha çok bir bağsızlığı ya da daha doğru bir ifadeyle serazatlığı ifade eder. Aristokratlar, kırda yaşayan atalarından farklı olarak şehirlerde yaşıyordu. Topraklarını kiraya vermişler, kazandıkları kira gelirleriyle şehire özgü bir tüketim hayatının tadını çıkarıyorlardı. Boş zamanları namütenahiydi. Geçim dertleri ise yoktu. Tek kaygıları aralarındaki rekabetti. Bu rekabet bir yaşayış kültürü rekabetiydi. Kim daha ince zevklere sahip olacaktı? Kont filanca dillere destan bir malikâne yaptırmış, içini ve dışını en değme sanatçılara tezyin ettirmiştir. Bu söylenti diğerleri için bir kamçı etkisi yaratır ve bir tüketim çılgınlığı içinde bu malikâneyi gölgede bırakacak yeni projeler sipariş edilirdi. Bu bir incelme yarışıydı ve daha derinde yatan ve sade şövalye ahlakıyla anılan bir aristokrat ethos ve pathos'uyla bir alakası yoktu. Büyük tarihçi W.Sombart bu gelişmeleri anlatmak için "tüketim şehri" (Comsumptionstadt) kavramını kullanır. Hünerli, kabiliyetli, becerikli, işbilir, işbitirir, sanatkâr, meslek erbabı unsurları bir araya getiren burjuva kültürü işte bu siparişlerin canlandırdığı bir talep artışının fonksiyonudur.

Aristokratlar ve burjuvalar birbirlerini "ötekiler" olarak görüyordu. Ama yukarıdaki karşılıklı bağımlılık itibarıyla birbirlerini zaman içinde tanıdılar ve ortak paydaları olan şehirlere sadakat temelinde geçinerek yaşamayı öğrendiler. Burjuvalar suçlandıkları görgüsüzlüklerinden, aristokratik ince değerlere intibak ederek; aristokratlar ise burjuvalardan girişkenlik ve yatırımcılık öğrenerek suçlandıkları "tembellik ve asalaklık"larından sıyrılmayı bildiler. Bu tuzu kuru çevreler, püritan-tasarrufçu değerlerle, tüketici-harcamacı değerlerin bir şekilde dengelendiği kendi medinelerini ve medeniyetlerini kurdular.

Bu Belle Epoque (Güzel Çağ) ya da Dolce Vita (Tatlı Hayat), kronolojik olarak 19. yüzyıla doğru çözüldü. Bunun iki temel kırılma noktası var. İlk olarak aristokrat ve burjuva sınıfların geriliminin tırmandığı ve özgürlük değerinin siyasallaştığı Fransız Devrimi işin tadını kaçırdı.

Şehirler büyük nüfuslar itibarıyla boşluğa düşmek, kaybetmek, yenilmek anlamına geliyordu. Şehir havası onları özgürleştirmiyor; tam tersine cendereye sokuyordu. Modern dünya, modernlik öncesi dünyanın tam tersine olarak kalabalık bir dünyadır. Bu kalabalıklaşma "öteki" ya da "yabancı" sorununu yaygınlaştırdı. Sonuçta herkes diğeri için "yabancı-öteki" haline geldi. Daha vahimi, eski dünyanın tersine "öteki" ertelenebilir ve ötelenebilir olmaktan çıktı. Bu kaotik durumu sanayi disiplini çözdü. Büyük kitleler sanayinin dişlileri arasında acımasız bir iş disiplini etrafında düzene sokuldular. Buna, "sosyal kayıtsızlık" ve bireyci kültür ilkesinin odağında şekillenen sıkı bir yurttaşlık eğitiminin aşağıya doğru yaygınlaştırılması eşlik etti. İşsizler ya da yedek işsizlerden oluşan ve siyasal radikalizmden başlayarak adi olanlarına varıncaya kadar her türlü suçu işlemeye müsait hale gelen lümpen dünya ise Foucault'nun açığa çıkardığı üzere hapishanelerde, akıl hastanelerinde dize getirildi. Böylelikle aristokratik-burjuva değerlerin bir şekilde harmanlanmasından doğan orijinal şehir değerleri bu tehlikeleri en az zararla atlattı. II.Dünya Savaşı'nın ardından siyasal radikalizmi dumura uğratılan işçi sınıfı gerek maddi gerekse kültürel olarak burjuva değerlerine yakınlaştı. Elias'ın ifadesiyle bir "ehlileştirme" olarak medenileşme projesi, içerdiği bütün yabancılaşma sorunlarıyla birlikte tamamlanmış oldu.

Merkez ülkeler son çeyrek yüzyıl itibarıyla birkaç katlı olarak gelişen ve "husumet yüklü" ya da "güzellemeci" açılımlar taşıyan yeni bir kriz yaşıyorlar. İlki uzlaşması güç siyasal radikalizmlere, ikincisi ise doğrudan tüketim kültürüne eklemleniyor. Bununla da kalmıyor; siyasal husumet konusu olan her şey tüketim kültüründe güzellenen bir formda yeniden üretiliyor. Şimdi bu "ötekileştirme" katmanlarına ve açılımlarına biraz daha ayrıntılı bakalım.

İlk olarak yeni-kapitalizm, üretim disiplinini çözdü. Artık devir yeni bir nitelikte ortaya çıkan yaygın bir lümpenleşme devridir. Finans kapital ya da "kumarhaneci kapitalizmin" işlemler ağında boy gösteren; A.G.Frank'ın deyimiyle, "lümpen burjuvazi", yaygınlaşan işsizlik, geçici ve tanım-dışı işlerdeki şişmeler üzerinden gelişen daha kitlesel bir lümpenleşmeye eşlik ediyor. Bu lümpenleşmenin zihniyet dünyasındaki yansıması alabildiğine kültürel bir profil veriyor, "ötekileştirmeler" olarak tezahür ediyor.

İkinci olarak, Sosyal-Darwinist ölçülerde gelişen ve Yeni-Sağ'ın değerleriyle taçlanan Yeni-Kapitalizm, artık eskisi gibi üretimde değil, tüketimde somutlaşan eşitsiz ilişkileri yaygınlaştırıyor.

"Ötekileştirme", üçüncü olarak, II.Genel Savaş sonrası Keynesyen tam istihdam siyasetlerinin gereği çevre ülkelerden devşirilen yabancı işgücü ve sömürgeciliğin tasfiyesinin ardından hızlanan göçmen akımının yarattığı demografik-kültürel birikim ve baskıların yarattığı sorunlarla alakalıdır. Entegrasyon gibi yeni ve aslında asimilasyonun örtüldüğü şık bir kavram icat ettiler.

Modern siyasal ve sosyal yapıların gömdüğü, sildiği, kararttığı modernlik-öncesi bağlar- cinsiyet, etniklik, dinsellik, bölgesellik temelinde sahihlik tutkusuyla ihtiraslı bir şekilde hatırlanıyor. Buradaki sorunlu husus tarihselliği ve ilişkiselliği atlayan ve sığ bir siyasal skolastik olarak tezahür eden sahihlik tutkusu. Öteki bir ilişkiselliğin değil, bir mesafelendirmenin ürünü. Dolayısıyla iletkenlik sunmuyor. Bir hemhal oluşun içinden türemiyor; tam tersine hemhal olmayı imkan dışı bırakıyor.

Bu ödünsüz siyasal skolastikler, tüketim dünyasında tuhaf füzyonlara dayalı güzellemeler olarak çıkıyor karşımıza. Tüketim füzyonları siyasal skolastiklerimizin hasislikle üzerine titrediği dogmatikleri basit tematikler haline getiriyor; sembolik bir sermayeye dönüştürüp nesneleştiriyor ve bir ürün olarak satıyor.

Tüketim formları, siyasal olarak katılaşmış her şeyi buharlaştırıyor. Siyasette ayrışan dünya, tüketimde bütünleşiyor. Yeni yüzyılda, ötekileştirmeyle tüketmenin arasında sıkışan, büzüşen bir dünyanın ilişkisini kuran; her ikisini de bir yeniden-üretim zincirlenmesi içinde okuyan yeni bir entelektüel soluklanmaya ihtiyaç var.

ZAMAN