‘Ortanın Solu’ Kemalist Sol Cephe Ve Yaşanan Şaşkınlık Üzerine

Sait Alioğlu

Öncelikle Mahiyeti Üzerine

Osmanlının son döneminde vuku bulan ve Batı kaynaklı birtakım sosyal, siyasal, kültürel vb. olgular, değişim ve oluşan dönüşümler sonucu ortaya çıkan ve cumhuriyetin ilk gününden bu yana büyük oranda Kemalizm’in terkisinde yol almaya çalışan sol/sosyalist yapı ve yapılar kendisi gibi materyalist –ilerlemeci  saiklerle hareket edip mer’iyette olan sisteme angaje olarak, dar bir çevrede belirginleşen bir aydın hareketi olarak altmış ihtilâline kadar, Kemalist sol olarak adlandırmayı hak ediyordu! Modern Türk devletinin, her ne kadar öyle olmasa da, 2. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu vahim sonuçlarına bakarak, dönem sonrası Batı’nın demokratik ve liberalizm çerçeveli bir yapısal duruma yöneldiği ve ‘birey’ bazlı toplumsal, siyasal, ekonomik vb. yapının  -Türkiye’den vazgeçmemek adına- ‘denetimli’ bir şekilde şart koştuğu birtakım dayatmalarını geçiştirme, savuşturma ve sözde demokratik ve liberalist yapıyı kabul edip güçlendirme adına jakoben karakterli tek parti diktatoryasından vazgeçmesi,(!) sonucunda, yapılan bazı değişiklikler ve düzenlemelerle serbest seçimlerin yapılmasının önündeki engellerin kaldırılması sağlanmıştı!

1946’dan başlayarak ve 1950-1960 yılları arasında vücut bulan, aslında ise halka rağmen denetimli, görece bir özgürlük ortamının(DP iktidarı) hem bizzat Kemalist sistemi ve hem de o sistemden nemalanan sol düşünceyi ve var olan yapıyı, zora soktuğundan olacak ki, bir nevi elbirliği ederek laik aydınlar, üniversite, bürokrasi ve ordu sacayağı içerisinde 27 Mayıs askeri darbesi gerçekleştirilmişti. ‘postallı’ aydın ağırlıklı Kemalist/sol askeri cunta bu yolla hem darbelerin önünü açmış, hem eski darbeleri bir nevi meşrulaştırmış ve hem de anayasal zorlamalarla Müslüman halkın önünü tıkamış oluyordu! 27 Mayıs Kemalist/sol darbesinin akabinde ortaya konan 62 Anayasası’ndan bel alan sol cenahın işi daha da ileri götürerek, yukarıda kategorize etmeye çalıştığımız temel gruplanmanın, solu, kadim Marksist ontoloji açısından miras aldıkları darbecilikleri konusunda şüphe götürmeyen bir vasatta, üç ana gruba ayırdığını ve bu üç grubunda esas görevinin ne olursa olsun, bu topraklarda Batı dışı, daha açıkçası İslâm’a dayanan bir dünya görüşünün toplumsal ve siyasal planda boy göstermesini mutlak surette engellemekti! Bu engelleme adı altında, belki de Müslüman halkın fiziki olarak varlığına bir kasd-ı mahsusa yoktu, ama onun adına var olduğu düşünülen her çeşit yapının(parti, iktidar, sosyal, ekonomik, kültürel kurumlar vs.)çeşitli yol ve yöntemlerle enterne edilmesi planlanıyordu! Ör. 60’lı yıllarda Şule Yüksel Şenler’in kaleme almış olduğu “Huzur Sokağı” adlı romanının piyes olarak gösterilmesine karşı yapılan sistematik Kemalist sol saldırılar vb.(Bkz. Demet Tezcan, Şule Yüksel Şenler –Hayatı Timaş Yayınları, İST.)

1960 darbesi sonucunda, ‘Müslüman’ halk kitlelerinin, günümüzden bakıldığında arzulanmadığı halde sağcı, millici ve milliyetçi bir formda Demokrat Parti’nin yaklaşık on yıllık iktidarında görece de olsa  ‘özgürlük içerisinde’ yaşamasının bir nevi hesabını görücü oranda sistem tarafından sorulması sonucu, siyasette dengeler değişmiş, sağ siyaset çeşitlenmiş, birde bunun yanında sol kulvarda CHP’ye rakip siyasi yapılanmalar zuhur etmişti.

Ortanın Solu

“1960 askeri darbesinden sonra Türk siyasal hayatına başlayan Türkiye İşçi Partisi’nin gösterdiği etkinlik karşısında CHP yeni bir kimlik arayışına girmiş ve 1965 yılında İsmet İnönü’nün meşhur konuşmasında bundan sonraki kimliklerinin ‘ortanın solu’ olduğunu ortaya koymuştu.”(Ömer Çaha, Dört Akım/Dört Siyaset s.168)

İnönü’den sonra uzun bir dönem CHP Genel Başkanı olarak siyaset sahnesinde yer alan ve kendisine miras kalan ‘ortanın solu’ söylemiyle sol oyların büyük kısmını alarak bir dönem Başbakan Yardımcısı bile olabilen Bülent Ecevit’in 12 Eylül sonrası kurduğu partinin adının bu kez demokratik sol tandaslı olduğunu görüyoruz. Aslında ortanın solu kavramı ezilen emekçi kitlelerden, sınıflardan ziyade, cumhuriyetin kendi döngüsü adına ortaya çıkardığı Batıcı bir bakış açısına sahip kadim şehirli zengin ve burjuva sınıfla birlikte asker ve sivil bürokrat kesimlerin kendilerini tanımlama sıfatı olmuştu. Ki, bu sıfata haiz kesimin varlığı halen, ülke siyaseti açısından önemli bir yekûn tutmaktadır.

Gerek ortanın solu gibi karikatürize bir tanımlama, gerek demokratik sol ve gerekse de sosyal demokrasi kavramları çerçevesinde mücadele edilsin; şu an Batıda ulaşılan ve geleneksel Marksizm’den önemli oranda ayrıştığı belli olan Avrupa solunun, daha doğrusu kıta Avrupası solunun da üyesi bulunduğu ‘Sosyalist Enternasyonal’ gibi uluslar arası kurumlara baktığımızda CHP’nin, aktif bir üyeliği olmasına rağmen, zaman zaman, sosyalist enternasyonal grup tarafından eleştiriye tabi tutulduğu da gözden kaçmamaktadır.

Gerçi bu eleştirilere baktığımızda Sosyalist Enternasyonal’in CHP’nin öteden beri örnek aldığı Avrupa solunun çok gerisinde kaldığı, özellikle Esed rejimine yönelik dillendirilen eleştirilerin, şöyle ya da böyle bir hakkaniyeti yansıttığı, ama bunun yeterli olmadığı, sonuçta da aynı ontolojik temele dayandığından, Türkiye toplumunun geldiği dinsel, toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlarda büyük oranda arayı hızla kapattığı gerçeği karşısında ise, bırakın CHP’yi üyelikten çıkarmayı, neredeyse Türkiye toplumunu yaptığı tercih nedeniyle es geçtiği dile getirilebilir!

Bu durumu iki gerekçeye dayandırabiliriz; ilki, kamusal alan -deyim yerindeyse kamusal alan bir hayat dini olan İslam’a karşı durmanın ideolojik kılıfıdır, bizce- denilip büyük oranda Müslüman kitlelere, neredeyse hemen her gerekçeyle kapalı tutulmak istenen, Kemalist baskılarla öteden beri sıkı bir denetime tutulan alanların, artık gerek Müslüman halkın Allah(c)’ın muradı sonucu, ortaya koyduğu kendi iradesi, kararlılığı ve gerekse de dış dünyada esen özgürlük rüzgârları sonucu başta Kemalistlerin ve büyük oranda da varlığını ontolojik açıdan ona bağlı gören ve bilen çeşitli sol kitle ve çevrelerin –istisnaları olmakla birlikte- gelinen noktayı görmemeleri, görememeleri, hatta görmek istememeleri ve buna bağlı olarak da saldırı moduna geçmeleri not edilebilir. Ör. Son Ergenekon mahkeme sürecinde CHP’nin İşçi Partililer ve TGB’lilerle birlikte mahkemeyi basma görevli polis ve jandarma kuvvetlerini darp girişimleri ve ODTÜ olayları… Birde son dönemlerde bazı terör gruplarının Kemalist/sol strateji gereği emniyet güçlerine karşı infaz girişimleri. Ör. Metropol şehirlerdeki Polis Merkezlerine yönelik saldırılar…

İkincisi ise, kadim bir tarihsel olguya dayanmasının yanında gerek Ak Parti’nin Müslüman bölge halklarına yönelik dış politika açılımları, gelişen iç ve dış olaylara mukabil İslamcı ve muhafazakâr kesimlerde hem Müslüman halklara yönelik oluşan çabalar ve hem de ülke içerisinde dengeleri gözeterek bir sahibiyete ulaşma istidadı laik sistemi ve onun sol, sosyalist yandaşlarını güçsüz bırakmakta, etkisizleştirmekte, hırçınlaştırmakta ve doğal olarak da onları toplumsal süreçlerden peyderpey silip atmaktadır! Bu da ister istemez –bu ülkenin ve toplumunun öteden beri taşıdığı değerleri görüp o değerlere saygılı davrananlar hariç- esas sol, sosyalist ve Kemalist çevreleri rahatsız edip yalnızlaştırmaktadır. Hakeza, saygılı davranan kesimler insani ve aynı zamanda da, evrensel bir ilke gereği hürmete karşılık hürmet görecek, ama diğerleri ise, Müslüman halk hiçbir şey yapmayacak olsa bile –birde neden yapsın ki!- işin doğası gereği doğal bir şekilde kendiliğinden elenip silinip toplum dışı kalacaklardır!

Osmanlı toplumu ve devletinin bir mecburiyete binaen Batılılaşmasının akabinde sökün eden Batılı paradigmalar sadedinden olmak üzere, en başta, toplumsal planda ülke ekonomisini, ticaretin, kültür ve sanat hayatını ellerinde tutan, dinsel azınlıklar yoluyla ülkeye intikal edip laik ve seküler Saiklerle vücut bulan sol, sosyalist anlayışın, Osmanlı sonrasında, iktidarın devrine istinaden, Sovyet bloğunu seçmesi beklenen Kemalist kadronun, Fransız bakış açısıyla oluşan salt seküler, din dışı bilimsel zihin yapısı üzerine kondurduğu eklektik bir Alman tipi –Nazizm- ulusal toplum ve Musolini benzeri faşist toplumsal kastlar oluşturma çabaları sonucunda, sol hareketlerin istenmeyen, kökü dışarıda ve alabildiğine tehlikeli oldukları imajı oluşturulmuştu. Ör. TKP’nin yasa dışılığı ve Nazım Hikmet’in gözden düşürülme çabaları, Şefik Hüsnü’nin sürgünde ölmesi vs…

Aslında ilerlemeci tarih ve toplum anlayışından tutunda toplum mühendisliği formatında, sistemin istediği çerçevede makul(!) sesiz ve laik bireyler oluşturma çabalarına ve bu çabalara ilaveten sökün eden birçok uygulaya bakıldığında, tabiri caizse, maksadın hâsıl olması açısından Kemalist sistemin hiç de Sovyet benzeri sosyalist yapılardan belirgin bir farkı yoktu…

Sadece Kemalistler, daha önceden devam ede gelen kafa karışıklığına ve kaotik zihin yapılarına uygunluk içerisinde  Sovyet tipi bir sosyalist yapı onlara uymamış olacak ki, reel davranarak, konjönktürel bağlamda  önceleri Nazizm’e, bilahare –İnönü döneminde- İtalyan faşizmine yüzlerini dönmüşler, sonraki süreçlerde de laiklikten, jakoben anlayıştan taviz vermemek üzere, sözde de kalsa demokratik bir söylemi iş olsun diye terennüm etmeyi sürdürmüşlerdir. Burada da, demokratik söylemden halk kendine yeni bir sistem arayışı geliştiremesin vs. diye AYM türü bürokratik yapılar üzerinden bir oligarşik laik düzenin temellerini de atmış oldular.

İşte ne olmuşsa bu süreçte olmuştu! İstisnaları olmakla birlikte, sosyal demokratından, ortanın soluna, Marksist, Leninist, Maoist vb. sol, sosyalist yapıların kahir ekseriyeti, savunuculuğunu başta sistemden bağımsız duran Müslüman kitleye ve aynı zamanda kendileri gibi Batıcı olan sair sağ iktidarlara karşı laik oligarşik ulusçu sistemden yana durarak deruhte etmişlerdir. İstisnaları bir kenara koyup söylersek,  sol, sosyalist yapıların büyük çoğunluğunun kan uyuşmazlığı olsa da, ortada yok edilmesi gereken Müslüman bir kitle vardı. Sırf bundan dolayı ‘ortak düşman’ konseptinde bulunan İslam’a ve Müslümanlara karşı, var olan ortak payda laik oligarşinin çevresinde konumlanıp bütünleşmekti!

Kendi içlerindeki küskünlüklere, kırgınlıklara, dargınlıklara ve bazı farklılıklara rağmen, 27 yıllık tek parti diktatörlüğü sonrasında, süreç içerisinde İslami kimliğe sahip olması gerekirken, ‘sistemli bir şekilde’ ulus formatında sağcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlık girdabına girip kimlik erozyonuna uğrayan, ama onların nazarında ve zihinlerinde hâlâ Müslüman olarak değerlendirilen geniş halk kitlelerinin, görece daha sisteme dâhil oluşları ve pastadan pay almaları bir tehlike kaynağı olarak görülmüştü. Bu tehlikeli durum(!) Altmışlar, yetmişler, seksenler, doksanlar ve iki binli yıllarda daha bir belirginleşince, laiklik elden gidiyor vaveylasıyla yıpratıcı kampanyalar da, gerek CHP, yandaşları ve sair sol, sosyalist yapılar –istisnalar hariç- tarafından hiç gündemden düşürülmemişti. Müslüman halkın eskinse nazaran daha bir rahatlaması ve iktidarın hep sağ bloğun, blokajında kalması sonucu ilerlemeci ‘eski’ masallar nevi sürdürülen ‘irtica’ söylemleri, kurumları peyderpey ele geçirme, iftira çabaları ve bunlara mukabil artarak süren terör olayları onlar açısından AK Parti iktidarı döneminde tavan yapmış bulunmaktadır. Bu aynı zamanda, “Sabah yakın değil midir?”(ayet) olgusu bir hikmete binaen, aydınlık sabahların, yarınların Kemalist oligarşiyle birlikte ona yanaşık düzen duran çevreleri de tökezletecek bir öze sahiptir. Sıkıntılı ve karmaşık ta olsa, yürüyüş başlamıştır! Haydi hayırlısı…